Ahmet Yenilmez Nizami Gencevi ve Leyla ile Mecnun Eseri Hakkında Doğru Bilgi Sahibi Değil

Ahmet Yenilmez, Güneş Gazetesinde 29 Ocak 2017 günü yayınlanan “Unutmaz bu ihtiyar cihan” başlıklı yazısında Nizami Gencevi’nin Leyla ile Mecnun hikayesini günümüzden 482 yıl önce, yani 1535 yılında yazdığını iddia etme yanlışına düşmüş ve Leyla ile Mecnunu hangi dilde yazdığını bilmediğini gözler önüne sermiş:

"Oysa bundan 482 yıl önce Nizami Gencevi “Leyla ile Mecnun” hikayesini yazmıştı. Bugün biz bırakalım Gencevi'nin Leyla ile Mecnun hikayesini, milli manifestomuzu, Mehmet Akif Ersoy’ un yazdığı İstiklal Marşımızı anlamadan okuyoruz!"

Nizâmî Gencevi, Türk ve Arap dünyasının, hatta Şark’ın en ünlü aşk hikayesi Leylâ ile Mecnûn’u ilk kez derleyen şairdir.

Azerbaycan kaynaklarında Türk asıllı olduğu belirtilen Nizami Gencevi, 1141-1209 yılları arasında yaşamıştır. Haliyle, 1535 yılında bir eser yazmasını bekleyemeyiz.

Ahmet Yenilmez, Nizâmî Gencevi’nin Leylâ ile Mecnûn’unu anlayamadığını belirtmiş. Ama gayet normal bir durum çünkü Nizâmî, İran padişahlarından Menuçehr’in oğlu Şirvan’ın isteği üzerine Leylâ ile Mecnûn’u Farsça kaleme almıştır.

Farsça bildiğini düşünmediğimiz Ahmet Yenilmez’in bu eseri anlamasını zaten beklemiyoruz.

Ülkemizden bir malumatfuruş manzarası…

Soner Yalçın ve Dinamo Kievli Futbolcuların Nazilere Karşı Kazandıkları Maç Sonrası Öldürülmeleri Efsanesi

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Arda’nın Şeytanı” başlıklı yazısında Dinamo Kiev takımının Nazilerin futbol takımını yendiği için maç sonrasında öldürüldüğünü belirterek hataya düşmüş:

"1942'de “kazanırsanız ölürsünüz” tehdidine rağmen sahaya çıkıp Nazileri perişan eden ve kurşuna dizilen Dinamo Kievli 11 futbolcuyu kim unutabilir…"

Bugün “Ölüm Maçı” (The Death Match) olarak da anılan bahse konu futbol maçında Dinamo Kiev takımı sahaya çıkmamıştır.

Bahse konu maç, 1942’in ilkbaharında kurulan ve ‘fırıncılar’ olarak anılan Kiev’in futbol takımlarından FC Start’ın (Старт) ile Nazilerin futbol takımı (Alman Hava Kuvvetleri’nin Flakelf adlı takımı) arasında oynanır. Dinamo Kiev’le değil.

FC Start, Dinamo Kiev’den 8 oyuncu ile demiryolu işçilerinin kurduğu Lokomotiv’den 3 oyuncunun katılımıyla 11 kişilik bir takım ile sahaya çıkar.

6 Ağustos 1942 günü oynanan ilk maç sonucunda FC Start, 5-1’lik skorla üstün gelir.3 gün sonra, yani 9 Ağustos 1942 günü oynana rövanş maçını da Start, 5-3’lük skorla kazanır.

Soner Yalçın’ın paralel evreninde bu maçı kazanan 11 futbolcu maç çıkışında kurşuna dizilir.

Sovyet Rusyasının zamanında yaptığı propagandaya göre de FC Start’lı futbolcular, aldıkları galibiyetin cezası olarak kurşuna dizilirler.

Ancak, sürecin akışı ne Soner Yalçın’ın kurgusu gibi ne de Sovyet Rusya propagandası gibi.

Ölüm maçı olarak adlandırılan maçın ardından 16 Ağustos 1942 günü FC Start, Ruth adlı takımla maç yapar hatta, ve 8-0 kazanır.

18 Ağustos 1942 günü FC Start’ın 6 oyuncusu, 20 Ağustos 1942 günü ise geri kalanlardan 2’si Gestapo tarafından tutuklanır.

Sorguya çekilen FC Startlı futbolcular, tahmin edileceği üzere Nazilerin işkencelerine maruz kalırlar.

Futbolculardan Nikolai Korotkykh, Nazilerin kendisinin NKVD görevlisi olduğu iddiasıyla yaptığı işkence esnasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Olexander Tkachenko ise bir Almanı dövdüğü iddiasıyla tutuklanır; ancak, kaçmaya çalışırken vurulur. Bu futbolculardan, üçü (Trusevich, Klimenko ve Kuzmenko) daha sonra toplama kamplarına da sevk edilir ve 24 Şubat 1943 tarihinde de bu kamplarda gerçekleştirilen toplu infazlar esnasında öldürülür. 5’i ise savaş sonunda

hayatta kalır. Yani, sahadaki 11 futbolcu kurşuna dizilmediği gibi, hepsi de göz altına alınıp sorgulanmaz (Lokomotiv’den kadroya katılan oyuncular göz altına alınmamışlar).

Dönemin tanıklarının ifadeleri de bu durumu doğruluyor. FC Start oyuncularından Markar Honcarenko, devre arasında SS askerlerince tehdit edildiklerini yalanlamış ve Mikhail Putistin’in o zaman 8 yaşında olan ve saha kenarında top toplayıcılık yapan oğlu Vladlen Putistin da maçın son derece normal bir ortamda geçtiğini aktarmış. Yine o gün seyircilerin arasında olan Ukraynalı Yazar Oleg Yasinsky de bu maçın anlatıldığı gibi olmadığına dair bir yazı kaleme almış.

Yapılan araştırmalar da, Ukraynalı futbolcuların Gestapo tarafından tutuklanmalarının ardından uğradıkları muamele ile Nazi futbol takımıyla yaptıkları maçı kazanmaları arasında öne sürülen bağlantıyı gösteren bir kanıt bulunmadığı sonucuna varmış. Bu cinayetlere sebep olarak altı ay önce oynanan maçın gösterilmesine dair herhangi bir kanıta ulaşılamamış. Dolayısıyla üç futbolcunun, sıradan bir Nazi kırımının kurbanı olmalarının muhtemel olduğu değerlendiriliyor.

Savaş sonrasında hayatta kalan FC Start oyuncularının bazıları Alman ajanlığıyla suçlanarak cezalandırıldı, çoğunluğu da uzunca bir süre KGB’den önce istihbarat örgütü olarak faaliyet göstere NKVD tarafından işbirlikçilik şüphesiyle takip altına alına alındı.

Özetle, “ölüm maçı”nda sahaya çıkan futbolcuların tamamı işkencelerde öldürülmez, kimi idam edilir, kimi kaçarken öldürülür kiminin de kaçmayı başardığı ileri sürülür. Eduardo Galeano ise ‘Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri’ kitabında bu olaya yer vererek, ‘’Bir uçurumun kıyısında üzerlerinde formalarıyla onları kurşuna dizmişler.’’ der.

 

* Tesbitleri için Ekşisözlük’ten “bana siir yazdirtma bana cay demlet”e teşekkür ederiz.

Yavuz Bahadıroğlu TBMM’yi 3 Yıl Geç Açtırmış

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit’te 28 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa’da Laiklik ve 5816” başlıklı yazısında TBMM’nin açılışına dair küçük bir hata yapmış:

"Cumhuriyetin 1921 ve 1924 Anayasalarında laiklik yoktur. 23 Nisan 1923›te ilâhilerle, dualarla, tekbirlerle açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasanın 2. Maddesine “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini, Din-î İslâmdır” maddesini koydu. Hüküm, 1928 yılına kadar aynen kaldı..."

23 Nisan 1923 değil, 23 Nisan 1920’de açıldı.

Güneri Civaoğlu ve İslam Tarihinin En Büyük Olayı

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan başlıklı köşe yazısında, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethinin İslam tarihinin en büyük olayı olduğunu iddia etmiş:

"Selahaddin Eyyubi kumandasındaki İslam ordularının Kudüs’ü haçlılardan geri alması İslam tarihinin en büyük olayıdır."

Güneri Civaoğlu’nun büyüklük/önem kıstası ne bilmiyoruz; ancak, İslam tarihinin en büyük olayı şüphesiz ki bizatihi islam tarihinin başlangıcına yol açan durumdur: Hz. Muhammed’e risaletin verilmesi.

Hicret ya da Kerbela‘yı da büyük olaylar arasında görenler vakidir.

Ahmet Demirbaş Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayetini Gerçek Sananlardan Olmuş

Ahmet Demirbaş, Türkiye Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa olarak kabul edilen vasiyetname!..” başlıklı yazısında Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali’nin devletin banisi Osman Bey’e nasihatini içerdiği iddia edilen metni paylaşma hatasına düşmüş:

"Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Bey'e bıraktığı vasiyetnameye bütün Osmanlı sultanları, candan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur."

...

Büyük Allah adamlarından Şeyh Edebali hazretleri, damadı Osman Gazi'ye buyurdu ki: 

"Ey oğul, artık Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize hoşgörmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun."

Daha önce aktarmıştık. Ahmet Demirbaş için yineleyelim:

Şeyh Edebali’nin 700 yıl önce Osman Gazi’ye verdiği nasihatlerin kayıtlı olmasını biz de çok isterdik. Ancak, farklı versiyonları bulunan bu nasihat metni Şeyh Edebali’ye atfedilmesine rağmen aslında Tarık Buğra’nın 1983 tarihinde yayınlanan “Osmancık” adlı romanından bir alıntıdır.

Söz konusu metnin Osmancık adlı kitapta geçtiğini, kitabın tanıtım yazısı da tasdik etmektedir:

"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir."

Abdurrahman Dilipak ve İleri Düzey Uluslararası Finans Dersi

Abdurrahman Dilipak, 26 Ocak 2017 günü Yeni Akit’te yayınlanan “Dünya nereye gidiyor?” başlıklı yazısında uzmanı olduğu (!) uluslararası finans alanından bizimle önemli dersler (!) paylaşmış:

"Bakın, ABD’de Suudi’lerin 750 milyar dolar petrol parası vardı. 11 Eylül bahanesi ile bu paralar bloke edildi ve Suudiler maaş ödeyebilmek için borç aldılar.. ABD dünyada tesbit ettiği Mafia ve kayıtdışı paralara el koyuyor.."

Böyle bir blokaj uygulanmadı. Suudi Arabistan da maaşları ödeyebilmek için borç almadı.

ABD’nin ‘11 Eylül’ tasarısını kabul etmesiyle Suudi Arabistan’ın ABD’deki 750 milyar dolar yatırımının tehlikeye girebileceği belirtilmekteydi. Bu olasılık gerçekleşmedi.

Hatta tam tersi bir durum da söz konusuydu. Suudiler, eğer bahse konu yasa ABD Kongresinden geçerse ellerindeki 750 milyar dolar değerindeki ABD varlığını satacakları blöfünü yapmışlardı.

"Bu kriz NATO’yu da AB’yi de ortadan kaldırabilir. LIBOR, IMF hepsi bu süreçte yerle bir olabilir. Bankalar, o anlı şanlı Media organları bir anda yok olabilir.."

LIBOR, Dilipak’ın saydığı diğerleri gibi bir kurum değil ki yerle bir olsun. LIBOR, bir değişken faiz oranıdır. İner, sabit kalır ya da çıkar.

"Dünyada piyasalara hakim olan kağıt para.. Kağıt paralar arasında hakimiyet tek başına dolarda.. Yüz trilyonlarla ifade edilen bir rezervden söz ediyoruz.. Gerçek rakamı kimse bilmiyor."

ABD Merkez Bankası Fed bilançosundan görmek isteyen ve becerebilen görür.

Ayrıca, dünyada, yani uluslararası rezerv para sisteminde, hakimiyet tek başına dolarda değil. IMF’nin COFER veritabanına göre dünyadaki rezervlerin % 63,28’i ABD doları cinsinden tutulmaktadır. Geri kalanı diğer önde gelen para birimi cinslerinden.

"Dolar’ın asıl sahipleri mal ya da hizmet satarak zengin olmadılar.. Onlar için para kazanma dert değil. Para sadece manipülasyon aracı. Birilerini kandırmak-uyutmak için bir araç. Dolar büyülü bir kağıt parçası.. Proje doları diye bir şey var. İrangate de ortaya çıkan bir olay.. FETÖ’ye 350 milyar dolar mı lazım.. Kendi bildikleri gizli bir hata ile ne kadar lazımsa o kadar para basıyorlar.. Para kullanıldıktan sonra sahte para bülteni yayınlayarak o paraları geçersiz hale getiriyor.. Bu şekilde sadece kendisi servet sahibi olmuyor, dünyanın her yerinde banka, Media, siyaset, bürokrasi, STK üzerinde operasyonlar yapabiliyor.."

Ne diyelim… Dilipak diyorsa doğrudur (!)…

"Cem UzanGenç Parti’yi kurduğunda “kontör”le aynı şeyi yapmayı denedi, para yerine kontörü kullandı ve %7 oy aldı.. Aslında verdiği kontörün kendine ekstra bir maliyeti olmasa da, kullanan için bir kazanç sağlıyordu.. Dolar bir kazanç zinciri olsa da, sistem devam ederken birileri bedel öderken, durduğunda iflas edecek."

Yakın tarihimizden inciler. Cem Uzan yeni bir para birimi kullanmış seçimlere giderken: TELSİM Kontörleri. Dilipak, “kontöre dayalı para sistemi” teorisiyle literatüre yeni farazi katkılar (!) yapıyor.

"ABD de AB de dağılabilir.."

Muhafazakar cenahımız onca yıldır söylene söylene bir türlü dağıtamadı şunları da…

"Dolar çökünce kasasında dolar olan herkes zarar edecek, öyle yüzde 3-5 değil, %100.. Dolar’a alternatif bir euro üretelim dediler. O başarılı olmadı.. Ama zaten artık bu saatten sonra doların aynı şekilde yoluna devam etmesi mümkün değil. Euro da çökecek.. Ve bankacılık sistemi de çökecek.."

Yerli Nostradamus… Dolar öyle kolay çökmez, dolar çökerse diğer tüm para birimlerinin akıbeti de iyi olmaz, avronun oluşum motivasyonu tamamen dolara alternatif olsun diye değildi, avronun başarısı tartışılır vs. vs. Anlatılası çok şey var ama şimdilik burada bırakalım.

M. Necati Özfatura CHP’nin Toplam İktidar Süresini 67’ye Çıkarmış

Türkiye Gazetesinde internet yazarlığına tenzil-i rütbe edilen M. Necati Özfatura,  26 Ocak 2017 günü yayınlanan “ABD’de önemli değişiklikler olur mu?” başlıklı yazısında CHP’nin 1923-1990 yılları arasında iktidarda olduğunu iddia etmiş:

"ABD’de vesayet rejimi vardır. Servet sahibi “mutlu azınlık” tıpkı 1923-1990 CHP iktidarı gibi iktidar dahil ülkenin hâkimidir. Trump’un halkın millî iradesini hâkim kılması zordur."

1990’a kadar CHP’yi iktidarda tutması bir hayli ilginç Özfatura’nın, çünkü 1980-1992 yılları arasındaki 12 yıl boyunca CHP yasaklıydı ve çok partili sistemde CHP’nin muhalefette olduğu kaydadeğer süre var..

CHP’nin faaliyette olmadığı bu süre dışında, 1923-1946 yılları arasında CHP’nin iktidarda olduğunu göz önünde bulundurup çok partili sistem içerisindeki CHP hükümetlerine odaklanacak olursak da CHP’nin toplam 3573 gün yani yaklaşık 10 yıl iktidarda olduğunu görüyoruz.

TBMM Resmi Sitesi’ndeki veriler üzerinden aktaralım CHP’nin iktidarda yer aldığı süreleri:

  • 15. Hükümet – Recep Peker Hükümeti (7 Ağustos 1946 – 10 Eylül 1947) 07.08.1946 10.09.1947 399 gün
  • 16. Hükümet – 1. Hasan Saka Hükümeti (10 Eylül 1947 – 10 Haziran 1948) 10.09.1947 10.06.1948 274 gün
  • 17. Hükümet – 2. Hasan Saka Hükümeti (10 Haziran 1948 – 16 Ocak 1949) 10.06.1948 16.01.1949 220 gün
  • 18. Hükümet – Şemsettin Günaltay Hükümeti (16 Ocak 1949 – 22 Mayıs 1950) 16.01.1949 22.05.1950 491 gün
  • 26. Hükümet – 8. İnönü Hükümeti (20 Kasım 1961 – 25 Haziran 1962) 20.11.1961 25.06.1962 217 gün
  • 27. Hükümet – 9. İnönü Hükümeti (25 Haziran 1962 – 25 Aralık 1963) 25.06.1962 25.12.1963 548 gün
  • 28. Hükümet – 10. İnönü Hükümeti (25 Aralık 1963 – 20 Şubat 1965) 25.12.1963 20.02.1965 423 gün
  • 37. Hükümet – 1. Ecevit, CHP-MSP Hükümeti (26 Ocak 1974 – 17 Kasım 1974) 26.01.1974 17.11.1974 295 gün
  • 40. Hükümet – 2. Ecevit Hükümeti (21 Haziran 1977 – 21 Temmuz 1977) 21.06.1977 21.07.1977 30 gün
  • 42. Hükümet – 3. Ecevit Hükümeti (5 Ocak 1978 – 12 Kasım 1979) 05.01.1978 12.11.1979 676 gün

Engin Ardıç ABD Başkanlık Seçimlerini Obama Kazanırsa Anıracağını İddia Etmişti

ABD’nin yeni başkanı görevi devralmışken akıllara 8 yıl önce gerçekleşen ABD Başkanlık seçimleri öncesinde Engin Ardıç’ın “anırlamlı” iddiası geldi.

Engin Ardıç, 4 Kasım 2007 günü Akşam Gazetesinde yayınlanan köşe yazısında, Barack Obama’nın ABD Başkanı seçilmesi halinde Taksim Meydanında anıracağını söylemişti:

"Adı Hüseyin olan biri ABD Başkanı olursa Taksim’de anırırım’ diye yazdı: “Hillary’nin en büyük rakibi Barack Obama’nın da göbek adı Hüseyin... Düzeltiyorum: Göbek adı Barack, asıl adı Hüseyin. Kıl kapılmasın diye tersini kullanmaya çalışıyor. Onun da kampüs ya da bazı Hollywood ” mahfilleri “ dışında hiçbir ağırlığı yok. En büyük destekçisi, bizim koca popolu Girit kızı Jennifer Aniston. Adı Hüseyin olan biri Amerika’ya başkan seçilsin, çıkar Taksim Meydanı’nda anırırım.Kaynak: Haydi artık anır!"

Konunun takipçisi olan Yeniçağ Gazetesi, Engin Ardıç’a anırması yönünde çağrılarda bulunup yanıt alamamıştı. Süreci Yeniçağ, şu şekilde aktarmıştı:

5 Kasım 2008: Engin Ardıç’tan ses seda çıkmadı

6 Kasım 2008:
Anırmak bir yana, Ardıç “Başkan olamaz” dediği Hüseyin’in ne kadar da Amerikalı olduğunu ispatlamak için “Obama dönemi, ”Amerikan emperyalizminin şekere bulanıp yutturulduğu“ bir dönem olacaktır” yazdı.

Sağıra yatmak da bir yere kadar, internet siteleri bir yandan biz bir yandan Adıç’a anırma vaktinin geldiğini hatırlattık.

7-8 Kasım 2008: Engin Ardıç yine anırmadı

9 Kasım 2008: Taksim trafiği yoğundur. ATV-Sabah binası da trafik keşmekeşinin en yoğun olduğu kavşaklardan birinde, belki her gün niyet ediyordur ama trafiğe takılıyordur diye, üşenmedik metro güzergahını tarif eden bir harita yayımladık

10 Kasım 2008:
Engin Ardıç’tan yine ses seda yok. Söz konusu Atatürk ise senden beklenir, sakın “Dokuzu beş geçe anırmıştım ama siren seslerinden duyulmamıştır” diye kıvırmaya kalkışma, anırma nöbeti tutan bir ekibimiz takipte!..


11 Kasım 2008:
Olur ya üzerinden sene geçti, samimi olarak unutmuşsundur, son bir haftadır bir gazete okumamışsındır, internet kullanmamışsındır diye bir kez daha hatırlatıyoruz:  “Engin Ardıç bir yıl önce adı Hüseyin olan biri ABD Başkanı seçilirse Taksim’de anırırım” demiştin. Söz namustur Engin.  Haydi artık anır Engin, çünkü senin için namus günüdür!

Hatırlatalım istedik…

* Akşam Gazetesi sıklıkla arşivini formatladığı için Engin Ardıç’ın yazısının elektronik kopyasına erişilememiştir.

Kayahan Uygur ve Ibn Suud’un Rusya’ya Atom Bombası Atılması Talebi

Kayahan Uygur, Güneş Gazetesinde 25 Ocak 2017 günü yayınlanan “Amerikan Gözbağcılığının Bitişi” başlıklı yazısında Hiroşima’ya atılan atom bombasının ardından dönemin Suudi Arabistan Kralı İbn-i Suud’un ABD Başkanı Harry S. Truman’dan Rusya’ya da bir tane atmalarını istediğini iddia ediyor:

"O kadar ki ABD Hiroşima’ya atom bombası attığında İbn-i Suud Truman’a bir telgraf çekip, “Sayın Başkanım bir bomba da komünist Rusya’ya at” demişti. Vahhabi lider atom bombasının sivil ölümlerine yol açacağını ve ayrıca Rusya nüfusunun yüzde 20’sinin Müslüman olduğunu bilmiyor muydu? Yoksa Türk veya Kafkas asıllı Müslümanlar da umurunda değil miydi? İşte Amerikancı “İslamcılık” insanı bu hale indirir."

Paralel evrende alternatif tarihçilik.

Gizli saklı belgelere erişimi var mı Kayahan Uygur’un bilemiyoruz; ancak, kamuya açık kaynaklarda İbn-i Suud’un Truman’a bu yönde bir istekte bulunduğuna dair bir bilgi yer almamakta.

Mehmet Barlas Atatürk’ün Yunus Nadi’ye Mektubunu Kesip Biçmiş

Mehmet Barlas, 25 Ocak 2017 günü Sabah Gazetesinde yayınlanan “Akıllı cep telefonu kullanan seçmenler artık çoğunlukta” başlıklı yazısında Atatürk’ün Cumhuriyet gazetesinin kurucusu Yunus Nadi’ye gönderdiği mektubu cımbızlayarak ana mesajını saptırmaya çalışmış:

"Mesela o dönemde 5 kuruşa satılan Cumhuriyet gazetesinin 10 Eylül 1930 günkü nüshasının birinci sayfasındaki manşet "Gazi Hazretlerinin Nadi Bey'e cevabı" şeklinde... Bu cevabında Gazi "Ben Cumhuriyet Halk Fırkası'nın Umumi Reisiyim. Bu teşekkülle tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmek için hiçbir sebep yoktur ve olamaz" diyor. "Gazi"nin Atatürk, "Nadi Bey"in Yunus Nadi, "Umumi Reis"in Genel Başkan ve "Cumhuriyet Halk Fırkası"nın CHP olduğunu öğrenmek için de arama motorlarına girenler herhalde olacaktır."

Mektubun metnini kafasına göre kesip biçmiş Mehmet Barlas.

Halbuki mektup metninde Mustafa Kemal, CHP’ye bağlı olduğunu; ancak, Reis-i Cumhurluk görevi nedeniyle siyaseten tarafsız olduğunu, Cumhurbaşkanlığı süresini bir yıl sonra tamamlamasının ardından partinin başında fiilen çalışacağını aktarıyor.

Mustafa Kemal Atatürk, mektubunda şu satırlara yer vermişti:

“…Ben, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın umumî reisiyim. Cumhuriyet Halk Fırkası, Anadolu’ya ilk ayak bastığım andan itibaren teşekkül edip benimle çalışan Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti’nin mevlûdudur.

Bu teşekküle tarihen bağlıyım. Bu bağı çözmek için hiçbir sebep ve icap yoktur ve olamaz.

Resmî vazifemin hitâmında Cumhuriyet Halk Fırkası’nın başında fiilen çalışacağım. Bu noktada tereddüde mahal yoktur.

Benim bu esasî vaziyetim, bir sene nihayetinde hitam bulacak olan bugünkü muvakkat (geçici) resmî vazifemin bana tahmîl ettiği bîtaraflığı ihlâl edemez”.

Mektubun yazılma sebebi ise Murat Bardakçı’nın satırlarından şu şekilde aktarılabilir:

“Türkiye’de çok partili hayata geçişin ilk denemesi olan Serbest Fırka kurulmuş ve Fırka’nın lideri Fethi Okyar, miting yapmak için 5 Eylül 1930’da İzmir’e gitmişti. CHP’nin İzmir teşkilâtı parti binasında daha önce mukabil bir toplantı düzenledi, binanın önüne gelen Serbest Fırka taraftarları Fethi Bey’in lehinde sloganlar attılar ve Halk Fırkası’nın il idarecilerinden Sabri Bey slogan atanlara “Namussuzlar!” diye bağırınca olanlar oldu! CHP binası ile biraz ilerideki Anadolu Matbaası basıldı, polis önce havaya sonra da halka ateş açtı ve 12 yaşındaki bir çocuk ile bir partili hayatını kaybetti!

Ama, ortada tuhaf bir vaziyet vardı: Reisicumhur’u Halk Partililer de, Serbest Fırka yanlıları da paylaşamıyor ve her iki taraf “Mustafa Kemal bizi destekliyor” diyordu…

Yunus Nadi, bunun üzerine 9 Eylül’de Reisicumhur Mustafa Kemal’e hitaben gazetesinin birinci sayfasından bir açık mektup yayınladı ve “Partiler ezelî ve ebedî şefimiz olarak bildiğimiz zât-ı devletlerini kendilerine mâletmeye çalışıyorlar. Aziz şefimiz, bu işin aslı nedir, lûtfedip bizleri aydınlatsanız” dedi…”