Fuat Uğur Lozan Anlaşması Hakkında Yanlış Bilgiler Aktarmış

Fuat Uğur, Türkiye Gazetesinde 29 Nisan 2014 günü yayınlanan “Lozan ihaneti ne zaman konuşulacak?” başlıklı yazısında Lozan Anlaşması hakkında afaki konuşmuş:

"Derin bir nefes alın. Ve nihayet Lozan anlaşmasının 129. Maddesi:
Türkiye Hükümetince verilecek arsalar içinde, özellikle Britanya İmparatorluğu için 3 sayılı haritada gösterilmiş olan Anzak adlı kesim (Arıburnu) de bulunacaktır.
Yanlış okumadınız.
Şu anda, Türkiye sınırları içinde Çanakkale'de İngiliz toprakları var. İşte o düşmana geçit vermemek için on binlerce şehidin verildiği topraklar; Anzak Koyu'ndaki 1500 metrekarelik Arıburnu toprağı İngilizlere verilmiş.
Aklınızdaki soruyu cevaplayayım.
Evet, ben bunu yeni öğrendim.
Ama bu durum, İnönü'yü Lozan kahramanı olarak takdim edip İngilizlere toprak verdiğini gizleyenlerin ortak sorumluluğunu, suçunu görmezden gelmemizi gerektirmiyor."

Belli ki Fuat Uğur Lozan Anlaşmasının orjinalini ya da Türkçe tercümesini açıp okuma zahmetine girmemiş.

Arıburnu’nda bırakılan alan mezarlık kullanımı içindir. Bu alan için de koşullar anlaşmanın ilgili maddesinde belirtilmiştir. Belirlenen kullanma amacından başka biçimde kullanılamayacağına dair bir hüküm içermektedir.

Ki, Lozan Anlaşmasının 128. maddesiyle Türkiye Cumhuriyeti, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya mezarlık alanlarını ve anıtların yer aldığı alanları bırakmayı kabul eder. Benzer şekilde Anlaşmanın 136. maddesi ile bu devletler aynı hakkı ülkemize de tanır. Buradaki toprak bırakma hükmüyle mezarlıkların sahipliği ve koruması hedeflenir. Yurt dışı şehitliklerimiz listesi ve ilgili ikili ya da çok taraflı anlaşmalar incelendiğinde görülecektir ki, bu tip hükümler barış anlaşmalarının mütemmim cüzü hükmündedir genellikle.

Lozan Anlaşması 128. Madde 

Türkiye Hükümeti, Britanya İmparatorluğu, Fransa ve İtalya Hükümetlerine karşı kendi toprakları, üzerinde onlann savaş alanında ya da yaralama, kaza, ya da hastalık sonucu ölmüş olan kara ve deniz askerleri ile tutsak iken ölen savaş tutsakları ve sivil tutukluların mezarları, mezarlıkları, toplu ceset çukurları ve adlarına dikilmiş anıtlarının üzerinde bulunduğu arsaları o devletlere ayrı ayrı ve süresiz olarak bırakmağı yükümlenir. Bundan başka söz konusu mezarlara, mezarlıklara, toplu ceset çukurlarına ve anıtlara serbestçe girilmesine ver gerekiyorsa, cadde ve yolların yapılmasına izin vermeği yükümlenir. Yunan Hükümeti, kendi topraklarına ilişkin .olarak, özdeş yükümlülükleri üstlenir. Yukarıdaki hükümler, verilen arsalarda Türk egemenliğini ya da, duruma göre, Yunan egemenliğini zedelemez.
Lozan Anlaşması 129. Madde

Türkiye Hükümetince verilecek arsalar içinde, özellikle Britanya İmparatorluğu için 3 sayılı haritada gösterilmiş olan Anzak adlı kesim (Arıburnu) de bulunacaktır. 
Britanya İmparatorluğunun yukarıda belirtilen arsalardan yararlanması şu koşullar içinde olacaktır : 
(1) Bu arsalar, işbu Andlaşma ile belirlenen kullanma amacından başka bir biçimde kullanılmayacak; böylece hiç bir askersel ya da ticarî amaçla ya da verilmesine neden olan yukarıda belirli amaca aykırı, başkaca hiç bir amaçla kullanılmayacaktır. 
(2) Türkiye Hükümeti, mezarlıklarla birlikte, söz konusu arsaları her zaman denetlemek hakkına sahip bulunacaktır. 
(3) Mezarlıkların korunmasında sivil bekçilerin sayısı, her mezarlık için bir bekçiyi geçmeyecektir. Mezarlıkların dışındaki arsalar için özel bekçiler olmayacaktır. 
(4) Söz konusu arsalarda, mezarlıkların gerek içinde, gerek dışında, bekçiler için zorunlu konutlardan başka hiç bir konut yapılmayacaktır. 
(5) Söz konusu arsaların deniz kıyısı üzerinde, kişi ve inal indirip bindirmeğe yararlı hiç bir rıhtım, mendirek, ya da iskele yapılmayacaktır. 
(6) Gerekli tüm resmî işlemler yalnız Boğazların iç kıyılarında yapılabilecek ve arsalara ancak bu işlemlerin yapılmasından sonra girilebilecektir. Türk Hükümeti, olanaklı bulunduğu ölçüde, kolay olması gereken bu işlemlerin, işbu Maddenin öteki hükümleri zedelenmemek koşulu ile, Türkiye'ye giden başka yabancılar için konulmuş işlemlerden daha zor olmamasını ve her türlü yersiz gecikmeyi önleyici biçimde yapılmasını kabul eder. 
(7) Söz konusu yerleri ziyaret etmek isteyen kişiler silâhlı olmayacaklardır. Türk Hükümeti işbu kesin yasaklamanın, uygulanmasını izlemek hakkına sahip bulunacaktır. 
(8) 150 kişiden fazla olan her ziyaretçi kafilesinin varışından en az bir hafta önce Türk Hükümetine bilgi verilmesi gerekecektir. 
Lozan Anlaşması 136. Madde

Britanya, Fransa ve İtalya Hükümetleri, Türkiye'den ayrılan topraklarda bulunanlarla kendi Hükümetlerine bağlı topraklarda gömülü Türk kara ve deniz askerleri için mezarlar, mezarlıklar, toplu ceset çukurları ve anıtlar kurulması için 128. Madde ile 130. uncudan 135. inciye dek olan Maddeler hükümlerinden yararlanmak hakkını Türkiye Hükümetine tanımayı yükümlenirler. 

Ve devam etmiş Fuat Uğur:

"Üstelik Lozan'da kaybedilenler bununla sınırlı değil. Dr. Mehmet Hakan Sağlam'a telefon açtım. Hastanedeydi, elinden ameliyat olmuştu. Aşağıdakiler bunlardan sadece biri:
"Lozan'da kaybedilen aslında 12 milyon metrekare topraktı. Türkiye devleti Lozan'da masaya oturduğunda Orta Doğu'dan Sudan'a kadar geniş toprakların sahibiydi. Ulusalcıların iddia ettiği gibi Sevr Anlaşması adlandırılan metin değildi İsmet'in elini kolunu bağlayan. Çünkü Sevr Anlaşması diye adlandırılan o metni ne Osmanlı onaylamıştı, ne İngiltere, ne de Fransa meclislerinden geçirmemişti. Hiçbir bağlayıcı değeri yoktu. Ama İsmet İnönü Lozan'da öyle bir anlaşma yaptı ki Sevr'in içindeki maddelerin yüzde 50'si orada yer aldı zaten."
Savaşı kazanan taraf olarak oturulan bir barış masasında, en hafif deyimiyle ülkesini hovardaca bağışlayan bir başka heyet var mıdır dünyada?"

Lozan’da masaya oturulduğunda Fuat Uğur’un zikrettiği toprakların neredeyse tamamı kaybedilmiş ya da İtilaf Devletlerince işgal edilmiş durumdaydı. İstanbul’un da işgal altında olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Söylenecek yığınla şey var tabiki. Ama bu noktada susup Ekşisözlük’ten what makes you think i’m not a superhero Fuat Uğur’a bu yazısıyla ilgili mektubunu okumak daha anlamlı olur.

Burada paylaşalım, belki dikkatini celbeder Fuat Uğur’un bir vesileyle:

***

sn. uğur,

birazdan yazacaklarım size ve hayasızca savunduğunuz çıkarcı politikalarınıza ne kadar anlam ifade edecek bilmiyorum. ama yine de deneyeceğim.

29.04.2014 tarihli türkiye gazetesinde çıkan yazınız, ya bilgisizlikten veya dizginlenemez artniyetinizden kaynaklanan yanlış ithamlarla ya da iftira ve yalanlarla dolu. ben ilkinin olduğunu düşünmek istiyorum. zira türkiye cumhuriyeti’nin kurulmasında emeği olan ismet paşa gibi bir komutana hakkını helal etmeyeceğini söyleyecek kadar saldırmak, yalan ve iftiralarla bile o kadar kolay değil.

öncelikle verdiğiniz resimde görünen askerler itilaf devletleri askerleri. kafalarındaki miğferlerden rahatlıkla bunu anlayabilirsiniz. onları da şehadet mertebesine yükselttiğiniz için büyük britanya hükümeti size belki teşekkür bile edebilir.

129. madde. belli ki tarihten ve araştırmadan uzak, işkembe-i kübradan sallayarak gazetecilik mesleğini icra ediyorsunuz. lozan’ın 129. maddesi, tazminat veya ganimet olarak verilecek topraklara ilişkin hükümleri değil, mezarlıklar ile ilgili şartları düzenleyen 5. kesim çeşitli hükümler’in 2.maddesine tekabül eder. yani söz konusu toprak, mezarlık olarak kullanılacak bir kara parçasını ifade eder. bu maddenin tamamını okuma zahmetine girseydiniz eğer (ya da okudunuz işinize gelmedi doğruyu açıklamak) benzer şartların türkiye için yunanistan’a da uygulandığı, ve 136. maddeyle de tamamen çarpıttığınız 129. maddedeki hakların aynılarının türkiye’den ayrılan topraklarda hayatlarını kaybeden şehitler için itilaf devletleri tarafından da türk tarafına tanındığını öğrenir, bilgisizliğinizi giderirdiniz. suriye’deki süleyman şah türbesi bunun en güncel ve en bariz örneğidir. benzer mütekabiliyete uygun yurtdışı şehitliklerimizin (tamamı türk toprağı gibi muamele görür) bir listesine şurdan ulaşabilirsiniz.
http://www.msb.gov.tr/…ikler/yurtdisi/yurtdisi.html

sevr konusu: demişsiniz ki o metni ne osmanlı onaylamıştır, ne de ingiliz ve fransız meclislerinden geçmiştir. doğrudur. sadece yunanistan, zahmet edip meclisinde onaylatmıştır. ancak sevr’e oturulduğunda türkiye’nin ortadoğudan sudan’a kadar toprak sahibi olduğu büyük bir palavradır. daha sevr’e gelmeden (10 ağustos 1920) itilaf devletleri sudan’ı falan bırakın, istanbul’u bile işgal etmişlerdir (16 mart 1920), meclis basılmış ve sevr’i imzalamadığını söylediğiniz vahdettin tarafından işgal kuvvetlerinin bilgisinde dağıtılmıştır. sevr’e gelene kadar olan bütün bu facialar mondros mütarekesi ile yaşanmıştır. ve mondros müterakesini vahdettin onaylamıştır. dolayısıyla padişah nezdinde onaylanan mondros müterakesinin genel hükümlerle sonuca bağlandığı sevr anlaşması’na, çıkan kurtuluş savaşı nedeniyle “onaylanmadı” demek laf ebeliğinden başka birşey değildir. bununla beraber sevr’e gerçek bir tepki olarak yapılan ve sevr’in bir türlü işleme alınmamasındaki bilinmeyen etkenlerden olan inönü muhaberelerinin başındaki komutan da sizin hakkınızı helal etmediğinizdir.

yazınızın sonunda iyice işi magazine döktüğünüz ve düşman kuvvetlerinin delegelerine dayandırdığınız (düşmana toprak verdi diyebaşlayıp ismet paşa’yı düşmanın gözünden eleştirmek! ne kadar tutarlısınız), “ismet paşa içip içip herşeye gülerdi, bitse de gitsek havasında herşeyi vermeye hazırdı, halı satıcısı, baş tüccar” gibi ipe sapa gelmez aşağılamalarınıza girmiyorum.

ancak 1.dünya savaşı’nda ıı. ordu kurmay başkanlığı, sonrasında doğu ve suriye cephelerinde dördüncü, yirminci ve üçüncü kolordu komutanlığı görevini yapmış, kurtuluş savaşı esnasında istanbul hükümeti tarafından idama mahkum edilmiş, kurtuluş savaşı esnasında önce genelkurmay başkanlığı, sonra da garp cephesi kumandanlığı görevinde 1. ve 2.inönü, sakarya, başkumandanlık gibi zaferlerde ordulara liderlik yapmış bir komutanı “alelade subay” olarak nitelendirmek tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır.

çok tahmin etmiyorum ama yazdığım yazıya karşı argümanlarınız var ise, cevabınızı duymaktan memnuniyet duyacağım.

saygılarımla,

what makes you think i’m not a superhero

***

Necmettin Batırel’le Ekonomi Dersi

Necmettin Batırel‘in Türkiye Gazetesinde 24 Ocak 2017 tarihinde yayınlanan “Trump(etler) çalıyor!” başlıklı yazısında ekonomi dersi vermiş (!):

"Türkiye’de anayasa değişikliği tamamlandı, hisse senetleri atağa kalktı."

Hop hop hop! Anayasa değişikliği tamamlanmadı henüz. Referandumda “halk” karar verecek akıbete.

"Bu haftaya iki önemli gelişme damgasını vuracak. Birincisi merkez bankasının yarınki faiz kararı.. İkincisi cuma akşamı kredi kuruluşu Fitch’in not değerlendirmesi."

Fitch bir kredi kuruluşu değildir. Kredi derecelendirme kuruluşudur. İkisi arasında önemli bir fark var.

"Türkiye şu anda sadece Fitch tarafından yatırım yapılabilir ülke notuna sahip."

Aaaah ah. Ortamlarda “Fitch verdi sadece” dersin. Ama durum öyle değil.

Necmettin Batırel farkında mı belli değil ama başka kredi derecelendirme kuruluşları da var. Hatta bunlardan biri (Japan Credit Rating Agency) halihazırda ülkemize BBB- ile yatırım yapılabilir kredi notu vermiş durumda. Sadece Fitch değil yani.

"Moody’s 15 Temmuz sonrası notumuzu kırmıştı. Standard and Poor’s ise zaten bize hiç yüksek not vermemişti."

Yüksek-düşük not yargılamasını bir yana bırakacak olursak, Standard and Poor’s (S&P) ülkemize yatırım yapılabilir not vermişti geçmişte. Ülkemizin kredi derecelendirme geçmişine baktığımızda, ilk kez yurt dışı piyasalara eurobond ihracı yaptığımız yıllarda (1992 yılında) S&P’nin bize ilk kredi notumuzu ”BBB” ile yatırım yapılabilir seviyesinde verdiği görülür.

"Yurt dışında değer kaybeden dolardaki balon, küçük bir darbeyle patlayacak.. Önce 3.70, ardından 3.65 TL'ye devrilebilir. Dikkatli olun, dolarda kâr satışı yapmanın tam zamanı gelmedi mi?.."

Attık fav’a bekliyoruz bu tahmini.

"Aynı şekilde FED Başkanı Yellen’in faiz artışında aceleci olmayacaklarını söylemesi altına destek veren bir başka gelişme."

Fed Başkanı Janet Yellen’in son açıklamalarını yanlış yorumlamış. Faiz artışlarının daha hızlı yapılmasının gerekebileceğini belirtmişti Yellen.

Ülkemizden ekonomi alanında köşe yazarı manzarası izlediniz.

İslam Memiş ve Küresel Ekonomiler

İslam Memiş, Güneş Gazetesinde 22 Ocak 2017 tarihli “2017’de Neye Yatırım Yapmalı” başlıklı yazısında yine ekonomistliğini konuşturmuş (!):

"2016 yılında küresel ekonomilerde ciddi daralmalar gözlemledik."

“Küresel ekonomiler” diye bir kavram yok. “Küresel ekonomi” ile kasıt, dünyadaki ülkelerin ekonomilerinin yekünüdür. “Küresel ekonomi” şeklinde kullanılır ve tekil bir kavramdır.

Ayrıca, küresel ekonomilerle kastının ne olduğu tam olduğu belli değil. Dünyanın önde gelen küresel çapta etkiye sahip ekonomileri kastettiği akla geliyor. Bir sonraki cümlesi (“gelişmekte olan ülke ekonomileri bu daralmadan olumsuz etkilendi”) bu çıkarımımızın doğru olabileceğini gösteriyor.

Daralma, iktisat literatüründe büyümenin küçülmesi değil, negatif büyüme anlamına gelir. 2016 yılında Rusya, Brezilya ve Nijerya dışında kaydadeğer herhangi başka bir ülkede küçülme görülmedi (Detaylı bilgi için bkz: IMF’nin 2017 Ocak ayı Küresel Ekonomik Görünüm Güncellemesi).

Yine yanlış ve boş bir yorum.

"Trump sadece ABD ekonomisi için değil, küresel ekonomileri de belirleyecek adımlar atabilir."

Yine aynı durum.

"“Hedef BİST'i 100 bin yapmasını sağlamak sonrada bir sıfır atarak yoluna devam mı ettirmek istiyorlar ? Örnek: Dow Jonse gibi."

“Dow Jones” demek istedi galiba.

"Dolar sunî olarak 3,99 Lirayı test etti, TCMB müdahalesiyle 3,762 Liraya geriledi."

Döviz piyasasında Dolar/TL kuru 3,99 seviyesini şu ana değin hiç görmedi.

Yunus Emre’nin Semaverli Vecizesini Sorgulamadan Gerçek Kabul Edenler

Sözüm ona Yunus Emre demiş ki;

“Semaverin üstündeki demlik burnunu ne kadar havaya kaldırırsa kaldırsın, küçük bir bardak karşısında eğilmeye mahkumdur”.

Hadi ordan! Yunus Emre asıl şöyle demiş (!):

“Uydur uydur ipe diz”

Bu vecize Yunus Emre’ye ait değildir. Neden mi? 14. yüzyılın başlarında vefat eden Yunus Emre’nin 18. yüzyılda Rusya’da kullanılmaya başlanan (Rusça kendi kaynatan “sam-o-var”dan türetilen) semavere atıf yapması beklenemez çünkü.

Vecizenin hafif farklı versiyonu Özbek şair Erkin Vahidov’a aittir:

Çaydanlık ve Bardak

Ne kadar kibirli dursa da 
Bardağın önünde eğilir çaydanlık. 
Öyleyse bu büyüklenme niye? 
Bu kibir bu gurur niçin? 
Mütevazı ol, hatta bir adım bile 
Geçme gurur kapısından. 
Bardağı insan bunun için öper daime alnından.

Muhtemelen birkaç internet trollünün ortaya attığı bu saçmalığı sorgulamadan gerçek kabul edip aforizma kasanlar arasında yaygın şekilde takip edilen köşe yazarlarına rastlayamadık.

Genelde yerel çapta ya da internet günlüklerinde yazan kişiler bu hataya düşmüş.

Örnekleri: Haber Ekspres yazarlarından Gülseren E. Yeniçay, İzmirport.com.tr yazarlarından Yaşar EyiceMilliyet blog yazarlarından Hadiya Kaptan.

 

* Tesbiti için Detroitli Kızıl‘a teşekkürler

Furkan Çalışkan, Reşat Nuri’nin “Fazilet Mükâfatı” Adlı Hikayesini Çarpıtmış

Yenişafak Gazetesinin internet yazarlarından Furkan Çalışkan, 19 Ocak 2017 günü yayınlanan “Fazilet Mükâfatı” başlıklı yazısında, Reşat Nuri Güntekin’in aynı adlı hikayesini konu edinmiş; ancak, hikayeyi biraz farklı aktarmış:

"Reşat Nuri Güntekin'in çok uzun zaman önce okuduğum bir hikâyesi bugünlerde sık sık aklıma geliyor; Fazilet Mükâfatı. Önce hikâyeden sonrada neden gündemime girdiğinden bahsedeceğim."

Bahsetsin, biz de aktaralım…

"Bir kasabanın belediye meclisi, kasabadaki en dürüst, en ahlaklı, en güvenilir yani en faziletli insanı seçmeye karar verir. Bu insanı seçerek mükâfatlandıracaklardır. Böylece kasabadaki gençlere iyi ve doğru bir insan olmanın takdir edildiğini, toplumda saygın bir yere sahip olacağının onaylandığını göstermek isterler."

Kasabanın belediye meclisi, durup dururken en faziletliyi seçmeye karar vermez. Kasabadaki gençlere iyi ve doğru insan olmanın gerekliliğini kendileri göstermek istemez. Bu motivasyonu, vefat eden belde sakinlerinden Buzcuzade Hacı Bahaeddin Efendi’nin servetinin dağıtım koşullarını aktardığı mirasına uymak için yaparlar.

Hikayedeki ilgili bölümü aktaralım:

“Buzcuzâde Hacı Bahaeddin Efendi merhum, dört yüz bin liraya baliğ olan servetinden bir kısmını bazı umur-u hayriyeye teberrüğ etmek faziletperverliğini göstermiş ve bunun için vasiyetnamesine, bir fıkra-i mahsusa dercetmiş ki”

“İffet ve istikamet erbabının, maalesef günden güne azaldığı görülüyor. Bu hale mühimmâ emken-i devasâz olmak ve erbab-ı iffeti teşciğ ve teşvik etmek için müttebakı iki yüz liranın iffet ve istikamet mükafatı namıyle, şehrimizin en afif ve müstakim adamına verilmesini arzu ediyorum. Nail-i mükafat olacak şahsın, iffet ve istikameti şehadet-i umum ile sabit olacak ve bu babda verilecek karar, şehrimiz vücuh-u mu’teberânından mürekkeb bir heyet tarafından ittihaz edilecektir. İffet ve istikamet mükafatını alacak şahıs, şerait-i atiyenin ifasını, mealkasem, taahhüd eyleyecektir. Evvela her fırsatta iffet ve istikametin dünya ve ahirette mucib fevz ü necat olduğuna dair, irşadâtta bulunacak ve nail olduğu mükafatı misal olarak zikr edecektir. Saniyen, her Perşembe akşamı, Yasin-i şerif tilavet edecek. Salisen, senede iki defa mevlüt okutacak. Rabian, haftada bir kabrimi ziyaretle, şayet etraf ve eknâfında hass ü haşa ke tesadüf ederse….”

"Önce kasabanın en faziletli insanı olabileceklerin bir listesini yaparlar. Daha sonra oylamaya geçerler. En sonunda bir isim üzerinde ittifak sağlanır. Kasabanın en faziletli insanı Hafız Raif Efendi seçilmiştir. Buraya kadar her şey normal."

Anlattığı kendi versiyonu pek normal değil ancak.

Hafız Raif Efendi, listenin değerlendirilmesinin ardından en faziletli insan seçilmez. 5 kişilik kısa listede yer alır ismi. Bu isimlerin ilki de kendisidir. Bu adayların üzerinden tek tek giderler. Haliyle, ilk önce Hafız Raif Efendi’den başlarlar.

Yine hikayeden ilgili bölümü aktaralım:

“Efendim, yetmiş bire baliğ olan bu şartları okumaya lüzum görmüyorum. Bizim vazifemiz, beldenin en afif ve müstakim şahsı olduğu şehadet-i umum ile sabit olacak zatı ta’yin etmek…Heyet-i muhteremenizin vazifesini teshil etmek için, Belediye Reisi, Paşa ve Hakim Efendi Hazerâtıyla beraber bir namzed listesi yaptık. Fakat liste, mealteessüf, pek zengin değil. Mahalle heyet-i ihtiyariyeleri nezdinde, tahkikat yaptırdık. Ve şerait-i lazımeyi haiz ancak beş kişi bulabildik. Mahkeme ve belediye ve mutasarrıflık daireleri ile bazı mahallelere ilanlar yapıştırttık. Halkın bu şahıslar hakkında bütün bildiklerini, (Rızaenlillahi Teala) heyete bildirmesini rica ettik.

( Sesler)..Muvafık….Muvafık…

Reis: Namzedlerden birincisi belediye katiplerinden, Hafız Raif Efendi’dir…Hafız Raif Efendi’yi herkes tanır ve sever. Otuz seneden beri belediyemizde sadıkane çalışan bu adamın hiçbir fenalığını gören olmamıştır.”

 

"Asıl hikâye şimdi başlıyor; meclis üyelerinden biri söz alır."

Hikayede böyle bir ifade yok tabiki.

"Bu üye Hafız Raif efendinin komşusudur. Hafız'ın iyi bir insan olduğunu tasdik ederek söze başlayıp" fakat…" diyerek devam eder. Geçenlerde iki insan kavga eder ve o sırada orada olan Hafız'ı şahit yazmak istemişler. Hafız razı gelmemiş, olayı görmediğini söylemiş. Oysa kavga sırasında orada olduğunu görenler olmuş. Alenen yalan söylemiş."

Hikayede, Hafız Raif Efendi hakkında kimse bizatihi gelip söz almaz. Kendisi hakkında iletilen 11 adet mektup okunur. Yani, komşusu da gelip söz almaz, mektubu okunur. Onun dışında hikayenin bu bölümünü doğru aktarmış.

Reis: Müzakereye devam ediyoruz. Gelen mektupları Katip Efendi tasnif etti. Müsaade buyurursanız, hülasalarını arz etsin.

Katip: Birinci mektup Hafız Raif Efendi’nin bir komşusundan… “Efendi-i mumaileyhin iyi bir adam olduğunu tasdik ediyor. Ancak geçenlerde mahallede iki kişi arasında bir kavga zuhur etmiş. Raif Efendi’yi şahit yazmak istemişler. Razı olmamış. Görmediğini söylemiş. Halbuki gördüğünü görenler varmış.

"Derken başka birisi söz alır. Hafız Raif Efendi'nin kiracılarından aldığı ücretleri vergi tahsildarlarına noksan bildirip vergi kaçırdığı ile ilgili bir söylenti duyduğunu söyler."

Kiracısı da söz almaz. Okunan 4. mektup kiracısına aittir.

“Katip: Dördüncü mektup Raif Efendi’nin sabık bir kiracısından ki, Hafız’ı vergi fiyatlarını noksan yazdırmakla itham ediyor.”

"Burada kalmaz, bir başka üye de oğlunun bir arkadaşını darp ettiğini, bu yüzden hapis yattığını bildiğini söyler. Bu kadar faziletli birisi olsa imiş eğer önce oğluna gereken terbiyeyi verirmiş."

Bak işte burası doğru. Nadiren de olsa doğru aktarılan bölümler görüyoruz köşe yazısında…

Katip: Beşinci mektubun imza yerinde “Varsa adalet, imzaya ne hacet?” diye bir beyit var. Bu mektup Hafız Raif Efendi’nin hayat-ı hususiyyesine mütealık bazı ifşââtı muhtevî bulunuyor.

Doktor: Allah aşkınıza bunu olsun bırakınız. Canım herifin hayat-ı hususiyyesini karıştırmaya ne hakkımız var?

Müderris: Allah Allah. Hayat-ı hususiyyesini karıştırmazsak, fazilet ve iffetini ne ile mertebe-i sübuta vardıracağız. Devam et Katip Efendi.

Katip: Bazı fıkraları okuyorum. “Mumaileyh, ilk zevcesinin vefatını müteakip aldığı kadına gelince, bu, ihtiyar Ceza Reisi’nin zevcesi idi. Bu kadın bazı işlerini takip için belediyeye gelir giderdi. Raif Efendi onu belediyede tanıdı. Tam o sırada Ceza Reisi vefa ettiği için Hafız Efendi bu kadını taht-ı nikahına aldı.

Müderris: Aman Ya rabbi! Fazilet-i mücesseme telakki ettiğimiz bu adamın hayatında ne vicdansız safahât varmış….. Vazife başında…. ifâ-yı vazife halinde…. Ee devam et Katip Efendi..

Katip: Küçük oğlu, bir komşuyu darp ederek, iki dişini kırdığı için bir buçuk ay hapis yatmıştır.

Doktor: Peki bütün bu şeyler, hep bu biçare adamın zimmetine mi kaydediliyor? Oğlundan ona ne?

Müderris: Rica ederim Doktor Efendi. Raif Efendi, cidden sahib-i fazilet bir adam olsaydı ve çocuklarına sağlam bir terbiyye-i diniye ve ahlakıyye verseydi bunlar olur muydu?

"Bu böyle devam eder, ilk söz alan üye itirazını söyleyince diğerlerinin de söz barajı yıkılır. Az önce kasabanın en faziletli adamı olarak seçtikleri kişi meğer kasabanın en namussuz, en güvenilmez adamı imiş. En sonunda yargılanmasına karar vererek meclis oturumunu kapatırlar."

Hikayeyi japoncasında okumuş galiba Furkan Çalışkan. Ya da “paragraftaki anlam” sorularını çözmede ciddi sorunlar yaşıyor.

Öncelikle, daha önce aktarıldığı üzere, Hafız Raif Efendi faziletli adam seçilmedi. 5 kişilik kısa listede ismi vardı.

İlk söz alan üye dediği, Belediye Meclisinde görev alan doktordur.

Hikayenin başından itibaren Doktor Bey, Buzcuzâde Hacı Bahaeddin Efendi’nin mirasının kötü amaçlı olduğunu, faziletli bir insan seçmeye çalışmanın nafile bir çaba olduğunu, böyle birinin seçilmeye çalışılması halinde ilgili kişinin halkın garezine ve manevi lincine maruz kalacağını söyler.

Tüm mektuplar okunurken de Doktor, mektupların okunmasına bir son verilmesini talep edip, Hafız Raif Efendinin insan içine çıkamayacak hale geldiğini belirtmiştir.

Ardından, Müderris söz alıp Hafız Raif Efendinin “namzedler” arasından çıkarılmasını talep eder.

Furkan Çalışkan’ın aktardığı gibi bir durum yok yani. Ne yargılama, ne en faziletli adamın en namussuz & güvenilmez adam olduğunun anlaşıldığı gibi bir ifade.

Kendinden de bir şeyler katmış hikayeye galiba.

Hikayenin son bölümünü aşağıya kopyalayalım da, belki hatırlamasına yardımcı olur:

Doktor: ( Avaz avaz haykırarak) Efendiler, dininiz, imanınız, namusunuz varsa, bu adamı azl edin, şehirden kovun, ne isterseniz yapın. Çünkü zaten insan içine çıkacak suratı kalmadı. Fakat artık mektuplara nihayet verin.

Reis: Devamda ne mahzur görüyorsunuz?

Doktor: Ne mahzur mu görüyorum? Onları okumaya devam edersek, belki öyle şeyler çıkacak ki, bir saat evvel iffet timsali olarak halka göstermek istediğimiz biçareyi, yarın sabah darağacına çekmek mecburiyetinde kalacağız.

Müderris: Fikirleriniz batıl. Ancak müzakereyi ben de kafi görüyorum. Çünkü gaye bu adamı muhakeme etmek değil. Yalnız iffet ve istikamet sahibi bir adam olup olmadığını tahkik etmekti. ” Çok hacıların çıktı haçı zîr-i bagalde” fehvasınca, Hafız Raif Efendi’nin ipliği pazara çıktı. Reis Beyefendi, emredin de bu şahsı namzedler cetvelinden çıkarsınlar. Gelecek defa diğer namzedler hakkında tahkikat icra ederiz.

Doktor: ( Haykırarak) Hoca Efendi Hazretleri, zat-ı aliniz galiba erbab-ı iffeti birer birer sürdürüp astırarak, tek başınıza şehirde kalmaya azmettiniz.

Durum böyle.

Hikayenin tamamını şuradan okuyabilirsiniz.

Dikkatli okuyun ki Furkan Çalışkan gibi hatalar yapmayın başkasına anlatırken…

Atilla Yeşilada ve Kısa Vadeli Dış Borç Stoku

Atilla Yeşilada Paraanaliz.com’da 20 Ocak 2017 günü yayınlanan “Fed ve Türkiye’nin geleceği” başlıklı yazısında 1 yıl içerisinde yenilenmesi gereken dış borç tutarına dair küçük bir hata yapmış:

"Gelelim Türkiye’ye. Her sene en az 170 milyar dolar vadesi gelen dış borç yenilemesi ve 35-40 milyar dolar cari açık finansmanı ile makadından Batı sermaye çevrelerine bağlı olan bu bedbaht ülke ABD faizlerindeki artışı bire-bir, hatta bire-bir buçuk kendi ekonomisine yansıtmak zorundadır."

TCMB verilerine göre 1 yıl içerisinde yenilenmesi gereken dış borç stoku, yani orijinal vadesine bakılmaksızın vadesine 1 yıl veya daha az kalmış dış borç tutarı (kalan vadeye göre kısa vadeli dış borç stoku), 2016 ayı Kasım sonu itibarıyla 163,3 milyar ABD doları düzeyindedir.

Kalan vadeye göre kısa vadeli dış borç stokunun Temmuz-Kasım 2015 döneminde 170 milyar dolarına yaklaştığı, bu periyot dışında ise genelde belirtilen tutarın altında seyrettiği gözlemlenmiştir.

12 Mart Muhtırasının 1970 Yılında Verildiğini Zanneden Köşe Yazarları

12 Mart 1971 günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üst yönetimi Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a bir muhtıra vererek görevdeki hükümeti istifaya zorlar. Bu askeri müdahale de tarihimizde “12 Mart Muhtırası” olarak anılmaya başlar.

Ancak, 12 Mart Muhtırasının gerçekleştiği yıla dair köşe yazarlarının zihinlerinde bir bulanıklık söz konusu.

Bazıları, bu muhtıranın 1971 yılı yerine 1970 yılında verildiğini sanıyor.

Kimlermiş ifşa edelim:

Yiğit Bulut‘un Habertürk Gazetesinde 28 Mayıs 2011 günü yayınlanan “Türkiye ‘darbeler tarihi’!” başlıklı yazısından:

"1968'de % 3.8 olan enflasyon, 1969'da % 7.8'e ve 1970 "muhtırası sonrası" % 16.5'e yükseldi."

Güneri Civaoğlu‘nun Milliyet Gazetesinde 11 Nisan 2001 tarihinde yayınlanan “Eşref saati” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 Muhtırası'yla kurulan, siyasi sorumluluğu 'adressiz' bu tür hükümetlerin başarılı oldukları söylenebilir mi?"

Mehmet Ali Birand‘ın Hürriyet Gazetesinde 28 Haziran 2004 günü yayınlanan “NATO dorukları darbe hatırlatırdı. Artık değil…” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 müdahelesinde de NATO rüzgarı Türkiye’de esmişti."

Yine Mehmet Ali Birand‘ın 24 Kasım 2009 tarihli “Hem “kollayın” diyoruz sonra da kızıyoruz…” başlıklı yazısından:

"Bu sistemle yetişen askerimiz,. 86 yıllık Cumhuriyetimizin “koruyucu ve kollayıcısı” olarak yönetime iki defa (27 Mayıs 1960- 12 Eylül 1980’de) direkt olarak el koydu, üç defa da (12 Mart 1970- 28 Şubat 1997 ve 27 Nisan 2006) dolaylı şekilde müdahele etti."

Ve yine Mehmet Ali Birand‘ın 23 Nisan 2008 tarihli “Hepimiz zamanında, Avrupa Konseyini kışkırtmıştık” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 muhtırasında hükümetin istifaya zorlanmasından sonra olsun, 12 Eylül darbesinden sonra partilerin kapatılıp liderlerinin sürgüne gönderilmesinden sonra olsun, her defasında, Avrupa Konseyi Parlamentosunda üye olan ve mağdur duruma düşen partilerin milletvekilleri, Parlamentoyu tahrik etmişler ve Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı direnmeye, protesto etmeye çağırmışlardır."

Özdemir İnce‘nin Hürriyet Gazetesinde 20 Nisan 2008 tarihli “Hastalığın keşfi ve kıssadan hisse” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 darbesinin gerekçesini oluşturan hareketler."

Yine Özdemir İnce‘nin 30 Ocak 2005 tarihli “Adanalı Demirtaş Ceyhun (Göbekli)” başlıklı yazısından:

"12 Mart 1970 muhtırasının ve 12 Eylül 1980 darbesinin bütün ağırlığını yaşadı ve ödemesi gerekenleri ödedi."

Ve yine Özdemir İnce‘nin 3 Mart 2004 tarihli “ABD ve Türkiye’de insan hakları” başlıklı yazısından:

"14 Mayıs 1960, 12 Mart 1970, 12 Eylül 1980 ordu müdahalelerine arka çıkan ve özellikle 12 Eylül 1980 ihtilalini bütün gücüyle destekleyen ABD şimdi ordunun dolaylı etkisinden şikayet ediyor. Haklıdır, 12 Mart 1970’le başlayan sürecin sonunda, şu anda, ABD’nin hayal ettiği bir hükümet Türkiye’de iş başındadır."

Gündüz Vassaf‘ın Radikal Gazetesinde 11 Eylül 2005 günü yayınlanan “12 Mart, 12 Eylül, Bugün: Dilini Arayan Gençlik” başlıklı yazısından:

"12 Mart, 1970'de Demirel eline tutuşturulan muhtırayı radyodan okuduktan sonra 'şapkasını alıp giderken' öğrenciler, göğüslerinde kalpaklı Mustafa Kemal resimleri askeri alkışlıyordu."

Mine G. Kırıkkanat‘ın Radikal Gazetesinde “Hak alınmaz, verilmez!” başlığıyla 2 Mart 2002 günü yayınlanan yazısından:

"1970 darbesi öncesi, sırası ve sonrasını yaşayanlar bilir: Sol sloganlardan biriydi, 'Hak verilmez, alınır!' diye haykırırdı gençlik."

Fuat Bol‘un Türkiye Gazetesinde 29 Mayıs 2005 günü yayınlanan “27 Mayıs darbesi” başlıklı yazısından:

"İşte; 1961 Anayasası demokrasi adına bu yanlışları beraberinde getirmiş; nitekim, aynı zihniyetin salikleri "1970 Muhtırası"ndan sonra geldikleri iktidarda aynı anayasa ile idarenin mümkün olmadığını görüp, kendi elleriyle onlarca maddesi tadil edilmiştir."

Oral Çalışlar‘ın Radikal Gazetesinde “Güle Güle Nihat Ağabey” başlığıyla yayınlanan 20 Kasım 2010 tarihli yazısından:

"12 Mart 1970 darbesi döneminde TİP, Kürt sorununda aldığı kurultay kararı nedeniyle ‘bölücülük’ gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’nce kapatıldı."

Doğan Hızlan‘ın Hürriyet Gazetesinde 29 Mart 2011 günü yayınlanan “‘Fahrenheit’ 2011” başlıklı yazısından:

"Yıl 12 Mart 1970 mi? Yoksa 12 Eylül 1980 olabilir mi? Daha fenasıydı. Bu “karanlık” günlerin bile üzerinden onlarca yıl geçmiş, yeni bir on yıllık döneme girmiştik. 2011’deydik!"

"12 Mart 1970, Altın Kitaplar Yayınevi’nin yayın yönetmeniyim. Kitaplar toplatılıyor, sorumlular emniyete çağırılıyor."

İzge Günal‘ın SoL Haber’de 13 Mart 2014 günü yayınlanan “12 Mart darbesi ve bilim” başlıklı yazısından:

"Önce kısa bir özet: 12 Mart 1970 tarihinde yapılan askeri darbe ile 1960 yılında kazanılan özgürlükler askıya alınmıştı."

Yılmaz Murat Bilican‘ın T24’te 30 Ekim 2014 günü yayınlanan “Kısa Türkiye Cumhuriyeti tarihi” başlıklı blog yazısından:

"Neyse ki ordumuz “Cumhuriyeti koruma ve kollama” yetkisiyle 12 Mart 1970’te hükümete bir muhtıra verip iktidardan uzaklaştırdı."

 

 

Ali Develioğlu Condoleezza Rice’ın Üsame Bin Ladin’le Montaj Fotoğrafını Gerçek Sanmış

Ali Develioğlu, Aydınlık’ta 19 Ocak 2017 günü yayınlanan “Yılbaşı katliamcısı terörist ile ABD bağlantısı kesinleşiyor” başlıklı yazısında ABD Eski Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice’ın El-Kaide adlı terörist oluşumun kurucu lideri Üsame Bin Ladin’la birlikte yer aldığı “fotomontajı” gerçek addedip, gerekli teyiti yapmadan okuyucularına gerçekmiş gibi sunmuş:

"Eski Dış İşleri Bakanı Condoleezza Rice`ın bir zamanlar El Kaide lideri Bin Ladin`le kolkola çekilmiş samimi bir sırıtışını görüyorsunuz!"

Görüyoruz görmesine ama bu foto montaj…

Snopes.com daha önce bu fotoğrafın gerçek olmadığını aktarmıştı.

Bahse konu montaj çalışması, Freakingnews.com tarafından 2007 yılı 1 Nisan şakaları kapsamında düzenlenen fotomontaj yarışmasından bu yana internette dolanmaktadır.

İlave Not: Ali Develioğlu yazısının sonunda aşağıdaki notu paylaşmış. Bu notu yazısının ilk versiyonuna sonradan ekleyip eklemediğinden tam emin olamadığımız için aşağıda aktarmakla yetiniyoruz şimdilik:

(Not: Buradaki Rice & Bin Ladin fotorafı ABD`de  o sıralarda yayınlandığında CIA bunun fotoshop olduğu açıklamasını yapmıştı. Alternatif medyada ise fotorafın gerçek olduğu ileri sürülmeye devam ediliyor. Fotoraf ne olursa olsun, en azından gerçeği sembolize etmektedir; eski bakan Rice`ın ve NeoConların El Kaide bağlantıları her türlü belgeyle kanıtlanmıştır. Hillary Clinton`un kendi maillerindeki itirafları da, muhalif Amerikan senatörlerin verdikleri bilgiler de bu doğrultudadır. İkiz Kulelere saldırı günü Bin Ladin ailesinin uçakla ABD`den kaçırtıldıgı da belgelenmiştir. Bu nedenlerle bu fotorafı sembolik anlamda da olsa, buraya koymaktan çekinmedim.)

Nazlı Ilıcak Franz Kafka’yı Fransız, Gregor Samsa’yı da Örümcek Yapmıştı

Nazlı Ilıcak, Bugün Gazetesinde 29 Haziran 2014 günü yayınlanan “Örümcek, tahtakurusu ve böcek” başlıklı yazısında Franz Kafka hakkında önemli yanlışlar yapmıştı:

"Ünlü Fransız yazar Kafka’nın “Metamorfoz” (Dönüşüm) isimli eserinde, romanın kahramanı bir sabah kendisinin örümceğe dönüştüğünü görür. Kafka, işlevini yitirmiş kalıplara, bireyin bilinç dünyasında başkaldırısını anlatır."

Çek asıllı olan ve 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Franz Kafka için “Fransız yazar” demek skandal.

Ayrıca; Dönüşüm adlı eserinin ana karakteri Gregor Samsa, bir sabah uyandığında örümceğe değil bir böceğe dönüşmüş olarak kendini buluyordu.

 

* Bugün Gazetesi ve internet sitesi kapatıldığı için ilgili yazısının bağlantısı sunulamamaktadır.

Tanju Çolak Forma Giymeyen Futbolcuya Maçta Etkisizdi Demişti

Tanju Çolak, 21 Nisan 2016 günü Star Gazetesinde “Galatasaray final biletini kesti” başlıklı yazısında skandal bir hataya imza atmıştı.

Galatasaray’ın Çaykur Rize Spor ile yaptığı maçı yorumlayan bahse konu yazısında, sakatlığı nedeniyle haftalar önce sezonu kapatan Çaykur Rizesporlu Kweuke için ‘etkisizdi’ yorumu yapması, maçı izlemeden “afaki” bir yorum yaptığı kuşkusunu doğurmuştu:

"Sarı-kırmızılı takımın bu sezon Avrupa'ya çıkışın tek yolu olarak kalan kupaya ulaşmaktan başka seçeneği yok. Galatasaray kazanmak için elinden gelenden fazlasını yapmak zorundaydı. Her iki takım da defans arkasına ve arasına atılan toplarda büyük sıkıntı yaşadı. Bu da iki ekibin takım savunmasında ciddi sorunlar sıkıntıların olduğu bir sezon geçiriyor demektir. Hala Semih'in sağ bekte, Sabri'nin sağ önde oynatılmasını anlayamadım. Sabri oynadığı ön bölgede çok etkisizdi. Emre'nin golünden sonra, 500. maçına çıkan ve Rize ile oynanan karşılaşmalarda golleri olan Sneijder'in sakatlanıp oyundan çıkması Galatasaray'ın zaten sınırlı olan hücum gücünü iyice azalttı. Rize topun hakimi gibi görünse de etkili gol silahı Kweuke çok etkisizdi."

Daha sonra ise gazetede bu şekilde çıkan yazının, ‘star.com.tr’de ‘Rize topun hakimi gibi görünse de etkili gol silahı Kweuke’nin yokluğunda çok etkisizdi’ biçiminde düzeltildiği görülmüştü.

* Star Gazetesi Tanju Çolak’ın bahse konu yazısını internet sitesinden kaldırdığı için çevrimiçi bir bağlantı sunulamamaktadır.