Taha Akyol ve Kanuni Sultan Süleyman Zamanında Dolar

Taha Akyol, Hürriyet Gazetesi’nde 5 Aralık 2016 günü yayınlanan “Kanuni Süleyman Döneminde Dolar” başlıklı yazısında doların ve Osmanlı döneminde para kullanımının geçmişine değinirken önce hata yapıp sonra düzeltmiş:

"Bugün dolar karşısında TL nasıl değer kaybediyorsa, o zaman da Osmanlı parası “akça”, altın ve gümüş karşısında devamlı değer kaybediyordu."

Teorik ve pratik açıdan yaklaşıldığında, Osmanlı parası akça altın ve gümüş karşısında devamlı değer kaybetmiyordu. Değer kaybı sürekli şekilde gerçekleşmiyordu. Ayrıca, akça zaten altın ve gümüş karışımından oluşuyordu bizatihi. Sikkenin içindeki gümüş ve altın karışımını değiştirerek, yani ayarı düşürülerek paraya zımni olarak değer düşürümü yapılıyordu. Osmanlı akçesinin, günümüzdeki para birimlerinde olduğu gibi altın ve gümüşten bağımsız bir değer ölçümü yoktu.

Gerçi Taha Bey yazısının devamında bu hususa değinerek toparlamış mevzuyu:

"O çağlarda bütün dünyada madeni para kullanılıyordu. Paraların asli değeri, içindeki altın ve gümüş oranına bağlıydı, yani asıl para altın ve gümüştü. Osmanlı akçasında sürekli olarak altın ve gümüş oranı düşürülüyor, yani devalüasyon yapılıyordu!"

Şükrü Kızılot ve Küba’da Sadece Atatürk’ün Büstünün Olması

Şükrü Kızılot, Hürriyet Gazetesi’nde 10 Kasım 2013 günü yayınlanan “Sadece Atatürk’ün Büstü Olan Ülke” başlıklı yazısında Küba’da sadece ve sadece Atatürk’ün büstünün yer aldığını iddia etmiş.

"Sadece Atatürk’ün büstü olan ülke 

Hangisi olduğunu biliyor musunuz? Fidel Castro’nun ülkesi Küba’da.. Tam bir Atatürk hayranı olan Castro’nun ülkesinde Atatürk’ten başka hiçbir ülkenin liderinin büstü yok. Castro sadece Atatürk büstüne izin vermiş. Daha ötesi Atatürk’ün hayatını anlatan bir de kitap bastırıp ücretsiz olarak dağıttırmış."

Küba’da Atatürk’e ait bir heykel var. Bu husus doğru. Ancak, başka herhangi bir ülke liderine ait büstün bulunmadığı iddiası yanlış.

kuba-ataturk-bustu

Kendi ülkesinde, başka ülke liderinden başka bir kişiye ait büstün yer almaması Kübalılar için ilginç bir durum oluşturmaz mıydı?

Evet doğru cevap: absürt bir durum olurdu.

Şükrü Bey üşenip gerekli araştırmayı yapmamış ama biz kendisini Küba’da yer alan diğer bazı büstlere ilişkin bilgi sunalım (Büst tanımı olarak insan vücudunun üst kısmını (baş ve boyun kısmıyla çeşitli oranlarda göğüs ve omuz bölgesini) gösteren heykeller ele alınmıştır.):

Gülben Ergen ve Yatağa Bağımlı Annesine Bakan Yağmur Filiz’in Hikayesi

Gülben Ergen, Hürriyet Gazetesi’nde 30 Kasım 2016 günü yayınlanan “Kızım bana annelik yapıyor” başlıklı yazısında yatağa bağımlı annesinin bakımını üstlenen Yağmur Filiz isimli gencin hikayesini aktarırken (muhtemelen cümleyi yanlış kurması nedeniyle) bir hata yapmış:

"Gülben Ergen, bu hafta İzmir'e gitti ve 12 yaşından bu yana yatağa bağımlı olarak yaşayan Emine Baysal ile kızı Yağmur Filiz'in hayat hikayesini dinledi."

Bu cümleyi ilk okuduğunda insan, Emine Baysal’ın Yağmur Filiz’in annesi olduğu ve 12 yaşından bu yana Emine Hanımın yatağa bağımlı yaşadığı anlaşılıyor.

Yazıyı okumaya devam edelim.

"Yatağa bağımlı olarak yaşayan annesine 12 yaşından beri evde bakmak zorunda olan bu evladın gözlerinde hem derin bir hüzün hem de yaşının gerekliliklerini yaşamamanın verdiği bir burukluk var. Bir de annelik..."

Bir dakika… Emine Baysal 12 yaşından bu yana yatalak değil yani?

Devam edelim okumaya.

"Annem ben 12 yaşındayken kaza geçirdi. Yaşım küçük olduğu için o zamanlar her şeyiyle ben ilgilenemiyordum. Dedem yardım ediyordu. Son 5 senedir her şeyi benim üzerimde. Dedem artık yaşlandı ve yardım edemiyor."

Yağmur Filiz 12 yaşında iken Emine Hanım kaza geçiriyor.

"Annem hasta olmadan önce çok mutlu bir çocuktum. Annem ve babam kazadan önce boşanmıştı. Onlar boşandıktan sonra da mutluydum. Ta ki kazaya kadar. 12 yaşında çocukluktan çıktım. O yaştan sonra birçok şeyi yapamadım. Tamamen hayatım değişti. Anneme en çok ihtiyacım olduğu dönemde annesiz kaldım gibi bir şey oldu."

Şimdi resim tamamlandı. Yağmur Filiz 12 yaşından bu yana annesinin bakımını üstleniyor. Yani, Emine Hanım 12 yaşından bu yana yatalak değil.

Kahrolsun bağzı cümle hataları…

Mehmet Faraç, Hamile Bayana Saldırı Yapılan İlçeyi Karıştırmış

Mehmet Faraç, Aydınlık Gazetesi’nde 9 Aralık 2016 günü yayınlanan “Kadınları vuran fetvayı kim verdi?” başlıklı yazısında geçtiğimiz günlerde gündeme gelen hamile bayana saldırı yapılan ilçeyi yazısında yanlış aktarmış:

"Manisa’nın Salihli ilçesinde önceki gün meydana gelen saldırı ise kadını hedef alan vakalar içinde belki de en vahimi, en utanç vericisi?"

Akşam saatlerinde parkta spor yapan 1 çocuk annesi, 4 aylık hamile Ebru Tireli’ye, kimliği belirsiz bir kişinin yaptığı saldırı, Manisa’nın Salihli ilçesinde deği, Turgutlu ilçesinde gerçekleşmişti.

* Katkısı için Aydoğan Yavaşlı‘ya teşekkürler…

Soner Yalçın, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Dolmabahçe Görüşmesi Hakkındaki Yorumunun Tarihini Şaşırmış

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesi’nde 13 Aralık 2016 günü yayınlanan “Neden kızgınız biliyor musunuz? başlıklı yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dolmabahçe uzlaşısı”na ilişkin yaptığı yorumun zamanlamasını yanlış hatırlamış:

Dolmabahçe Sarayı'ndaki; Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, AKP Grup Başkanvekili Mahir Ünal, Öcalan'la görüşmeleri yürüten Kamu Güvenliği Müsteşarı Muhammed Dervişoğlu ve İmralı Heyeti'nden Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan ve İdris Baluken'in olduğu toplantıda, Öcalan'ın PKK'ya silahsızlanma kongresini toplama çağrısı medyaya okundu.
Ve… Yıl 2014 idi.
Türkiye, cumhurbaşkanlığı seçimine gidiyordu.
Birden… “Dolmabahçe açıklamasını doğru bulmuyorum. Ben oradaki toplantıyı da doğru bulmuyorum” dediniz.
Ve dediniz ki:
“Şimdi varsa yoksa bakıyorsun Kürt sorunu. Kardeşim ne Kürt sorunu ya. Artık böyle bir şey yok. Neyin eksik senin? Başbakan çıkardın mı, bakan çıkardın mı, çıkardın. TSK'de var mısın varsın. Ne istiyorsun, daha ne istiyorsun?”

Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2014 yılında değil, 2015 yılı Mart ayında izleme heyetine ve Dolmabahçe Sarayı’nda okunan 10 maddelik deklarasyona karşı olduğunu açıklamıştı. Cumhurbaşkanlığı seçimi çoktan olmuş bitmişti.

cumhurbaskani-erdogan-bestepecumhurbaskani-erdogan-bestepe

Halime Gürbüz ve “Bu Da Geçer Ya Hu!” Temalı Hikaye

Halime Gürbüz, daha önce müteaddit defa izlediği metoda benzer şekilde, Türkiye Gazetesi’nde 4 Aralık 2016 günü yayınlanan “Bu da geçer yahu” başlıklı yazısında, internet forumlarında ve günlüklerinde (örnekler için bkz: 1, 2, 3) dolaşan bir dervişin sabır konulu hikayesini kelimesini dahi değiştirmeden köşesinde paylaşmış:

Dervişin biri, uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara, kendisine yardım edecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından, Şakir’in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş, Şakir’in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır... Yola koyulma zamanı gelen Derviş, Şakir’e teşekkür ederken “Böyle zengin olduğun için hep şükret” der. Şakir ise şöyle cevap verir: “Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer...”

Derviş, Şakir’in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Birkaç yıl sonra, Derviş’in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir’i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir’den söz eder. “Haa o Şakir mi?” der köylüler “O iyice fakirleşti, şimdi Haddad’ın yanında çalışıyor...”

Derviş hemen Haddad’ın çiftliğine gider, Şakir’i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, bir hayli de perişandır. Üç yıl önceki bir sel felâketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hâle geldiği için tek çare olarak, selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad’ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir, bu kez Derviş’i son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır... Derviş, vedalaşırken Şakir’e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir’den şu cevabı alır: “Üzülme... Unutma, bu da geçer...”

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düştüğünde Şakir’i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepede Şakir’in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: “Bu da geçer yahu" Derviş, “Ölümün nesi geçecek?” diye düşünür ve gider...

Ertesi yıl Şakir’in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir’den geriye bir iz dahi kalmamıştır...

O aralar ülkenin sultanı, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın... Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş’i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz; çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. Yüzüğün  üzerinde “Bu da geçer yahu” yazmaktadır...

Ne sonsuz mutluluklarımız kalıyor yanımıza, ne de hiç geçmeyecek sandığımız acılar... Zamanın alıp götürmediği hiçbir şey yok. Belki de her şey "Bu da geçer yahu" diyebilmenin hünerinde gizli...

Köşe yazarlığı ne kadar kolay bir “meslek” (!) değil mi?

Engin Ardıç, Fazıl Say’ın Alacağı Ödülü Yanlış Anlamış

Engin Ardıç, Sabah Gazetesi’nde 2 Aralık 2016 günü yayınlanan “Muhalif Piyanist” başlıklı köşe yazısında, Fazıl Say’ın aldığı bir ödülü yanlış anlayarak yazısını bu yanlış anlamanın üzerine kurgulamış:

Fazıl Say bir ödül almış.
Yok, Varşova'da düzenlenen "Chopin yarışmasında" falan değil.
Bunun piyanoyla ilgisi yok.
Beethoven Uluslararası İnsan Hakları, Barış, Özgürlük ve Yolsuzlukla Mücadele Ödülü!
Fazıl Say'ın hangi yolsuzluklarla nasıl mücadele ettiğini bilmiyoruz.
Açıklarlarsa seviniriz.
Beethoven'in "yolsuzlukla mücadele, insan hakları, barış ve özgürlükle" nasıl ilişkilendirildiğine de aklımız ermedi. Viyana Belediyesi'nin inşaat ruhsatlarını mı incelemiş de açık bulmuş?
Yeğeni Karl'ın vesayetini üzerine alabilmek için Prens Metternich'e ona ithaf edeceği bir beste yapma sözü vermiş, işi bitince de bu sözünü tutmamıştı, ondan herhalde...
Yok canım, Napoleon imparatorluğunu ilan edince Üçüncü Senfoni'nin başına yazdığı ithafı silmiş, ondandır...
Her neyse... Peki Fazıl Say ne yapmış da bu ödüle layık görülmüş?"

Fazıl Say’ın alacağı ödülün doğru adı: “Beethoven Uluslararası İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Fakirliği Azaltma ve Kapsayıcılık Ödülü” (İngilizce orjinal ifadesiyle: The International Beethoven Prize for Human Rights, Peace, Freedom, Poverty Reduction and Inclusion). Basına bu ödülün adı, “Beethoven Uluslararası İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Fakirlikle Mücadele Ödülü” şeklinde yansıdı (İngilizce orjinal ifadesiyle: International Beethoven Price for Human Rights, Peace, Freedom and Fighting Poverty”).

Engin Ardıç ise ödülün ismini yanlış anlamış. “Yoksullukla Mücadele” kısmını, “yolsuzlukla mücadele” şeklinde anlayıp, Fazıl Say’a bu ödülün verilme gerekçesini yazısı boyunca sorgulamış.

İlaveten, Fazıl Say ödülü henüz almadı Engin Ardıç’ın iddia ettiği gibi. 17 Aralık 2016 tarihinde alacak.

Sağır duymaz uydurur derler, Engin Ardıç ise doğru okumamış uydurmuş.

Mehmet Tezkan ve AB ile Yapılan Hibe Anlaşması

Mehmet Tezkan, Milliyet Gazetesi’nde 30 Kasım 2016 günü yayınlanan “Dananın kuyruğu yılsonunda kopacak” başlıklı yazısında Avrupa Birliği (AB) ile varılan mutabakat çerçevesinde Türkiye’deki Suriyeli sığınmacılar için taahhüt ettiği yardımın verilmediğini iddia etmiş; ancak, bu paranın bir kısmı gönderildi.

"Ama bir süre sonra Cumhurbaşkanı terör tanımını değiştirmeyeceklerini açıkladı.. O arada Ahmet Bey gitti, Binali Bey geldi.. Onlar 6 milyar euro’yu vermediler.. Biz terör tanımını değiştirmedik.. Vize uygulaması kalkmadı.. Ankara, Avrupa’ya yıl sonuna kadar süre verdi.. Aksi halde göçmen geri kabul anlaşmasından vazgeçeceğini ilan etti.."

Türkiye ile AB arasındaki Mülteci Anlaşması uyarınca 2016’da 3, 2017’de 3 milyar avro daha verilmesi kararlaştırılmıştı.

3 + 3, toplam 6 milyar avroluk taahhütten şu ana kadar 677 milyon avroluk tutarın serbest bırakıldığı bilgisi AB kurumlarınca paylaşılmıştı.

“6 milyar avronun tamamını henüz gönderilmediği”ni belirtmek daha doğru bir ifade olurdu.

Emin Pazarcı ve Dünyanın Önde Gelen Yazılım Firmalarının Lokasyonu

Emin Pazarcı, Akşam Gazetesi’nde 1 Aralık 2016 günü yayınlanan “İhbar Ediyorum İhanete Bakın” başlıklı köşe yazısında dünyadaki yazılım firmalarının lokasyonuna ilişkin yanlış genelleme yaparak hataya düşmüş:

"Önemli yazılım şirketlerinin tamamı Amerika’dadır. Dünyanın pek çok ülkesine yazılımları onlar verirler. Sonra da diledikleri gibi kontrol ederler. Tabir-i caizse yatak odalarına kadar girerler. Her türlü mahreminizle ilgili bilgi sahibi olurlar."
Tabiki yanlış bir genelleme. Önemli yazılım şirketlerinin tamamı ABD’de değil.
Örneğin, Forbes Global 2000 sıralamasına göre piyasa değeri açısından ilk 10 şirket arasında yer alan SAP Almanya’da, HCL Technologies Hindistan’da, Amadeus IT Group İspanya’da.
PWC’nin gelirlerine göre yazılım şirketlerini sıraladığı Global 100 Software Leaders‘a göre de durum bu şekilde.

Necmettin Batırel ve Merkez Bankası Döviz Rezervleri

Necmettin Batırel, 22 Kasım 2016 günü Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “Bir bilmecem var çocuklar” başlıklı yazısında, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın rezervleri ile ilgili sıkça düşülen bir hatayı tekrarlamış:

"Merkez Bankasının döviz rezervi 123 milyar dolarla son 20 ayın en yüksek seviyesine çıkmış durumda. Ama bu rezervin yaklaşık 17 miyar doları altından oluşuyor. Sadece 40 milyar dolarlık kısmı merkez bankasının kendi rezervi."

Merkez Bankası rezervleri (resmi rezerv varlıkları), “Döviz Rezervleri” (menkul kıymetler ile efektif mevcudu ve depo hesapları), “IMF Rezerv Pozisyonu”, “SDR’lar” ve “Altın”dan oluşmaktadır.

Merkez Bankamızın yaptığı duyurularda ve açıkladığı istatistiklerde, resmi rezerv varlıkları, döviz varlıkları ve altın cinsinden rezerv varlıkları kırılımında ilgili veriler paylaşılır.

2016 yılı Ekim ayı için yapılan duyuru, bu durumun bir örneğini teşkil etmekteydi:

“Resmi Rezerv Varlıkları, bir önceki aya göre yüzde 543 milyon ABD doları artarak 118,4 milyar ABD doları olarak gerçekleşmiştir. Bu dönemde alt kalemler itibarıyla, döviz varlıkları bir önceki aya göre yüzde 2,1 artarak 99,5 milyar ABD dolarına yükselirken, altın cinsinden rezerv varlıkları yüzde 7,6 oranında azalarak 17,4 milyar ABD dolarına düşmüştür.”

Gel gelelim, basın mensupları ve köşe yazarları bu rakamları yanlış yorumluyor sıklıkla. Toplam rezerv varlıklarına ilişkin rakamı, döviz rezervi olarak yorumluyor. Halbuki, toplam rezervler içerisinde döviz varlıklarına ilaveten altın cinsi varlıklar da var.

Necmettin Batırel de köşe yazısında bu hatanın bir örneğini sunmuş.Önce, merkez bankasının döviz rezervinin 123 milyar dolar olduğunu iddia etmiş; ki, bu rakam toplam rezervlere aittir. Ardından bu rezervin 17 milyar dolarının altından oluştuğunu söylemiş. Altın döviz değildir ki döviz rezervleri içerisinde sayılsın. Kendi kendiyle çelişen ve ayrıntıyı gözden kaçıran ifadeler…

türk lirası simgesi

İlave bilgi için bkz: Merkez Bankası’nın rezerv metodolojisine dair yöntemsel açıklaması