Mehmet Niyazi Özdemir ve Mozart’ın Türk Marşını Bestelerken Mohaç Savaşı’ndan Esinlenmesi İddiası

Mehmet Niyazi Özdemir, İbrahim Altay’la yaptığı ve Sabah Gazetesi’nde 19 Şubat 2012 günü yayınlanan “Fetih 1453’ü inandırıcı bulmadım” başlıklı söyleşi metninde Mozart’ın Türk Marşı adlı eserini Mohaç Meydan Muharebesi’nde dinleyerek esinlenip yazdığını iddia etme hatasına düşmüş:

"Osmanlı ve savaş deyince mehter akla gelir. Osmanlı'nın büyük bir mehter takımı var. Bu takımın adedi 5 bin 200'ü bile bulmuştur. Hatta 1526'da Mohaç Savaşı sıralarında Mozart bunu uzaktan dinleyip Türk Marşı'nı yazmıştır. Filmde mehtere hiç yer verilmemiş."

Mohaç Meydan Muharebesi 1526 yılında gerçekleşmişti.

Wolfgang Amadeus Mozart, 1756 yılında doğmuştu. Yani, Mohaç’tan 230 yıl sonra.

Dolayısıyla, Mohaç’ta uzaktan mehteri dinleyip parçayı bestelemesi imkânsızdır.

Değer Kaybı – Devalüasyon Farkı ve Köşe Yazarları

Döviz kurlarında yaşanan son dönem gelişmeleri ile birlikte geçmişte sıklıkla duyduğumuz bir iktisat terimi tekrar kulaklara pelesenk oldu: DEVALÜASYON

Merkez Bankamızın tanımıyla devalüasyon, “Sabit kur rejiminde, ulusal paranın yabancı paralar karşısındaki değerinin azalması”nı ifade eder.

Örneğin, bir Türk lirasının bir ABD doları karşısındaki değerinin 2,0 TL’den 2,2 TL’ye düşmesi, Türk lirasının ABD doları karşısında %10 değer kaybetmesi (ABD dolarının değer kazanması) anlamındadır.

2001 yılı öncesinde uygulanan sabit döviz kuru sistemi kapsamında Merkez Bankamız Türk lirasının değerinde ortaya çıkan ve çoğunlukla değer kaybı biçiminde olan değişiklikler karşısında genellikle bir defada ve devalüasyon biçimindeki müdahalelerde bulunmuş ve yeni parite sabit kur olarak belirlenmiştir. Bu müdahaleler devalüasyon olarak adlandırılabilmektedir.

Ancak, kurun büyük ölçüde piyasadaki arz ve talep koşullarına göre belirlendiği dalgalı/serbest kur rejimlerinde para biriminin değer kaybı için devalüasyon ifadesi kullanılmaz.

Halihazırda Türk lirası, de jure ve de facto olarak dalgalı kur rejimi çerçevesinde serbest piyasada işlem gördüğü için, para birimimizin -başta ABD doları olmak üzere- diğer döviz birimleri karşısında yaşadığı değer kaybı devalüasyon olarak nitelenemez. İngilizce karşılıklarını verecek olursak Türk lirasındaki değer kaybı “depreciation” olarak ifade edilir; “devaluation” şeklinde değil.

Mahfi Eğilmez’in açıklamasından yararlanacak olursak: “Devalüasyon sabit kur rejiminde para otoritesinin aldığı karara dayalı olarak paranın yabancı paralar karşısında değerinin düşürülmesidir. Dalgalı kur rejiminde ülke parasının yabancı paralara karşı değer kaybına devalüasyon değil “paranın yabancı paralara karşı değer kaybı” ya da sadece “paranın değer kaybı” (ingilizcesi currency depreciation) deniyor.”

Günümüz dalgalı kur koşullarındaki değer kayıpları için hâlâ devalüasyon teriminin kullanıldığına sıklıkla şahit olunmaktadır.

Bu hataya düşen köşe yazarlarından bir seçki yapalım:

Erdal Sağlam, Hürriyet Gazetesi’nde 20 Ocak 2016 günü yayınlanan yazısına, döviz kurlarındaki gelişmelere atıf yaparak “2 aylık devalüasyon yüzde 9 iken kimse yatırıma bakmaz” başlığı atmış.

Cemil ErtemMilliyet Gazetesi’nde 29 Kasım 2016 günü yayınlanan “Kur meselesi: Yanlışlar ve doğrular…” başlıklı yazısında döviz fiyatındaki artışın devalüasyon anlamına geleceğini parantez içindeki ifade ile ima etmiş:

"Döviz fiyatı arttı (devalüasyon), o halde kriz var (dı) tespiti 2002 öncesi doğruydu, bugün yanlış. Tam şimdi Türkiye ekonomisinde göreli bir daralma varsa bunun nedeni kur falan değildir. Tam da “Bakın kur artıyor, kriz geldi” diyenlerin uyguladığı ya da uygulanmasını istediği ekonomi-politikaları yüzündendir."

Atilla Yeşilada‘nın Paraanaliz.com’da 15 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Enflasyon katılaşıyor, devaluasyon beklentisi sürüyor” başlıklı yazısından:

"Beklenti Anketi’nde ikinci ayrıntı ise sene başından bu yana dolar/TL nerdeyse yatay bir seyir izlemesine rağmen, devaluasyon beklentisinin giderilemediği. Ankete katılanlar yıl sonunda dolar/TL kurunu 3.05, 12 ay sonra 3.19 olarak tahmin ediyor. Yani katılımcılar bir yılda %10 civarında devaluasyon bekliyor ki, bu da TL mevduatın halen dolarla karşılaştırıldığında sıfır getiri sunduğunu gösteriyor. TCMB’nin faizleri düşürmesinin TL’nin koruma kalkanını zayıflattığını söylerken bunu kastediyoruz. Küresel risk iştahının azalıp, sıcak paranın Türkiye’den çekilmesi halinde, yerli birikimciler hızla TL’den kaçıp dövize dönerek TL’de hızlı ve TCMB tarafından önlenmesi zor değer kayıplarını tetikleyebilir."

Turkishnews.com’dan Necdet Buluz‘un ““Dolar alan pişman olacak” denilmemiş miydi?…” başlıklı 18 Kasım 2016 tarihli yazısından:

"Doların yükselişinin önüne geçilemiyor. Dolar’daki yükseliş, Türk Lirası’nı da eritiyor. Bugünün hesabı ile TL. Dolar karşısında % 10 değer yitirdi. Bu da devalüasyon anlamına geliyor. Her geçen gün cebimizdeki paranın eridiğini görüyoruz. Sıkıntı ise giderek artıyor. Son yapılan hesaplara göre Türk Lirasının Dolar karşısındaki yıllık değer kaybının % 17,7 olacağı söyleniyor."

Gürgör Uras, Milliyet Gazetesi’nde 24 Ağustos 2015 tarihinde yayınlanan “Eyvah, tarih tekerrür eder dolar 3.75 TL’ye gider mi” başlıklı yazısında, serbest döviz piyasasında arz talep koşulları sonucunda döviz kurlarının yükselmesi durumunda da devalüasyon oluşabileceğini iddia etmiş:

Dolardaki yükseliş, büyük bir devalüasyon. Ayşe Hanım Teyzem’in alım gücü 2 yılda yüzde 53 eridi. Bizde dolar çıkmaya başladı mı, ortalama yüzde 150 artar

Devalüasyon başlangıcı olarak 1.50 TL esas alınırsa, dolar 3.75 TL’ye kadar gidebilir. Zarar kaçınılmaz ama, gereği yapılsın ki, kaldırılamaz boyuta ulaşmasın

Doların 1.40 TL’den 2.80 TL’ye fırlaması, şimdilerde de 3.00 TL’nin üzerine çıkmaya çalışması “devalüasyon”dur, hem de büyük bir “devalüasyon”dur.

Devalüasyon, bir devletin resmi para biriminin diğer bir ülke para karşısında değer kaybetmesidir.

Sabit kur rejiminde devalüasyon hükümet kararı ile olur. Serbest kur rejiminde ise; (1) Küresel piyasalarda, para hareketlerinde ağırlığı olan dövizlerin değer kazanması, (2) Ülkede döviz arz ve talep dengesinin bozulması, devalüasyona yol açar.

Süleyman Yaşar da, Sabah Gazetesi’nde 3 Ekim 2011 günü yayınlanan “Türkiye devalüasyonu erken yaptı, şoktan kurtuldu” başlıklı yazısında, para birimimizdeki değer kayıplarına (dalgalı kur rejiminde dahi) devalüasyon denileceğini iddia etmiş:

"Dalgalı kur rejiminde devalüasyon olmaz, denir ama inanmayın. Çünkü bir ülkenin para birimi, diğer ülkenin para birimi karşısında değer kaybederse buna düpedüz devalüasyon denir."

Murat Çabas‘ın Yeni Mesaj’da 20 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan “Söylemde istikrar fiiliyatta devalüasyon” başlıklı yazısından:

"Dolar 3,40 TL’nin üzerine çıkınca piyasaları bir telaş almaya başladı. Nasıl olsa düşer diye düşünenler, bırakın düşmeyi rekorlar kırmaya başlayınca tedirginlik had safhaya çıktı. TL dolar karşısında Ekim başından bu yana yüzde 13, son bir hafta içinde de yüzde 5 değer kaybetti. Fiili bir devalüasyon yaşanıyor."

Mustafa Pamukoğlu, Aydınlık Gazetesi’nde 18 Kasım 2016 günü yayınlanan “Ekonomi alev alev” başlıklı yazısında devalüasyonun piyasalar tarafından da yapılabileceğini iddia etmiş:

"Dolar sürekli değer kazanıyor. Yılbaşından beri TL yüzde 17.7 değer kaybetti. Bu kayıp TL’yi Arjantin pesosu ve Meksika pesosundan sonra en çok değer kaybeden para yapmış durumda. Bu değer kaybına korkmayın daha devalüasyon yok, diyenler var. Devalüasyon; bir ülkenin parasının diğer ülkelerin paralarına göre değişim değerinin düşürülmesidir. Bu düşürülme Merkez Bankası tarafından da yapılabilir, piyasalar tarafından da. Şu anda piyasalar doların değerinde rekor seviyede artışlara neden olmuşsa Merkez Bankası buna kayıtsız kalıyorsa bu sonuca devalüasyon dememek gerçekleri gizlemek demektir."

Bülent Mumay‘ın Diken.com.tr’de 12 Kasım 2016 günü yayınlanan “O değil de, bir faiz lobisi vardı ne oldu ona?” başlıklı yazısından:

"Bugünlerde dolar 3.27’ye dayandı. Memlekette örtülü bir devalüasyon yaşanıyor."

İslam Memiş‘in Güneş Gazetesi’nde yayınlanan “Faiz lobisine milli ders!” başlıklı 21 Temmuz 2016 tarihli yazısından:

"FETÖ'nün şerefsiz hain teröristleri sokaklarda milleti katlederken sosyal medyadan doların 4 lira olacağını, devalüasyon olacağını, büyük bir ekonomik kriz olacağını söyleyerek millete korku salan hainlerde görev başındaydı."

Hüseyin Aslan‘ın Habertürk Gazetesi’nde 28 Ocak 2014 tarihinde yayınlanan “Bir yıllık devalüasyon yüzde 30” başlıklı yazısında kurdaki tüm değer kayıplarını devalüasyon olarak değerlendirmiş:

Özellikle 17 Aralık 2013’ten bu yana döviz fiyatının “kontrol edilemeyen” bir artış eğilimi sürdürdüğü görülmektedir.

Bunun anlamı, TL’nin de “baş aşağı” değer yitirmesidir.

2013’te yıllık devalüasyon (döviz zamlanması) dolarda yüzde 23,4, euroda ise yüzde 27,5 olmuş, Türk lirası da bu paralar karşısında aynı oranda değer kaybetmiştir.

2001 Ekonomik krizinden sonra IMF ile yapılan anlaşmanın en önemli maddelerinden bir i, döviz fiyatlarının “serbest dalgalanma”ya bırakılmasıydı. Piyasa dalgalandıkça döviz fiyatlarını kendisi ayarlamaya başladı. Daha açık bir anlatımla, iktisat kurallarının işlemesiyle piyasa kendi “devalüasyon”unu kendisi yapar hale gelebildi.

Oysa, 2001 krizinden önce, döviz fiyatları Hükümet kararıyla belirleniyordu. “Devalüasyon” kararını Hükümet alarak uyguluyordu.

2001’den bu yana dolar iniyor, çıkıyor, kendine değer “kazandırıyor” ya da değer “kaybettiriyor”.

31 Aralık 2012’de dolar 1,786 TL iken bugün 2,39 düzeyinde, 1 yıllık devalüasyon oranı yüzde 23.4, aynı şekilde euro da 31 Aralık 2012’de 2,357 iken bugün 3,007 düzeyinde. “Devalüasyon” oranı yüzde 27,5.

2013’te enflasyon yüzde 7,4, faiz de yüzde 9,5 iken doların fiyatı yüzde 23,4, euronun fiyatı da yüzde 27,4 oranında bir artış kaydediyor.

Neredeyse enflasyonun ve faiz oranının 2 katındaki “devalüasyon”, ekonomik dengeler açısından ciddi bir tehlike işaretidir.

“Devalüasyon” sürecinin doğal sonucu, genel bir “servet erimesi”, şirketlerin, bankaların kârlarının zarara dönüşmesi, yatırımda ve üretimde yavaşlama olacaktır.

 

Bayram Zilan ve Faiz-Enflasyon İlişkisi

Bayram Zilan, Milat Gazetesi’nde 29 Kasım 2016 günü yayınlanan “Darbe 8.0: Erdoğan’ı ekonomiyle itibarsızlaştırmak” başlıklı yazısında faiz artırımının enflasyonu artıracağını iddia etmiş ama durum aslında pek öyle değil:

"Yabancı yatırımcıların Türkiye piyasasından çıkması için "günaşırı manipülatif enformasyonlar" ekonomi çevreleri tarafından pompalanacak. Türkiyeli yatırımcılara "belirsizlik" vurgusu yapılarak, "yatırımda durağanlık" sağlanacak. Böylece "işsizlik oranı" daha da yükseltilecek, Merkez Bankası'na psikolojik baskı yapılarak bir kaç çeyrek üst üste "faiz yükseltme eğilimi" göstermesi sağlanacak. Enflasyon tırmandırılacak."

Ana akım iktisat teorilerinde, faiz artırımının her daim enflasyona yol açacağı sonucuna ulaşılmaz. Faiz artırımının ekonomi üzerindeki etkisi, enflasyonun talep – maliyet ağırlıklı yapısına göre değişir.

Konuya ilişkin teorik açıklama için Mahfi Eğilmez’in “Enflasyon ile Faiz İlişkisi” başlıklı metninden faydalanalım:

Talep enflasyonu söz konusuysa şekilde görüldüğü gibi faiz ile enflasyon arasında ters yönlü bir ilişki vardır. Faiz düşerse enflasyon artar yani enflasyon artarsa düşürmek için faizi artırmak gerekir.

Maliyet enflasyonu söz konusuysa şekilde görüldüğü gibi faiz ile enflasyon arasında doğru yönlü bir ilişki vardır. Faiz artarsa enflasyon artar ya da bir başka ifadeyle enflasyon artarsa düşürmek için faizi düşürmek gerekebilir.

Hem talep hem de maliyet enflasyonu varsa;

Eğer ekonomide talep enflasyonu söz konusuysa işimiz nispeten kolay demektir. O zaman faizleri artırmak suretiyle tüketimi yani talebi düşürme yoluna gideriz ve bu yolla da enflasyonu frenleyebiliriz. 

Eğer ekonomide sadece maliyet enflasyonu söz konusuysa işimiz yine kolay demektir. Faizlerde indirime giderek maliyetler üzerinde oluşan baskıyı biraz hafifletir ve enflasyonda düşüş sağlayabiliriz. Kuşkusuz bu hamlenin sonuç verebilmesi için diğer üretim girdilerinin fiyatlarındaki artışta bir durulma sağlanmış olması gerekir. 

Asıl sorun şudur: Hem talep enflasyonu hem de maliyet enflasyonu bir arada yaşanıyorsa ne yapmak gerekir?  

Burada yapılması gereken şey enflasyonun ne kadarının talep ne kadarının maliyet kaynaklı olduğunu ayırt ederek işe başlamaktır. Eğer etkiler yarı yarıya ise o zaman faiz aracını kullanmak fazla işe yaramayacak demektir. Böyle bir durumda faizi artırarak talep enflasyonu düşürmenin getirisi muhtemelen maliyet enflasyonunu artırarak ortaya çıkacak kayıpla giderilmiş olacak ve faiz boşuna yükseltilmiş olacaktır. Ya da tersine maliyet enflasyonunu düşürmek için yapılan faiz indirimi talep enflasyonunu azdıracağı için etkiler birbirini nötralize edecek sonuçta faiz düşerken enflasyon aynı düzeyde kalmaya devam edecektir.  

Faiz politikasını enflasyona karşı kullanırken ekonomideki talep ve maliyet enflasyonlarını ve bunların dengedeki ağırlıklarını iyi belirlemek gerekir. Aksi takdirde beklenmedik sonuçlar karşımıza çıkabilir.

Ezcümle, faiz artırımı her daim enflasyonu yükseltmez. Akıbeti, enflasyonun yapısına bağlıdır.

Behçet Cangöz de Avrupa Birliği Üyelik Müzakerelerinin Dondurulduğunu Sananlardan Olmuş

Behçet Cangöz, Milat Gazetesi’nde 27 Kasım 2016 günü yayınlanan “Avrupa darbede ısrarcı” başlıklı yazısında Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerinin Avrupa Parlamentosu kararıyla dondurulduğunu iddia etmiş:

"15 Temmuz'u Türkiye'yi AB'ye almamak için planladılar. Başarılı olsalardı, demokrasinin askıya alındığı bahanesiyle, üyelik müzakerelerini donduracaklardı. Sonuç değişmedi: AP, 24 Kasım 2016'daki kararıyla müzakereleri dondurdu, teröristleri yargıdan kaçırmak istiyor; Fransa'daki, Belçika'daki OHAL'e ses çıkarmıyor, Türkiye'nin terörle mücadelesine karşı."

AP, 24 Kasım 2016 günü yaptığı oylamada Türkiye’nin Avrupa Birliği(AB) ile sürdürdüğü müzakerelerin geçici süreliğine dondurulmasını tavsiye eden ve hukuki bağlayıcılığı olmayan tasarıkabul etti.

Yani halihazırda AP, tavsiye niteliğinde, eylem sonucu doğrudan doğurmayan bir karar almış oldu ve fiilen üyelik müzakereleri henüz donmuş değil.

Hasan Öztürk Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Semerkant’taki Fotoğrafının Arka Planını Yanlış Yorumlamış

Hasan Öztürk, Yenişafak Gazetesi’nde 20 Kasım 2016 günü yayınlanna “Devlet sırtını Maturidi’ye dayamışsa” başlıklı yazısının temel mantığını, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Semerkant ziyaretinde Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan ile çektirdiği basına yansıyan fotoğrafın üzerine kurmuş; ancak, önemli bir noktayı gözden kaçırmış:

Toparlayalım.

Cumhurbaşkanımız son olarak Özbekistan'ı ziyaret etti. Bu ziyarete ilişkin öyle bir fotoğraf karesi yansıdı ki olup bitenlerin tamamının özeti niteliydi.

Cumhurbaşkanımız Erdoğan, sağına Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar'ı, soluna MİT Müsteşarı Hakan Fidan'ı alıp İmam Maturidi'nin kabrinin önünde hatıra fotoğrafı çektirdi.

Fotoğrafı görünce şunları düşündüm:

Birincisi, Semerkant'ta ata yurdunda devletin devamlılığına vurgu yapıldı…

İkincisi, İmam Maturidi'nin kapısında devletin ilan edilmemiş resmi itikadının Maturidilik olduğu bir kez daha ilan edildi…

Üçüncüsü, o fotoğrafta, FETÖ gibi sapkın inanışlara karşı mücadele vermiş ve bilginin kaynağının vehp ve keşif olmadığını itikadi temellere oturtmuş bir ekolün sahibi olan İmam Maturidi'ye sırtını yaslamış devleti gördük…

Dördüncüsü, birliğimizin temsilcisi Cumhurbaşkanımız, vatanımızın bekçileri MİT ve Genelkurmay Başkanları ile manevi önderlerimizden İmam Maturidi aynı karede buluşmuştur.

Beşincisi ve sonuncusu, FETÖ'ye de onun gibi sapık düşüncelere de bugünlerde mezhep üzerinden emperyal duygularını kabartan İran'a da çok anlamlı bir mesaj verilmiş.

Haksız mıyım?

Hasan Bey, fotoğrafın manasını yorumlama konusunda haklı olabilir.

Haksız olduğu nokta ise, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanı Akar ve MİT Müsteşarı Fidan ile çektirdiği fotonun arka planı.

cumhurbaskani-erdogan-registan-meydani-fotograf

Fotoğrafın İmam Maturidi’nin kabrinin önünde çekildiğini iddia etmiş; ancak fotoğraf, Semerkant’ta Uluğbey, Şir Dor, Tillia-Kari Medreseleri’nin yer aldığı Registan Meydanında çekilmiştir.

Fotoğrafın arka planında İmam Maturidi’nin türbesi bulunmamaktadır.

Tam arkalarında yer alan yapı, Tillia-Kari Medresesidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İmam Maturidi türbesini ziyaretine dair fotoğraflar incelenirse, İmam Maturidi türbesinin farklı bir yapı olduğu ve bahse konu fotoğrafta İmam Maturidi’nin türbesinin olmadığı anlaşılacaktır.

cumhurbaskani-erdogan-imam-maturidi-turbesi-fotograf

Muhittin Danış ve Pearl Harbour Saldırısında ABD Kayıpları

Muhittin Danış, Meydan Gazetesi’nde yayınlanan “9 Cani 1 Masumdan 1 Cani 900 Masuma” başlıklı yazısında Japonların gerçekleştirdiği Pearl Harbor saldırısına dair bir hataya düşmüştü:

"Sanırsınız Pearl Harbour savaşındayız. Japonlar limanda tek bir ABD gemisi dahi bırakmayacaklar. Hastanelerden okullara her şeyi imha edecekler."

Muhittin Danış biraz ileri gidip Japonların Pearl Harbor’da ABD’nin tüm gemilerini ortadan kaldırdığını iddia etmiş. Ancak, gerçek durum tamamen böyle değil. Saldırı sırasında beşi zırhlı olmak üzere on sekiz gemi batmıştı ve 188 Amerikan uçağı yok edilmişti.

Birçok gemi vurulmuştu; ancak, ciddi bir hasara sahip olmamıştı (Örneğin, “Maryland”, “Pennsylvania”, “Neroda” ve “Tennessee” adlı gemiler). Saldırıda batan bazı gemiler ise (dört gemi: California, West Virginia ve Nevada) daha sonra kurtarılarak göreve geri dönmüştü.

Pearl Harbor Saldırısını tasarlayan ve yürüten Japon amiraller, üçüncü bir saldırı dalgası başlatıp uçak gemileri ve yakıt depolarını tamamen yok etmediği için eleştirilmiştir.

Şevki Yılmaz ve Enfal Suresi 25. Ayet Meali

Şevki Yılmaz, Yeni Akit Gazetesi’nde 25 Kasım 2016 günü yayınlanan “Fitne ateşi üfleyerek sönmez” başlıklı yazısında Enfal Suresi’nin 25. ayetine yer verirken  biraz ileri gitmiş:

"Allah’ın değişmez ve değiştirilemez ilkesi İslam Nizam ve Düzenini terk edeli, “Bu çağrıyı kulak ardı ederek Allah yolunda kulluk mücadelesini terk ettiğiniz takdirde, yalnızca içinizdeki zalimleri vurmakla kalmayacak, aksine, bütün toplumu kasıp kavuracak, savaş, fakirlik, anarşi, ahlaksızlık, yozlaşma ruhsal ve toplumsal çalkantılar gibi bir fitne felaketinin sizi perişan etmesinden korkun ve sakının!.. “(Enfal S.25) ilahi mesajının haber verdiği fitne yangınlarının Dünya’yı yakıp, kavurduğu bir asırda yaşıyoruz!"

Şevki Yılmaz, Enfal suresi 25. ayeti referans vererek tırnak içinde ayet meali gibi köşesinde yer vermiş. Ancak, Enfal Suresinin 25. ayetinin Türkçe mealinin ve çeşitli din alimlerince yapılan farklı Türkçe meal yorumlarının ötesine geçerek, ilahi kelâma eklemeler yapmış.

Yazı prensibidir. Tırnak içinde verilen metin aynen alıntı anlamına gelir, yorum katılmaz asıl kaynağa.

Şevki Yılmaz ise ayette geçmediği halde fitne tanımını açarak “savaş, fakirlik, anarşi, ahlaksızlık, yozlaşma ruhsal ve toplumsal çalkantılar gibi” örnekleri ayette sıralanmış gibi aktarmış. Ayrıca, ayette Şevki Yılmaz’ın bahsettiği “çağrıyı kulak ardı etme”, “toplumu kasıp kavurma” vurguları da yoktur.

Genel olarak referans alınan Elmalılı Hamdi Yazır’ın aşağıdaki meal lafzı ile Şevki Yılmaz’ın meali kıyaslandığında, Şevki Yılmaz’ın yorumunun genişliği de görülmektedir:

Elmalılı Hamdi Yazır: Ve öyle bir fitneden sakının ki hiç te içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz, ve bilin ki Allahın ıkabı şiddetlidir
Elmalılı (sadeleştirilmiş): Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnız zulmedenlere dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.
Elmalılı (sadeleştirilmiş – 2): Ve öyle bir fitneden sakının ki, içinizden yalnızca zulüm yapanlara dokunmakla kalmaz. Ve bilin ki, Allah’ın cezası şiddetlidir.

 

Güngör Mengi de Avrupa Parlamentosunun Üyelik Müzakereleri Kararını Tam Kavrayamayanlardan Olmuş

Güngör Mengi, Vatan Gazetesi’nde 26 Kasım 2016 günü yayınlanan “Hatadan dönmeliyiz” başlıklı yazısında Avrupa Parlamentosunun (AP) AB-Türkiye arasındaki üyelik müzakerelerine dair kararının niteliği ve içeriğini tam kavrayamadığını gözler önüne sermiş:

"Türkiye ile AB arasındaki müzakerelerin geçici olarak dondurulması, tarafların dönüşü olmayan bir yola girdiklerini göstermiyor. 
Çünkü yine de bir ümit ışığı var. 
“Geçici” demek,”bırakılan yerden müzakerelere devam” imkânının hala mevcut olması demektir. 
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerinde savaş çağrışımları uyandıran ifadeler bulunuyor. Bundan uzak durmak lâzım. 
Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen “müzakereleri dondurma” kararı Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan çok sert karşılıklar aldı."

AP, 24 Kasım 2016 günü yaptığı oylamada Türkiye’nin Avrupa Birliği(AB) ile sürdürdüğü müzakerelerin geçici süreliğine dondurulmasını tavsiye eden ve hukuki bağlayıcılığı olmayan tasarıkabul etti.

Yani halihazırda AP, tavsiye niteliğinde, eylem sonucu doğrudan doğurmayan bir karar almış oldu ve fiilen üyelik müzakereleri henüz donmuş değil.

Bekir Hazar ve Ahçı / Aşçı Farkı

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 26 Kasım 2016 günü yayınlanan “Levrek ve havyar” başlıklı yazısında yemek tarihi üzerinden mesaj vermeye çalışırken toplumumuzun genel bir hatasına düşmüş:

"Uzman bir ahçı facebook sayfasında anlatıyor. "Bugün size özel soslu ekose etekli levrek yaptım, tadına doyamayacağınız bir cennet taamı" diye başlayarak. ."

Uzman bir “aşçı”dır o, “ahçı” olsa duramazsın…

TDK’dan “aşçı”nın anlamını aktaralım:

1. isim Yemek pişirmeyi meslek edinen kimse
Ben bu aşçı kadar çılgın ve aksi insan görmedim.” – R. N. Güntekin
2. Yemek pişirip satan kimse
3. Yemek yenilen dükkân, aşevi, lokanta