Ahmet Hakan Barzani’ye Yakın TV Kanalındaki Haritaya Tepki Göstermiş Ama Biraz Geç Kalmış

Ahmet Hakan, Hürriyet Gazetesinde 20 Mart 2017 günü yayınlanan “E Hani Nerede ‘Ey Barzani Kendine Gel’ Haykırışı” başlıklı yazısında Barzani’ye yakınlığıyla bilinen Rudaw TV’de yayınlanan sözde Kürdistan haritasını gündeme taşımış; ancak, mevzunun yaklaşık 3,5 yıl gerisinde kalmış:

BAK!
İyi bak!
Barzani’nin televizyonunda...
- Türkiye nasıl da bölünüp parçalanmış.
- Bizim bazı vilayetler nasıl da Kürdistan’a dahil edilmiş.
- Diyarbakır nasıl da Amed olmuş.
*
Şunu “evet”e yakın duran Barzani değil de “hayır”a yakın duran başka birileri yapsaydı...
Şimdiye çoktan...
En az 18 kahraman bakanımız, avazı çıktığı kadar haykırıp bu rezalete imza atanlara haddini bildirirdi.
*
Ama yapan Barzani olunca...
Bırakın bakanı, milletvekilini...
Dinar Belediye Bandosu’na bile “ver mehteri ver” yapan çıkmıyor, çıkamıyor.
*
Ne iş biraderler ne iş?

Ahmet Hakan, bu videonun güncel değil de 2013 yılından kalma olduğunu gözden kaçırmış.

Bahse konu meteoroloji haritasını içeren yayın, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) Başkanı Mesud Barzani yönetimine yakın olduğu iddia edilen Rudaw TV‘de 2013 yılı Aralık ayında yayınlanan Kürdistan Hava Durumu (Kashu Hawa La Rudaw) adlı programdan.

Bahse konu programın tamamı aşağıdaki videoda izlenilebilir:

Dönemin Milli Savunma Bakanı İsmet Yımaz, Rudaw TV’nin yayınladığı haritaya ilişkin görüşleri sorulduğunda “Bunu ciddiye alınacak bir husus olarak görmüyorum” şeklinde açıklama yapmıştı.

Yani, mesele yeni değil.

Diyarbakır, Erzurum, Sivas, Ağrı, Van, Malatya, Hatay ve Mersin gibi illerimizi de kapsayan haritanın 2013 yılında yayınlanmasından sonra hükümet temsilcisi beklenen tepkiyi göstermeyip “ciddiye alınacak husus değil” açıklaması yapmıştı.

Cengiz Semercioğlu, THY’nin 3 Mart 1974’teki Kazasını Gözardı Etmiş

Cengiz Semercioğlu, Hürriyet Gazetesinde “Taksici terörü” başlığıyla 26 Şubat 2009 günü yayınlanan yazısında Türk Hava Yolları’nın (THY) 1951 sefer sayılı uçuşunun 25 Şubat 2009 günü Amsterdam’da yaptığı kazaya değinirken THY’nin Avrupa’da ciddi bir kazası olmadığını iddia etme hatasına düşmüş:

"Bugüne kadar Avrupa’da ciddi bir kazası olmayan THY’nin prestijini sarsacaktır ister istemez bu kaza. THY’ye en çok sahip çıkılması gereken dönemdir bu..."

Cengiz Semercioğlu, 2 ünlü kazayı unutmuş:

  • 3 Mart 1974’te Paris-Londra seferini yapan uçağının (yük kapısının düşük basınç sonucu patlaması nedeniyle) düşmesi sonucu 13’ü mürettebat 333’ü yolcu 346 kişinin ölümüne yol açan kaza unutulmuş. Havacılık tarihinin en büyük kazalarından biridir. Bu uçak kazası, ünlü Tenerife Faciasına kadar dünyanin en büyük uçak kazası olarak bilinmekteydi.
  • İçinde (Kıbrıs Cumhuriyeti’ni kuracak Londra Antlaşmasının imzası için İngiltere’ye doğru giden) Başbakan Adnan Menderes’in de bulunduğu THY uçağının 17 Şubat 1959 günü Londra’da düşmesi de unutulmuş.

* Katkısı için Ekşisözlük’ten kafayi kurtaran adam‘a teşekkürler…

Ahmet Taşgetiren Çanakkale Şehitleri İçin Üşenip Eski Yazısını Kullanmış

Ahmet Taşgetiren, 18 Mart Çanakkale Zaferinin yıl dönümü vesilesiyle Star Gazetesindeki köşesinde 19 Mart 2017 günü “Çanakkale’den çağımıza ruh nakli” başlıklı bir yazı kaleme almış.

Şaka şaka.

Kaleme almamış. Üşengeçlik edip yine aynı gazetede 15 Mart 2015 günü yayınlanan “100 yıl sonra Çanakkale’ye bakış” başlıklı yazısını (1-2 ufak fark dışında) aynen kullanmış.

Bakalım 2 yazı arasındaki 2 nüansı bulabilecek misiniz:

Rasim Ozan Kütahyalı, Başkanlık Sistemiyle Gelen Diktatör Olmadığını İddia Etmiş

Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah Gazetesinde 25 Ocak 2017 günü yayınlanan “Başkanlık sistemi ve otoriterleşme” başlıklı yazısında Başkanlık Sisteminin getirdiği bir diktatörlüğün olmadığını iddia etme yanlışına düşmüş:

"Şu basit soruyu CHP'lilere soralım: Başkanlık Sistemi'yle gelen hangi ünlü diktatörü tanıyorsunuz? Ben hiç tanımıyorum ve bilmiyorum..."

Rasim Ozan Kütahyalı başkanlık sistemiyle gelen “ünlü” diktatör yok imasında bulunmuş ama durum pek öyle değil. Rasim Ozan Kütahyalı’nın “ün” kıstası nedir bilemiyoruz ama sıraladığımız örnekler de epeyce ünlü diktatörlerdendir:

  • “Yarı-başkanlık sistemi” özelliklerini taşıyan ve 1933 yılına kadar devam eden Weimar Cumhuriyetinin akabinde hayat bulan Nazi Almanyasını önce Alman Şansölyesi sonra Almanya Başkanı (Reichspräsident) ve Führeri ünvanlarıyla 1933-1945 yılları arasında yöneten Adolf Hitler.
  • 1946-1955 yılları arasında Arjantin’i yöneten Peronist hareketin kurucusu diktatör Juan Perón.
  • 1954 ve 1989 yılları arasında Paraguay’ı yöneten askeri diktatör Alfredo Stroessner.
  • 1970-1973 yılları arasında Şili’yi yöneten Dr. Salvador Allende.
  • Haiti’yi 1957-1971 yılları arasında yöneten François Duvalier (Papa Doc) ve 1971-1986 yılları arasında yöneten Jean-Claude Duvalier (Baby Doc).

Tam başkanlık sistemiyle yönetilen Liberya, Nijerya, Kamerun, Sudan, Tanzanya, Gabon, Gine, Ekvator Ginesi, Fildişi Kıyıları, Angola, Namibia, Mozambik, Çad, Kenya, Uganda, Ruanda, Sierra Leone, Togo, Benin, Sudan, Zimbabve, Zambiya, Güney Sudan, Liberya, Malavi gibi ülkelerden de Rasim Ozan Kütahyalı’nın ünlü addetmeyeceği diktatör örnekleri de çıkar gerçi ama yukarıda sıralanan isimler yeterli olur diye düşünüyoruz.

 

Yılmaz Özdil ve Venezüela’da Hamburgerin Fiyatı Üzerine Hata

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesinde 19 Ocak 2017 günü yayınlanan “Al sana başkanlık” başlıklı yazısında çökmekte olan Venezüela ekonomisi üzerinden Başkanlık sistemi çıkarımları yaparken birkaç hatalı bilgi sunmuştu:

"Asgari ücrete güya yüzde 50 zam yapıldı, 40 bin bolivar oldu, 40 bin bolivar ne ediyor biliyor musunuz, 15 dolar ediyor!"

1 Kasım 2015 tarihinde Venezüela’da yapılan % 52’lik asgari ücret zammı ile birlikte asgari ücret 9.649 bolivar fuerteye (Venezuela bolivarı), yani 13,33 dolara çıktı.

"Hal böyleyken, zengin daha da zengin oldu, bir hamburger 170 dolara satılıyor, alıcı buluyor!"

Yılmaz Özdil, Venezüela’da hamburgerin 170 dolar olduğuna dair uluslararası medyada çıkan bir yanlış haberi köşesine taşımış. Bu hatayı Agence France-Presse (AFP) yaptığı haberle yaygın hale getirmişti. AFP, yanlış olduğu ortaya çıktıktan sonra internet sitelerinden sildikleri haberde Venezuela’da bir hamburgerin fiyatının 1700 bolivar olduğunu, resmi kura göre 10 bolivarın bir Amerikan doları değerinde olduğunu, bu nedenle hamburgerin fiyatının 170 dolar olduğunu iddia ediyordu.

AFP’nin hesaplamasında kullandığı kur sadece, yurt dışından yiyecek ve ilaç gibi temel tüketim mallarını getiren ithalatçılara uygulanmaktadır. Dolayısıyla, yurt içi ürünlerin fiyatının hesaplamasında bu kurun kullanılması anlamsızdır.

Haberin yapıldığı dönemde dolar/bolivar kuru 370 idi. Yani, 1 dolar 370 Venezüela bolivarına eşitti. Bu kura göre bir hesaplama yapıldığında, Caracas’ta bir hamburgerin fiyatının yaklaşık 4 dolara eşit olduğunu görülmektedir. Kara borsada 1 doların 1000 bolivara satın alınabildiği düşünüldüğünde de, hamburgerin fiyatı 1,7 dolara kadar inmektedir.

Faruk Bildirici’nin Hürriyet Gazetesindeki “Venezuela’daki hamburger” başlıklı 30 Mayıs 2016 tarihli okur temsilcisi yazısı da bu konuyu ele almıştı. Venezuela’da yaşayan işadamı Şevket Biberoğlu’nun tepkisine yer veren yazıda, hamburgerin fiyatının 1,7 dolar, etin kilosunun 5 dolar olduğu dile getirilmişti.

İşte bunlar hep araştırma, hep gazetecilik…

Çanakkale Şehitlerinin Sayısı ve Köşe Yazarları

Bugün 18 Mart. Çanakkale Zaferimizin yıl dönümü. Şehitlerimizin ruhu şad olsun.

Vatan uğruna hayatını esirgemeyen şehitlerimizi anmak adına güzel bir gün, 18 Mart Şehitleri Anma Günü ve 18 Mart Çanakkale Zaferi Yıl Dönümü.

Ancak, Çanakkale Savaşı’ndaki şehit sayısına ilişkin tam bir karmaşa mevcut.

Çoğu köşe yazarı ezberden konuşarak 250 / 253 bin şehit verdiğimizi aktarıyor. Ancak, kaynaklar şehit sayısının o kadar olmadığını belirtiyor.

Genelkurmay’ın askerî tarih ile ilgili birimi olan Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Araştırmaları Strateji Etüdler Daire Başkanlığı’na (ATASE) göre Çanakkale’deki şehit sayımız tarih kitaplarında öğretildiği ya da köşe yazarlarının belirttiği gibi 253 bin değil, 57 bindir.

Yani, rakam ile söylentiler arasında yaklaşık 175 binlik fark var.

ATASE tarafından yürütülen araştırma, bu farkın askeri kayıtlardaki “kayıp” ifadesinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını ortaya koymuştur. Cephede şehit düşen 55 bin 801 kişinin ismini tek tek belirleyen Genelkurmay Başkanlığı, “kayıp” ifadesinin hastalık, esirlik, kaybolan, kaçan, sakat kalan, yaralanan, sonradan savaşamayacak duruma düşenleri kapsadığına dikkat çekmiştir. Buna göre, şehit olarak ifade edilen 253 bin kişiden 195 bini resmi kayıtlarda “kayıp” olarak görünüyor. Araştırmada kayıp 195 bin askerin yaklaşık 20 bininin hastalık sonucu kaybolduğu bilgisi kesinlik kazanırken, askerlerden 10 bininin, savaş sırasında firar ettikleri ya da esir düştükleri sanıldığı iddia edilmektedir. Kalanların ise, yaralı olduğu ve savaşamayacak duruma düştüğü için kayıtlara “kayıp” olarak geçildiği tahmin edilmektedir.

Tespit edilen diğer kaynaklardaki bilgiler ise şu şekilde:

  • Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine Bir İnceleme” adlı kitabında da şehit sayısı 57 bin 84 olarak belirtilmiştir.
  • Muzaffer Albayrak ile Tuncay Yılmazer’in “Sorularla Çanakkale Muharebeleri” isimli kitabında cephede hayatını kaybedenlerle daha sonra yaraları dolayısıyla vefat edenlerin toplam sayısının 101.279 olduğu aktarılmakta.
  • ABD’li askeri tarihçi Edward Erickson’un “Birini Dünya Savaşı”nda Osmanlı ordusunu inceleyen “Size Ölmeyi Emrediyorum” adlı kitabına göre 595 subay ile 56 bin 48 askerin şehit olduğu, 1018 subay ve 95 bin 959 askerin yaralandığı, 27 subay ve 11 bin 151 askerin kayıp listesine geçtiği belirtilmekte.

Gallipollidigger adlı siteden alıntıladığımız Korgeneral Selahattin Çetiner’in “Çanakkale Savaşı Üzerine bir İnceleme” adlı kitabından veriler şu şekilde:

5 inci ORDUNUN 25 NİSAN 1915’TEN 09 OCAK 1916’YA KADAR VERDİĞİ ZAYİAT

Raporun

Kapsadığı dönem

Belge No

Subay

Er

Genel Top

Kıs.

H.C

Fihrist

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Top (a)

Şehit

Yaralı

Esir/ Kayıp

Hava değ.

Hast. Ölen

Hast. Gön

Top. (b)

(a+b)

25 Nisan 1915’den 18 Kasım 1915’e Kadar

3474

H- 24

10-2

562

949

27

1538

53.535

86.209

10.710

7.084

18.746

176.285

177.823

18-24 Kasım 1915

3474

H- 24

10-2

4

8

12

606

2.630

3

3.349

3.361

25 Kasım 1915’den 08 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-6

15

42

57

1.150

3.468

419

5.442

5.499

09 Aralık 1915’den 19 Aralık 1915’e Kadar

3474

H- 25

11-10

3

11

14

583

2.737

18

3.338

3.352

19-30 Aralık 1915

3474

H-26

12-17

2

7

9

502

1.532

1.022

11.735

14.791

14.800

31 Aralık 1915’den 08 Ocak 1916’ya Kadar

3474

H- 55

14-32

3

3

119

271

529

2.265

3.184

3.187

 Genel Toplam

589

1.017

27

1.633

56.495

96.847

11.151

7.084

20.297

14.000

206.389

208.022

 Genel Şehit Toplam : 589 + 56.495 = 57.084

 * Diğer Zayiat Toplamı: ( Yaralı + Kayıp,Esir + Hv.Değişimi + Hastalıkan Ölen + Hastaneye Giden )=150.936 Askerdir.

 * Erler sütununda zayiat deyimi içine giren unsurlar 5 çeşit olarak açıkça belirtmiştir. Maalesef zayiatla şehit kelimelerini eş anlamlı zanneden pek çok yazar ve üst düzeyde kamu görevlisi şehit miktarımızı hatalı olarak , 250.000 hatta 300.000 sayısına kadar çıkartmaktadır. Resmi yayınlarda, Çanakkale Milli Parkı’ndaki anıtlarda ve konuyla ilgili bazı neşriyatlarda bu abartmalı miktara rastlamak beni üzmektedir. Daha geniş bilgi sonuç bölümünde verilmiştir.

 * Boş hanelere kaydedilmemiş kayıpların toplamı 42.000 kadardır. Bunları da ilave edince zayiatımız 250.000 eder. 

 

Çanakkale şehitlerinin sayısını ezberden yanlış aktaran köşe yazarları kimlermiş bakalım:

Ahmet Taşgetiren’in Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale’den çağımıza ruh nakli” başlıklı yazısından:

"10 bin, 20 bin, 50 bin, 100 bin değil, dile kolay, 250 bin canı feda ederek kurulan bir ruh – kalb – gönül – iman - cehd - cihad seddidir Çanakkale."

Ahmet Taşgetiren, 2 yıl önce 15 Mart 2015 tarihinde Star Gazetesi’nde  yayınlanan “100 yıl sonra Çanakkale’ye bakış” başlıklı neredeyse tamamı aynı yazısında aynı satırları kullanmıştı.

Bülent Erandaç’ın Takvim Gazetesinde 19 Mart günü yayınlanan “Çanakkale’den 15 Temmuz’a” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Geçilmez" destanı 250 bin vatan evlâdımızın, şehâdet şerbetini içmesi neticesinde gerçekleşmişti.."

Saadet Oruç’un Star Gazetesindeki 19 Mart 2017 tarihli “Çanakkale ruhu ve bugünkü saldırılar” başlıklı yazısından:

"Askeri zayiat sayımız 250 bin."

Sadullah Özcan’ın Milat Gazetesinde 19 Mart 2017 günü yayınlanan “Balkan-Çanakkale Ortadoğu ve bütünlük” başlıklı yazısından:

"O zaman verdiğimiz 250 bin şehidimizin şahadetini de bu zaferi bize bahşeden diğer gazilerimizi de anlayamayız."

Hüseyin Öztürk, 20 Ağustos 2015 tarihinde Vakit Gazetesi’ndeki “Türkiye Müslüman Ruhlara Emanettir” başlıklı köşe yazısında Çanakkale Savaşı’nda verdiğimiz şehit sayısını baya yüksek aktarmış:

“Haçlıların kabullenemediği bir başka nokta da Gelibolu Yarımadası’nda; Vatan için, Allah için Kur’an için şehit olmuş 500 bin Müslüman ruhların varlığıdır.”

Hasan Karakaya’nın Yeni Akit Gazetesi’nde “Destanın 100. yılı… Dünyayı yenenlerin, yenildiği yer: Çanakkale!” başlıklı 25 Aralık 2015 tarihli yazısından:

“Bir-iki günde bozguna uğratacaklarını” zannettikleri “Ümmet’in askerleri”, öyle bir “direniş” gösterirler, öyle “taarruz”larda bulunurlar ki;“Londra ve Paris’te yapılan hesapların, Çanakkale’ye uymayacağını”gösterirler!..

“253 bin şehit” verirler ama,

“Çanakkale’nin geçilemeyeceğini” gösterirler!..

Rahim Er’in Türkiye Gazetesi’nde 24 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan “Orası Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Biz, Çanakkale'de 253 bin şehit verdik. 53 bin şehit de İkinci Çanakkale'de vermeyelim."

Hasan Celal Güzel’in Radikal Gazetesi’nde 21 Mart 2010 tarihinde yayınlanan “Çanakkale içinde vurdular beni” başlıklı yazısından:

"Sadece Çanakkale’de 253 bin şehit veren ve hiçbir meşakkate aldırmadan büyük bir imanla mücadelesine devam eden bu Aziz Millet, önüne çıkarılan Ermeni iftiralarına müstehak değildir."

Mustafa Mutlu’nun Vatan Gazetesi’nde 18 Mart 2012 tarihinde yayınlanan “18 Mart 1915’ten ve 30 Ekim 1918’den almamız gereken ders” başlıklı yazısından:

"18 Mart 2012... Çoğu öğretim çağında 253 bin subayımızın, erimizin ve erbaşımızın şehit düştüğü Çanakkale Zaferi’nin 97’nci yıldönümü..."

Hakan Albayrak’ın Karar Gazetesi’nde 7 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Sarıkamış Yalanları ve Fatma’nın Mahzunluğu” başlıklı yazısından:

"Çanakkale’de 250 bin şehit verdiğimiz söyleniyor. Bu rakam iftiharla zikrediliyor. Peki, o harbi kaybetseydik ne olacaktı? “Enver Paşa 250 bin askerimizi Çanakkale’de yok yerde kırdırdı” diye tezvirat yapılacaktı!"

Elvan Alkaya’nın Yenişafak Gazetesi’nde 4 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale’de bayram namazı” başlıklı yazısından:

"Bu bayram metrekaresine 6000 mermi düşmüş, 250 bin şehit verdiğimiz Çanakkale Savaşı'nı ve diğer kahramanlık destanlarımızı, milli duygularımızı yeniden gözden geçirerek, birlik olma vaktidir."

Yavuz Bahadıroğlu’nun Yeni Akit Gazetesi’nde 10 Ağustos 2016’da yayınlanan “Türkiye üzerine İngiliz Projeleri (4)” başlıklı yazısından:

"Nihayet Batı (önce Rus çarlığı) alnımıza “Hasta Adam” damgasını vurup, son öldürücü darbeyi indirmek üzere, ordularını Çanakkale’ye yığdılar: Fakat olmadı: 250 bin şehit vererek Çanakkale Savaşı’nı kazandık."

Hakkı Arslan’ın Türkiye Gazetesi’nde 19 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “19 Eylül darbesi!” başlıklı yazısından:

"Ben bu kültür yenilgisini Çanakkale’ye benzetiyorum. 18 Mart 1915’de “Çanakkale geçilmez” demek için 250 bin şehit verdik. Ama 13 Kasım 1918’de İngiliz gemileri tek kurşun atmadan İstanbul’u işgal etti..."

Yine Hakkı Arslan’ın “Çanakkale’yi anlamak” başlıklı 20 Mart 2015 tarihli yazısından:

"Evet Seyit Onbaşı'nın kahramanlığı unutulmaz bir semboldür. Ama ya gerisi? Evet, çok kanlı savaş oldu, peki ya niçin? Sonuçları nasıl oldu? Evet, 250 bin şehit verdik, peki karşılığı ne oldu?"

 

Ahmet Sevgi’nin Yeniçağ Gazetesi’nde 21 Mart 2015 günü yayınlanan “Çanakkale Zaferi yahut analar ağlamasın…” başlıklı yazısından:

"Peki, o zaman Çanakkale'de şehit düşen 250 bin Mehmetçiğe ne diyeceğiz? -Hâşâ sümme hâşâ- enayiliklerine doymasınlar, keşke kaçsalardı mı diyeceğiz?"

Hanefi Bostan’ın Yeniçağ Gazetesi’nde 20 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “Çanakkale Ruhu Yeniden Dirilmeli” başlıklı yazısından:

"250 bin şehidin verildiği Çanakkale Savaşlarında yansıtılan millî ruha bugün eskisinden daha fazla ihtiyacımız bulunmaktadır."

Ünal Bolat’ın Türkiye Gazetesi’nde 17 Eylül 2001 tarihinde yayınlanan “Ya anıt mezarı varsa?” başlıklı yazısından:

"Çünkü orada şehit düşen bir benim ceddim değildi ki, 250.000 şehit vermişiz Çanakkale'de."

Ahmet Doğrusözlü’nün Türkiye Gazetesi’nde 21 Mart 2008 tarihli “Çanakkale Zaferinin ma’nevî yönü -1-” başlıklı yazısından:

"Çanakkale Zaferi, İngilizlere 205.000, Fransızlara 47.000 askere mal oldu; biz de 250.000 şehit verdik."

Ahmet Anapalı’nın Yeni Akit’te 14 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “18 Mart Zaferi Koca Bir Yalandır… Zaferin Gerçek Tarihi 18 Mart 1915 değil, 9 Ocak 1916’dır…” başlıklı yazısından:

"Ben yaralanırsam benim de üstüme basın ve ilerleyin. Zira ben size öyle yapacağım” diyen kahramanlık heykeli Yüzbaşı Atıf’ı ve bu toprakları kanı ile sulayan 250.000 vatan evladını bugün kim tanıyor ve hatırlıyor…? Hiç kimse…"

Talat Atilla’nın Güneş Gazetesi’nde 12 Mayıs 2014 tarihinde yayınlanan “Nuh Tufanı çocukları!” başlıklı yazısından:

"Kurtuluş savaşında, Türkiye’nin yetişmiş genç beyinleri ekin gibi biçildi. Sadece, Gelibolu’da, 300 bin şehit verdik."

Orhan Karataş’ın Ortadoğu Gazetesi’nde 25 Nisan 2013 tarihinde “Bu kafaya göre Çanakkale’de boşuna direndik” başlıklı yazısından:

"Bu ihanet güruhuna göre, ülkenin varlığı ve birliği için direnmek, bu uğurda şahadeti göze almak beyhudedir. Çünkü bunu yaparsanız kan akar. Teslim olacaksınız, istenileni vereceksiniz ve böylece her şey yolunda gidecek. Bunlara kalırsa Çanakkale direnişi de boşuna olmuştur. 250 bin vatan evladının toprağa düşmesine hiç gerek yoktu."

Abbas Güçlü’nün Milliyet Gazetesi’nde 25 Mart 2016 tarihinde “Çanakkale’nin bilinmeyenleri” başlıklı yazısından:

"Cephede ölenlerin sayısı 50 küsur bin. 76 bin civarında doğrudan savaş nedeniyle şehidimiz var. Ama toplam kayba baktığınız zaman 250 bin civarında. Karşı tarafta da 250 bin civarında."

Burak Kılanç’ın Akşam Gazetesi’nde 13 Mart 2014 tarihinde yayınlanan “Slovakya, Galatasarat, Çanakkale” başlıklı yazısından:

"Sanırım bu ülke vatandaşı olup da Çanakkale Savaşı'nda yaşananlardan etkilenmeyen, Çanakkale'yi içselleştirmeyen yoktur. 1915'teki ülke nüfusu düşünüldüğünde savaşta verilen 250 bin şehit, her ailede bir ya da birkaç kayıp yaşanması anlamına geliyor. Benim ailemde de durum farklı değil."

Ahmet Kekeç’in Star Gazetesi’nde 19 Mart 2015 tariihnde yayınlanan “Anlamsız savaş, öyle mi Çetin Bey?” başlıklı yazısından:

"Peki, neden 300 bin ölü ya da şehit verdiğimiz; galibi ve mağlubu olmayan bu “anlamsız” savaşı her yıl “zafer” olarak kutluyoruz?"

"Çanakkale’de şehit düşmüş yüzbinlerce Mehmet’in iniltisi ruhunu muazzep etmiş. Sabaha kadar gözünü kırpmadan yatağın içinde dönüp durmuş."

Atatürk, Tokyo Camii ve Köşe Yazarlarımız

Tokyo Camii’ni Mustafa Kemal Atatürk’ün yaptırdığı iddia edilir.

Ancak bu iddia doğruyu tam olarak yansıtmamaktadır.

Tokyo Camii’nin internet sitesinde caminin tarihinin anlatıldığı bölümde Atatürk’ün adı dahi geçmemektedir.

Caminin internet sitesinde, Tokyo Camii’nin 1938 senesinde yapıldığı bilgisi yer alır. Japon şirketlerinin yardımıyla Shibuya semtinde satın alınan araziye 1935 yılında bir okul binası yapılır ve bu okulun yanındaki arazi üzerine Tokyo Camii 1938 yılında inşa edilir. Yani, 1938 yılında Tokyo Camii Kazan Türklerinin önderliğinde Japon halkının da yardımlarıyla inşa edilir.

Zaman içerisinde hasar gören Tokyo binası camii 1986 yılında yıkılır ve akabinde cami ile okulun bulunduğu arazi, yeni bir cami yapılması şartıyla Türkiye Cumhuriyeti’ne hibe edilir. Mülkiyetin devletimize geçmesiyle birlikte Diyanet İşleri Başkanlığınca 1997 çalışmalar başlatılır, Tokyo Cami Vakfı kurulur. 30 Haziran 1998 günü başlayan inşa çalışmaları neticelenir ve yeni Tokyo Camii 30 Haziran 2000 tarihinde ibadete açılır.

Ahmet Uzunoğlu’nun Tokyo Camii adlı kitabında da caminin Atatürk tarafından yaptırıldığına dair bir bilgi yer almaz. Ancak kitapta, caminin 1938’deki açılış töreni sırasında camiye Japon bayrağı ile birlikte bir de Türk bayrağı asıldığı belirtilir.

Cami bizatihi ve tamamen Atatürk tarafından yaptırılsaydı, cami tarihçesine dair bir kaynakta mutlaka bir atfı yer alırdı. Hiçbir kaynakta ya da belgede bu iddiayı teyit eden tatmin edici bir bilgi ya da kanıt bulunamamıştır.

Sunay Akın’ın “Gezegenin en doğusunda sabah ezanının okunduğu ilk camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırdı” iddiasıyla daha da yaygın hale gelmişti. “2010 yılında Japonya’ya gittiğimde Tokyo Camii’ni Atatürk’ün yaptırdığını öğrendim Japonlardan. Bunu anlattım ve bir gazete yazarı çıktı; böyle birşey yok dedi. Ben bir çalışma yaparken, eğer karşımdaki başka birşey söylüyorsa ben onu dinlerim. Onun dedikleri benim için önemlidir. Ama hadi canım canım böyle bir palavra yok demek bir kere bilimsel bir üslup değildir. Saygısızlığı içerir. Yeni bir kitap yazıyorum herşeyi orada göreceksiniz” diyen Sunay Akın konuya ilişkin hâlâ tatmin edici bir belge ya da kanıt ortaya koyamadı.

Bir diğer iddiaya göre ise 1931 yılında Türkiye’ye gelip Atatürk’ü ziyaret eden (1932 yılında vefat eden) Japon Elçisi Torijori Yamada, Atatürk ile yaptığı görüşmede Türklerin Tokyo camiinin yapımına katkıda bulunmasını istemiştir. Yamada’nın bu isteğini geri çevirmeyen Atatürk, iddiaya göre Tokyo Camii’nin yapımına da katkıda bulunmuştur (Erdal Güven’in “Yumi-İstanbul’da Bir Geyşa, “Japon Kara Ejder Teşkilatı’ndan Kuvayı Milliye’ye”” başlıklı (belgesel) romanında Yamada’nın isteğiyle Atatürk’ün Tokyo Camii’nin yapımına katkıda bulunduğu iddiası yer almaktaymış. Ancak, ne cami sitesinde ne de cami sitesindeki Prof. Dr. Selçuk Esenbel’e ait “Türk-Japon İlişkilerinin Tarihi” başlıklı makalede ya da Türk-Japon ilişkilerinin  geçmişine dair diğer makalelerde bu konuda bir atıf yer almamaktadır).

Caminin resmi tarihçesine bakıldığında 1935 yılında arsasının alındığı ve 1938 yılında inşa edildiği düşünüldüğünde, Atatürk’ün 1931 yılında var olmayan cami için maddi katkıda bulunması iddiası temelsiz kalmaktadır.

Tokyo Camii, tamamen ve sadece Atatürk tarafından yaptırılmamıştır. Atatürk’ün cami inşasına maddi kaynak sunduğuna dair iddialar vardır. Her ne kadar çok somut ve ikna edici olmasa da bu iddialar, Atatürk’ün cami inşasına maddi kaynak sunduğunu kabul etsek bile bu durum caminin Atatürk tarafından yaptırıldığı anlamına gelmez.

Birkaç köşemen, köşelerinde Atatürk’ün Tokyo Camii’ni yaptırdığını iddia etme hatasına düştü:

Melih Aşık‘ın Milliyet Gazetesindeki “Atatürk camileri” başlıklı 12 Ağustos 2011 tarihli yazısından:

"Öte yandan... 1931 yılında Türkiye’ye gelip Atatürk’ü ziyaret eden Japon Elçisi Torijori Yamada, yaptığı görüşmede Atatürk’e Tokyo’ya bir cami yaptırmasını teklif etmiştir.
Atatürk’e daha önce kısa süre Japonca dersleri verdiği için O’nun “Hocam” diye karşıladığı Torijori Yamada, Ankara’yı ziyaretinden bir yıl sonra 1932 yılında vefat etmiş ama Atatürk verdiği sözü tutmuş ve Tokyo Camii’ni yaptırmıştır. Cami 1938 yılında tamamlanmıştır."

Hanefi Aytekin’in Yeni Meram’daki 2 Ocak 2017 tarihindeki “İman ve İslam Tokyo’daki Atatürk Cami’i Şerifi!-Hanefi Aytekin” başlıklı yazısından:

"Yıl 1931 JAPON ELÇİSİ Türkiye ye gelir. ATATAÜRK’e güven mektubunu sunarken Japon Kralının bir dileği TOKYO’ya bir CAMİ yapılması isteğini iletir. Ulu önder ATATÜRK, ülkem henüz harpten çıktı, Devletimizin imkanları çok sınırlı. KIRAL HAZRETLERİNİN İSTEĞİNİ kendi imkanlarımla yerine getireceğim der.
Uzak Doğunun bu süper gücü, Yüce İslam Dinine olağanüstü değer verip ilgi duyduğu içindir ki, dünyanın daha 1931’lerde bir dahi olarak bildiği ATATÜRK’ten Tokyo’ya bir cami yapımını istemesi derin anlamlar ifade etmektedir."

Hanefi Aytekin hikayeye kendinden de bir şeyler katmış. Keşke “Atatürk”ü ve “Kral”ı doğru yazabilse öncelikle.

İlaveten, Sunay Akın’ın şu sözü sıklıkla Tokyo Camii inşası ile ilgili olarak dile getirilir:

“Bu millet şunu biliyor mu! Bu gezegenin en doğusundaki (ve batısındaki) sabah ezanının ilk okunduğu camiyi Mustafa Kemal Atatürk yaptırmıştır.”

Tokyo ne yazık ki en doğudaki camiye sahip değildir. Hızlı bir internet araması, Japonya’nın daha doğusunda kalan Avustralya ve Yeni Zelanda’da Tokyo Camii’nden önce ve sonra inşa edilen camiler mevcuttur.

Örneğin Avustralya’nın ilk camii olan Marree Camii 1882 yılında inşa edilmiştir. Adelaide Camii ise (Central Adelaide Mosque) ise 1888 yılında inşa edilmiştir. Yeni Zelanda’daki Christchurch’teki Canterbury Mosque, doğal olarak Tokyo’dan daha doğudadır.

Sydney’de bulunan 12 camide sabah ezanı Tokyo’dan ortalama 48 dakika önce okunmaktadır. Auckland Ponsonby’deki camide sabah ezanı Tokyo’dan yaklaşık 2 saat 20 dakika önce okunmaktadır.

Ezcümle, doğudaki ilk ezan Tokyo’dan okunmuyormuş, Tokyo Camii en doğudaki cami değilmiş ve bu camiyi Atatürk tek başına yaptırmamış.

“Eflatun’a Sormuşlar” Hikayesini Gerçek Sanan Köşe Yazarları

Eflatun'a sormuşlar:
- İnsanoğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir? 
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler. Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler. Yarınlarından endişe duyarken bugünü unuturlar. Sonuçta, ne bugünü, ne de yarını yaşarlar. Hiç ölmeyecek gibi yaparlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler. 
- Peki siz ne öneriyorsunuz? 
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın ! Yapılması gereken tek şey, sadece kendinizi "sevilmeye" bırakmaktır. Önemli olan, hayatta,"en çok şeye sahip olmak" değil,"en az şey"eihtiyaç duymaktır.

“Eflatun’a sormuşlar” ya da “Platon’a sormuşlar” başlığıyla paylaşılan bu metinde büyük bir hata var.

Çünkü, bu sözler Platon’a ait değildir.

Reata Strickland’in Interview With God (Tanrı İle Sohbet) başlıklı sayfasında 10 yıldan uzun süredir yayınlanan anonim şiirdir. Söz konusu görüntülü şiir gösterimi her ay milyonlarca ziyaret alarak uzun süre konuşulmuştu.

Bu hataya düşmekten geri kalmadı tabiki köşe yazarları:

Nazlı Ilıcak, Sabah Gazetesinde yayınlanan 15 Mayıs 2011 tarihli “Eflatun neden şaşırdı” başlıklı yazısı ile 26 Eylül 2010 tarihli “Eflatun’dan tavsiyeler” başlıklı yazısında yukarıdaki metni aynen paylaşmış.

Reha Muhtar da Vatan Gazetesinde 5 Nisan 2014 tarihli “Hayatta en çok şeye sahip olmak değil, en az şeye ihtiyaç duymaktır önemli olan…” başlıklı yazısında “Eflatun’a sormuşlar” hurafesini köşesine taşımış.

Yaşar Süngü‘nün Yenişafak Gazetesinde 30 Ağustos 2009 tarihli “Kendini harca, yeter ki piyasa dönsün” başlıklı yazısında bu metni paylaşmış.

Mustafa Çelik, Yeni Akit Gazetesinde 12 Ağustos 2015 tarihli “Keşkelere kalmış yaşamların kuşatmaları/2” başlıklı yazısında bu yanlışa düşmüş.

Candaş Tolga Işık, Posta Gazetesinde 25 Kasım 2012 tarihli “Bir muhalefet düşünün ki” başlıklı yazısında aynı yanlışı yapmış.

Aziz Üstel, Star Gazetesinde 29 Nisan 2011 günü yayınlanan “Kemalim ‘Laf ebeliğinde Demirel, duruşunda Erdoğan’” başlıklı yazısında Platon’a ait olmayan sözlere yer vermiş.

* Bahse konu ihtisapta Muhtesip.com arşivinden istifade edilmiştir.

Emin Pazarcı Hz. Peygamber Döneminde Başkanlık Sisteminin Kullanıldığını İddia Etmiş

Emin Pazarcı, Akşam Gazetesinde “Laiklik karşıtı Kılıçdaroğlu” başlığıyla 26 Ocak 2017 günü yayınlanan yazısında Hz. Muhammed döneminde başkanlık sisteminin uygulandığını iddia etmiş:

"Acaba, Hz. Muhammed döneminde parlamenter sistem mi vardı? İslam Peygamberi, aldığı kararları parlamentodan mı geçiriyordu? Tabii ki değil. O dönemde Başkanlık Sistemi uygulanıyordu! Yetmez, devam edelim isterseniz. Sadece Hz. Muhammed döneminde değil, dört halife döneminde de uygulanan sistem başkanlıktı!"

Peygamber ve Halife yönetimine de başkanlık sistemiydi demiş Emin Pazarcı. Ancak ne pratikte ne de İslami hükümler açısından durum tabiki öyle değil.

Vahiy gelen bir Peygamberin öncülüğünde yaşamını teokratik temelli bir yönetim şeklinde sürdüren Arap toplumunun Başkanlık sistemiyle yönetildiği iddiası mesnetsizdir. Hz. Peygamber’in ve dört halifenin liderliğindeki Medine Hilafeti dönemindeki yönetim sistemi, başkanlıkla tamamen örtüştürülemez.

Hz. Muhammed ve Hulefa-i Raşidin, devlet başkanıydı; ancak, cari yönetim sistemi başkanlık sistemi değildi.

Prof. Dr. Cengiz Çomar‘dan aktaracak olursak:

“Şüphesiz Hz.Peygamber hayatta iken özellikle Medine döneminde peygamber olarak dini, devlet başkanı olarak ise siyasi otoriteyi temsil etmekteydi. Peygamber’in vefatıyla dini yetki sona ermiş (din tamamlanmış) ve devlet yönetimi (devlet başkanlığı) ise bir ihtiyaç olarak kalmıştı. Kur’an-ı Kerim’de devlet başkanının yetki ve usûlleri hakkında bir bilgi de yoktur ve ilkeler Hz. Peygamber’in uygulamalarından çıkarılmıştır. Zira İslam dünyasında devlet idaresi ile ilgili ilk eserler ancak 11. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmıştır. Nitekim ilk halifeler verdikleri hutbelerde şayet doğru yolda giderlerse kendilerine itaat edilmesini, yanlış yaptıklarında ise tashih edilmelerini istemişlerdir.”

Dönemin Arap toplumu, kabileler arasındaki bir denge mekanizması ile yönetilmekteydi. Bir monarşi ya da demokrasi yoktu. Kral, sultan, şah gibi bir kişi yoktu. İslam da Arap toplumunun mevcut yönetim tarzının üzerine gelerek, herhangi bir sistemi açık şekilde zorunlu kılmamıştır.

Evet, İslam dini, bir yönetim şeklini zaruri kılmamıştır. İlahi ve evrensel bir nizam öngören İslam dininin bir yönetim şeklini tercih etmesi zaten beklenemez. Kur’an ve Hadis, sadece genel ilkeleri sunmuş ve geri kalan düzenlemeleri insanların akıllarına havale etmiştir. Zamanın ruhuna uygun şekilde monarşi, demokrasi, hilafet veya saltanat şeklinde ya da halkın belirlediği sistem makbul kabul edilmiştir denilebilir.

Hz. Muhammed döneminde ve akabinde uygulanan İslami yönetim şekline baktığımızda, şeriatın ve “güçler ayrılığı”nın temel esas edinildiğini söyleyebiliriz sadece. Bir de “ulu’l- emre itaat” gerekliliği vurgulanıp Şura suresi 38. ayetle birlikte (…”Onların işleri aralarında şura iledir”…) istişare/şura/meclis teşvik edilmektedir. Peygamber Efendimiz de sürekli istişareye önem vermiştir.

İlaveten, Peygamber Efendimiz, halk tarafından değil bizatihi Yaradan tarafından seçilmişti. Ardından gelen 4 halife de dönemin toplumunun katıldığı bir seçim sürecinden geçerek göreve gelmemişti.

Kur’an hükümleri ışığında Hz. Muhammed dönemindeki yönetim sisteminin temel unsurları şu şekilde sıralanabilir:

“İslam idare sisteminde hâkimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idare Allah’a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah’ın vahiylerini ihtiva eden Kur’an-ı Kerim’e mahsus bulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucu durumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber’in getirdiği hükümler ya Cebrail vasıtasıyla Cenab-ı Hak’tan aldığı, ama Kur’an’da yer almayan emirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendi kararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber’in bir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenab-ı Hak tarafından ikaz ve tashih ediliyordu.”

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan, Yenişafak Gazetesinde 29 Kasım 2016 tarihinde yayınlanan “İslami düşünce açısından başkanlık sistemi” başlıklı yazısında “İslam düşüncesi açısından, filozof ve düşünürlerin devlet yönetiminde, dinamik bir toplum ve devlet yapısı için Başkan’ı zaruri gördüklerini söyleyebiliriz” demiş. Ancak, zamanın dünyasındaki yönetim şekilleri de düşünüldüğünde, “İslam tek kişinin yönetimde söz sahibi olmasını istemektedir” şeklinde bir ifade de kullanılamaz.

İlahiyat profesörü Hayrettin Kahraman, 25 Aralık 2015 günü Yenişafak Gazetesinde yayınlanan “Başkanlık sistemi” başlıklı yazısında başkanlık sisteminin İslamiyet ile uyumunu ele almıştı. Ancak, Emin Pazarcı’nınki gibi bir iddiaya yer vermemişti. Yazısında, İslami sisteminin sadece mekanizma olarak başkanlık sistemine benzediğini belirtmişti:

“İslâmî sistem de referans olarak değil ama mekanizma olarak başkanlık sistemine benzer; çünkü bu sistemde halk başkanı (halifeyi, emîri) seçer, ona bey'at eder, başkan da hükümeti ve yüksek bürokrasiyi seçip tayin eder.”

Emin Pazarcı’nın, Hayrettin Karaman’ın sadece mekanizma olarak benzetebildiği başkanlık sisteminin Hz. Peygamber döneminde fiilen yürürlükte olan sistem olduğunu iddiasıyla sisteme kutsiyet atfetme çabası içinde olduğu aşikâr hale geliyor.

Ne diyelim. “Müşrikler ve kâfirler başkanlık sistemine karşıydı” dememiş bari…

Ve devam ediyor Emin Pazarcı:

"Ayrıca, bunları bilmek için bir siyasi partinin genel başkanı olmaya da gerek yok. Ortaokul seviyesindeki öğrencilerin bile rahatça cevap verebileceği bilgiler bunlar. Kemal Bey, buna rağmen “başkanlığın İslam’a uygun olmadığını” söyleyebiliyor."

Keşke ortaokul öğrencisi kadar tarih bilgisi olsa bazılarının…

Beynimizin Sadece Yüzde 10’unu Kullandığımızı Sanan Serdar Akbıyık

Serdar Akbıyık, Star Gazetesinde 9 Ağustos 2014 günü yayınlanan “Ya beynimizin tamamını kullanabilseydik?” başlıklı köşesine sıkça dile getirilen bir yanlış bilgiyi taşımış:

"Bilindiği üzere insan beyninin yüzde 10’unu kullanıyor. Peki bu oran yüzde 100’e varsaydı ne olurdu? Sadece bu ilginç soru bile film için bize çok şey vaat ediyor"

Pek öyle bilinmiyor ne yazık ki.

Lucy filmini izleyip, “kandırılmış” galiba Serdar Akbıyık.

İddia

Klasik bir safsatadır: “Beynimizin sadece % 10’unu kullanıyoruz” iddiası. Bir de devamı gelir “Demek ki %100’ünü kullansak kim bilir neler yapacağız”.

İddianın Temeli

1920 yılında Einstein ile yapılan bir röportajla daha fazla yaygınlaşan bu safsatanın kökenine dair Evrim Ağacı’nın açıklamaları şu şekilde:

Bu iddianın kökenleri, 1890 yılında Harvard Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nde araştırma yapmakta olan bilim insanları olan William James ve Boris Sidis'in "rezerve enerji teorisi"ne dayanmaktadır. Bu teoriye göre insanların, günümüz beyin kapasitesi (kranyal hacim) sayesinde ulaşabilecekleri en yüksek IQ 250-300 arası olarak tahmin edilmektedir. Ancak James ve Sidis, insanların sadece belli bir yüzdesinin bu IQ sınırına düşebildiğini iddia etmişlerdir. Araştırmalarının sonucunda, şimdiye kadar yaşamış insanlar arasında %3-10'luk bir dilimin ancak 250 IQ'ya ve üzerine çıkabildiğini ileri sürmüşlerdir. Bu araştırmanın hatalı yorumlanması, hızlıca felakete dönüşmüştür ve günümüzde insanların zekalarının %3-10 arasını kullandığı şeklinde değerlendirilmiştir.

Daha sonradan bu mit, 1998 yılında Dr. James Kalat'ın yaptığı bir diğer araştırma üzerine yeniden hortlamıştır. Bu araştırma, bilim insanlarının beynin derinliklerini keşfetmeye devam ettikleri sürece gördükleri ilginç bölgelerin farklı yorumlarının değerlendirilmesi amacıyla yapılmıştır. Bilim insanları, beynin bazı bölgelerinin gün içerisinde pek az aktif olduğunu gözlemlemiştir. Ayrıca beyin içerisinde bulunan bazı gangliyonların (sinir düğümleri) yine gün içerisinde her zaman aktif olmadığını görmüşlerdir. Kalat, makalesinde "1930 yılı dolaylarında bilim insanları beynin sadece %10'unun kullanıldığını düşünmüşlerdir." şeklinde bir ibare geçmektedir. Bu ibareden yola çıkan insanlar, bilim insanlarının genelinin hala böyle bir düşünceye sahip olduğunu sanarak, medyanın da olayların üzerine körükle gitme merakından ötürü miti yaymaya devam etmişlerdir. Halbuki Biological Psychology dergisinde yayınlanan makalede Kalat, beynin tamamının kullanıldığını ve beynin bazı bölgelerinin gün içerisinde aktif olmamalarının, o bölgelerin kullanılmadığı anlamına gelmediğini açıklamaktadır.

Argümanlar

Nörobilim uzmanı B. L. Beyerstein’in konuya ilişkin 5 argümanını Teyit.org’un analizinden şu şekilde aktarabiliriz:

1- Beyin hasarı: Klinik nörolojiden örnekler beyin dokusunun çok azının kaybının bile ciddi olumsuz sonuçlar doğuracağını ortaya koymuştur. Yapılan araştırmalar göstermektedir ki, beynimizde meydana gelen hasarlar vücudumuzda ilgili noktaların işlevini kaybetmesi ile sonuçlanabilmektedir. Dolayısı ile beynin sadece küçük bir kısmını kullanıyor olsaydık pek çok beyin hasarını sorunsuz atlatabilirdik.

2- Evrim: Beynimizin kullandığı enerji yüzdesi oldukça yüksektir. Sadece nefes atma ve iç organlar için çalışan beyin kısımları bile beynin %10’Iuk kısmından fazlasına tekabül etmektedir. Yaklaşık 1300-1400 gram ağırlığı ile toplam vücut ağırlığımızın sadece %2’sini oluşturan beyin, kandaki oksijen miktarının ise %20’sini harcamaktadır. Bu durumda, çok küçük beyine sahip canlıların evrimsel olarak oldukça avantajlı olmaları gerekirdi. Ayrıca, evrimsel olarak kullanılmayan organların köreldiğini bilmekteyiz. Eğer beynimizin %10’unu kullanılıyor olsaydık geri kalan %90’lık parçayı vücudumuzun taşımasına gerek kalmazdı.

3- Beyin taramaları: Günümüzde Pozitron Emisyonlu Tomografi (PET) ve Fonksiyonel Manyetik Rezonans İmgeleme (fMRI) gibi teknolojik gelişmeler sayesinde beynin fonksiyonlarını detaylı bir şekilde görebilme olanağına sahip olmaktayız. Beyin cerrahisi uygulamalarında beynin bölgelerine verilen elektriksel uyarılar ışığında beyinde kullanılmayan ve algı, duygu veya hareketin bulunmadığı bir alan gözlemlenmemiştir. Taramalar en sakin olması tahmin edilen uyku durumlarında bile beynin aktif olduğunu gözler önüne sermektedir.

4- İşlevsel bölgeler: Beynin %10’unun kullanıldığına yönelik efsane, beynin bir bütün olarak çalıştığı yanılgısından kaynaklanmaktadır. Beyin, hepsi birlikte çalışan farklı işlevlere sahip farklı bölgelerden oluşmaktadır. Yapılan araştırmalara göre, belirli bir işleve ayrılmış bir beyin bölgesi yoktur. Beyin kurgulanmış bir program gibi işlem yapan, sonuç üreten bir yapı olmamakla birlikte, bütüncül bir şekilde varsayılandan daha karmaşık özelliklere sahiptir.

5- Dejenerasyon: İnsan vücudunda kullanılmayan hücreler bir süre sonra dejenere olmaktadır. Bu dejenerasyon durumu beynimizin sadece belirli bir bölgesi kullanıldığında geriye kalan kısımlarda bulunan hücreler için de geçerli olmalıdır. Efsanedeki gibi, beynin %90’lık kısmı kullanılmıyor olsaydı beynin büyük bir kısmı henüz ölmeden yok olmuş olmalıydı.

Safsatanın bilimsel analizine dair bilgimiz ve uzmanlığımız dışına taşan birçok kaynak sanal dünyada mevcut. Şimdilik biz bunlarla yetinelim ve Evrim Ağacı‘nın tespitiyle noktalayalım:

“Matematikte “yüzde” kavramı, bir bütünün parçalarını tanımlamak için kullanılır. Yani “yüzde on (%10)” kalıbı, yüz birimlik bir bütünün on birimlik bir kısmına işaret eder. Burada şu soru sorulmalıdır: “İnsanlar beyinlerinin yüzde 10’unu kullandığı iddia ediliyorsa, bu %100 neye göre, kim tarafından belirlenmiştir?” Yani bizim sözde %10’luk zekamız veya beyin kullanımımız, hangi %100’e göre belirlenmiştir? Böyle bir bütün bulunmamaktadır. Çünkü insan zekasıyla kıyaslayabileceğimiz herhangi bir zeka formu tanımıyoruz, bilmiyoruz.”

 

Yararlanılan kaynaklar: