Köşe Yazarlığı Hakkında

Hakkı Devrim’in Radikal Gazetesi’ndeki “Cihannüma” başlıklı köşesinde “köşe kadısı” olarak nitelediği ülkemiz köşe yazarları hakkında bazı inciler:

***

Malumatfuruş:

“Maalesef köşe yazıları uzunca bir süredir, yanlış bilginin yayılmasında önemli bir aracı haline geldi. Kayda değer sayıda köşe yazarı, günlük ya da belirli frekansta yazılarını paylaşıyor. Kayda değer ölçüde okur kitlesine de sahipler. Yaptıkları hatalar kitlelere, arşivlere ve sanal aleme kalıcı ve önemli ölçüde sirayet edebiliyor. “

“Köşe yazarlarında yalan ve yanlış bilginin yayılmasında, yazarların ülkenin yoğun gündemi karşısında kendilerini her alanda yazmaya yeterli ve yetkili görmeleri, dolmadan taşmaya çalışmaları, kendini entelektüel sanmaları, Dunning-Kruger etkisinden muzdarip olmaları daha etkili gibi görünüyor.”

***

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan:

“Ne kadar güzel. Siz köşe yazarları, siz ne kadar az yazarsanız ülke o kadar huzur bulur. Geçmişte bir köşe yazarı haftada bir ya da iki yazı yazardı. Ama şimdi bunlar her gün bırak, yarım saatte bir köşe yazısı yazabiliyorlar. Şimdi, yarım saatte anında sipariş, hemen bir yazı. Bu hale geldi.”

***

Levent Demir:

“İnternet, köşe yazarlarının zannedildiği kadar bilgili ve yetkin olmadığını ortaya çıkardı. Türkiye’de basının büyük telaşı bundan kaynaklanıyor. Köşe yazarlarımız zaten bilmedikleri şeyleri sorup öğrenme veya araştırma konusunda kesinlikle hevesli değiller.”

***

Burçin Aydoğdu:

“Birçok medya sitesi var ve genelde popüler yazarların yazılarını aynı gün sitelerinde insanlara ulaştırıyorlar. Yazı, böylece çok daha geniş bir mecrayla buluşuyor. Ama yazıda bir hata, bir bilgi yanlışı varsa bu hata da aynı hızla internet kullanıcısının önüne gidiyor. Muhtesip’in esas amacı, o hatalı bilginin doğrusunu sanal aleme kayıt düşmek.”

***

Ekrem Söyler:

“Köşe yazarlığı açlığının Afrikasıdır Türkiye! Günlük ya da başka frekansta faaliyet gösteren yayınlarda “sözüm ona” köşe yazısı yazan yaklaşık 3000 kişinin bulunduğu bir ülkeden bahsediyoruz. Dolmadan taşmaya çalışan ya da bir tür etki yahut kamuoyu oluşturma kanalı olarak hareket/hizmet etmek isteyen “yüzbinlerce” insan var, fikir sahibi olmanın bilgi sahibi olmanın fersah fersah önüne geçtiği bu memlekette. İnternette “köşe yazarı” ifadesini aramayı denediğinizde otomatik tamamlama seçeneği aramanıza ilişkin “köşe yazarı nasıl olunur”, “köşe yazarı maaşları”, “köşe yazarı olmak” popüler aramalarının önerilmesini hayretle karşılarsınız. Gazete sayfalarının ilgili kısımlarını pahalı reklamlarla süslemek yerine bu köşe yazarlarına yer açan yayıncıların varlığı ile mevcut yazarların nitelikleri (!) ve ürettikleri çıktı kalitesi (!) de şüphesiz insanları “köşe yazarı olmak” için teşvik eden unsurlar. “Günlük bazda çıktı üretmeye çalışan insanların ne gibi bir birikimleri ya da eğitimleri olabilir ki yıllardır bu mesleği icra edebiliyorlar” diye sormadan edemiyor insan. Ayrıca akıllara hemen, “köşe yazarlığı nasıl olur da bir meslek halini alabilir” sorgulamasını yapıyor “düşünen” beyinler. Bu boş tencerelerin oluşturduğu bilgi kirliliği ve yol açtığı manipülasyonlar da baş edilmesi gereken ayrı bir menfi etken olarak karşımıza çıkıyor. Kendini uzman ya da bilgin sanan malumatfuruşların/megalomanların kalabalığı ne yazık ki gerçek bilgelerin ve yeteneklerin üzerine de gölge düşürüyor ve gazetecilik mesleğinin köküne kibrit suyu döküyor adeta. Kitle iletişim araçlarının giderek geliştiği günümüzde, farklılıklarını ve uzmanlıklarını konuşturan nice yetenek sayesinde kurulu köşe yazarlığı düzeni sarsılıyor ve kalemini silah olarak kullanan “içi boş” şahısların kelamları sorgulamaksızın dikkate alınmıyor diye düşünenler yanılıyor. Her şey daha kötüye gidiyor. Devir tetikçilerin ve malumatfuruşların devri haline geldi maalesef.”

***

Emin Çölaşan:

“Köşe yazarı hata yapar mı? ELBETTE yapar. Köşe yazarı da insandır. Yanılır, ya da bilerek veya bilmeyerek yanıltılır. Gazetecilik zamana karşı bir yarıştır. Bazı konular bazen aceleye gelebilir. Ama bunun çözümü kendi içindedir.”

“Ben çuvaldızı başkalarına batırdığım gibi, eğer haklı nedenler varsa iğnenin de kendisine batmasına razı olan, hatalarını ve bilmediklerini itiraf etmekten kaçınmayan, bundan gocunmayan bir gazeteciyim. Onun için bir kez daha söylüyorum: Gazeteci hata yapabilir, yanılır, yanıltılır. Önemli olan bunu düzeltmeyi bilmektir. Yeter ki karşı taraf gazeteciyi kullanmaya, ona yalan, yanlış ve palavra dolu açıklama göndermeye kalkışmasın.”

***

Hakkı Devrim:

“Ben köşe yazarlığına ömür boyu biraz küçümseyerek baktım. Dinlerde vaizler vardır, cuma günü Müslümanlar, cumartesi günü Yahudiler, pazar günleri de Hıristiyanlar vaaz ederler. Köşe yazarları haftada yedi gün vaaz ediyorlar.

Köşe yazarlığı benim bayılarak yaptığım, çok da gurur duyduğum bir iş değil. Ben vaiz olmak istemiyordum. Ben bir ara ansiklopedicilik yaptım. Beni bu gruba çağırdıklarında da, benim gazeteciliğime heves ettiler diye gururlandım, ama sonra anladım ki ansiklopedi kavgası başlamış. Kimse böyle söylemedi ama bu adam da bu işi biliyor, aramızda bulunsun dediler herhalde. Sonra ansiklopediden vazgeçilince, ne yapılır işe yaramaz hale gelmiş eski bir gazeteci, bir yerde köşe yazar. İşte ben de şimdi ona devam ediyorum. Gazeteyi yönetmek ayrı iştir, gazeteciliktir o. Ama köşe yazarlığı diye bir meslek mi var?”

***

Mehmet Barlas:

“Başta televizyon ve arkasından da internet olmak üzere iletişim araçları, bilgiyi de haberi de sesten daha hızlı biçimde dünyaya açtı. Günümüzde okurlar gazete yazarları kadar hızla bilgiye ulaşabilmekte artık. Yalancının mumu yatsıya kadar dayanamıyor… Kısacası işimiz giderek zorlaşıyor.”

***

Kemal Öztürk:

“Bir süredir, köşe yazılarının okunmadığını, eskisi gibi tartışma yaratmadığını ve okurun ilgisinin çok azaldığını gözlemliyordum. Zaten son 5 yılda bu konuda ciddi bir erozyon yaşanıyordu. Gazete politikaları ve köşe yazarlarının nitelik sorunu bir çoraklaşmaya ve saygın okuyucu kaybına neden oluşmuştu. Bu da tirajlara ciddi biçimde yansıdı.

Bugün hükümet karşıtı medyanın yazarlarına bakarsanız, ortalama üç konu etrafında sürekli yazı yazıldığını görürsünüz. Gazeteler de aşağı yukarı aynı konular etrafında manşet atıyor. Tekdüzelik, kötücül eleştirel bakış, üslup sorunu ve sığlık her taraftan hissediliyor. Tüm yazılar ve manşetler bir kavgada kullanılmak üzere hazırlanmış Molotof kokteyli, sopa, jop gibi, mühimmat yazılar.

Buna mukabil, bir zamanlar medya sektörünün aslında en çok okuyan, araştıran ve derinlikli işlerini yapan muhafazakar medyada da durum çok farklı değil. Bizim mahallede de yazılar, manşetler, üç, bilemediniz dört konu etrafında dönüyor. İşin kötü tarafı sanki kopyalayıp yapıştırmış gibi, köşe yazıları aynı, manşetler ikiz. Buradaki yazılar da mühimmat gibi kullanılıyor.

Bu normal mi? Bence içinde bulunduğumuz konjonktürde normal. Şaşırmayın, bu durumu o kadar da eleştirmiyorum. Kavganın olduğu yerde bileği kuvvetli, aklı az adama ihtiyaç olur. Vur dediğinde vuracak, sev dediğinde sevecek köşe yazarı tam da bu zamanlarda gerekir. Kavgada, durup düşünen, tahlil yapan, hakkaniyet terazisiyle uğraşan tipler makbul değildir. Ancak kısa vadede faydası görüldüğü düşünülen bu durum, uzun vadede çok büyük zararlara neden olacaktır. Bu kavgada hesapsız saldırıların yarattığı tahribat, yaralanma ve kırılmalar göründüğünden çok fazla.”

***

İbrahim Altay:

“Gazeteler yazarlarına neden para ödüyor? Özgün haber ve yorumlar üretmeleri için.
Okurların yazarlardan beklentisi nedir? Kendilerine ait değerli bilgi ve fikirleri paylaşmaları.
Peki, o halde şu sorulara yanıt arayalım:
Bir köşe yazarı, başka bir yazarın, muhabirin ya da sosyal medya kullanıcısının elde ettiği bir bilgiyi ya da yaptığı bir haberi kaynak göstermeden kullanabilir mi?
Cevap: Hayır! Buna ‘bilgi hırsızlığı’ denir. Etik değildir.
Bir köşe yazarı, bir başka yazarın ya da muhabirin bir konuyu ele alırken geliştirdiği yöntemi ya da yazım tarzını aynen kopyalayabilir mi?
Cevap: Hayır! Buna ‘üslup hırsızlığı’ denir. Etik değildir.
Bir köşe yazarı başkaları tarafından ortaya atılan teori ve analizleri nereden duyduğunu ya da okuduğunu açıklamadan, esas kaynağa atıf yapmadan, kendisi bulmuş ya da düşünmüş gibi yazabilir mi?
Cevap: Hayır! Buna ‘fikir hırsızlığı’ denir. Etik değildir.

Dikkat edin, ajans haberlerine imza atılmasından ya da cümleleri, pasajları olduğu gibi kesip yapıştırmaktan filan bahsetmiyorum.
Bunlar da intihaldir ama intihal bundan daha ciddi bir meseledir.
Türk medyasının kanayan yaralarından biridir.
İntihalle alakalı ilkeler sadece yazarlar için değil bütün medya çalışanları için geçerlidir.
Başkalarına ait bilgi, fikir ve üslupları çalıp kendinize mal edemezsiniz. Bu açık birsahtekârlıktır. Mutlaka kaynağını belirtmeniz gerekir.

Hatta bazen kaynak göstermek dahi yeterli değildir. Atıf yapmış olmanız köşenizi başkalarının yazdıklarıyla doldurmanızı mazur göstermez.
Filanca şöyle demiş, ne kadar da güzel söylemiş diyerek size ait olmayan yazıları olduğu gibi aktaramazsınız.
Sizden beklenen köşe yazılarınızı bizzat yazmanızdır. Bu yüzden, alıntı yaptığınız kısımların toplamı, köşe yazınızın yarısından fazlasını geçmemelidir.
Geçerse ne mi olur?
Bir: Özgün içerik üretmemiş olursunuz.
İki: Yayıncıya karşı olan sorumluluğunuzu ihlal edersiniz.
Üç: Okurun beklentisini karşılayamazsınız”

***

Hasan Pulur:

“Biz “Gazetecilik, köşe yazarlığı meslek değildir” dediğimiz zaman tepesi atanlara saygıyla sunarız. Gazetecilik, köşe yazarlığı “meslek” değil, iştir iş!”

***

Peyami Safanın “Yedigün”de 29 Ağustos 1939’da yayınlanan Server Bedi imzalı ve “Muharrirlikte nasıl tutunabilirsiniz” başlıklı yazısından:

“Diploma mı? Ne gezer! Bu cadde pek çok diplomalılar da görmüştür. Paris, “ulumu siyasiye” politeknik, Sorbon mezunları, Kembriç ve Oksford’dan parlak diploma almış olanlar da bizim yokuşa uğramışlar, tek gözlüklerinin altında kısılan istihfaflı bakışları ile piyasayı süzerek bir, iki ay içinde matbuat çarşısının bütün şöhret ve kıymetlerine hakim olacaklarını sanmışlar, nihayet büyük bir hayal sukutu ile bu sevdadan vazgeçerek, bir hariciye memurluğunda karar kılmak üzere Babıali’den ayrılmışlardır. Bilakis bu meslekte şöhret yapanların yüzde doksan dokuzu diplomasızdır. Abdülhak Hamit, Tevfik Fikret, İsmail Safa, Ziya Gökalp, Süleyman Nazif, Abdullah Cevdet, Yakup Kadri, Ahmet Haşim, Falih Rıfkı ilah.. ilah.. yüksek mektep mezunu değillerdir.”

“İyi yazıdan maksat, hem edebi kaliteye, hem de fikir ve kültür cevherine sahip yazı demek. Bu kültür dar olmamalı. Mesela yalnız hukuk, yalnız tarih, yalnız iktisat yetişmez. Bütün manevi bilgileri, insanlığın bütün fikir tarihini ve bütün modern cereyanları bileceksiniz. Bilmek de kafi değil. Bütün o meseleleri sevecek, her gün düşünecek ve önünüze serdiği muammalar içinde pişeceksiniz. Her gün bu karanlıklardan çıkmak için, kendi kafanızda bir ışık arayacak, ona doğru koşacak ve okuyucularınızı da koşturacaksınız.”

***

Avrupa İnsan Hakları Komiserliği

“Yüksek maaşlı köşe yazarlığı, araştırmacı muhabir gazeteciliğini engelliyor”

***

Pakize Suda:

Misal, bizim gazetede 22 köşe yazarı varmış. Nereden baksanız 1 metrekare yer tutar köşelerinin toplamı.  Bu ne demektir? Muhabirlerin daha az haber toplaması, yabancı gazetelerden daha az tercüme yapılması falan. Yani gazetenin diğer fikir emekçilerinin daha az çalışması. Hiçbir işe yaramasa bu işe yarar köşe yazarları.

***

Nedim Şener: 

“Evet basının birçok sorunu var. Evet Türkiye’nin en güvenilmez meslek grubu (10 üzerinden 3.8 puan) gazetecilerdir. Öyle ki, güven notu ‘hırsız, yolsuz’ denilen siyasetçilerden, ‘çürümüş’ denilen hakim ve savcılardan bile çok düşüktür.”

***

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Turgay Olcayto:

“Bunları biz 2-3 sene öncesine kadar hiç tanımıyorduk. Ne vakit gazeteci köşe yazarı oldular? Yazdıkları çok ağır şeyler”

***

Yasin Aktay:

“Bu tür bir seviyesizliğin ortaya çıkardığı bir robot-yazarlık türü de var. Son zamanlarda aynı kişilerden aynı alıntılar, aynı cümleler ve aynı argümanlarla onlarca yazar tarafından aynen yazılan bir yazı var. Robot trollerin yanında bir de robot köşe yazarlığı gerçeğini açığa çıkaran bir yazı.”

“Aslında biraz intihale giriyor bu kolajcılık. İlk kim yaptıysa telif hakkı ona ait olmalı, ama onun da kim olduğunu artık tespit edemiyoruz galiba. Köşe yazarının önüne konan hazır bir kolajla yazısını kotarmasının bu kadar yaygınlaşmış olması ciddi bir sorun değil mi sizce de? İnsanlar köşe yazarından orijinal yazılar okumak ister, ama bizim tembel köşe yazarlarımız hiç bir zihni efor sarf etmeden aynı yazıyı farklı imzalarla okuyucuya servis ediyorlar.”

***

Yılmaz Özdil:

“Gazete denilen kavram, sizin gazeteci sandığınız egosu patlak üç beş köşe yazarından ibaret değildir. Muhabirinden matbaa işçisine, santralinden arşivine, ulaştırmasından dağıtımına, binlerce isimsiz kahramandan, binlerce aileden oluşur. Üç bin kişiyi kurtarmak için, bazen mecburen üç kişiden vazgeçilebilir. Kişisel sıkıntıları abartmamak gerekir. Gidersin, başka yerde yazarsın olur biter.”

***

Nuray Mert:

“Türkiye’de köşe yazarlığının aldığı hali savunuyor değilim, bu uzun bir konu. Köşe yazarı enflasyonu olduğu da doğru, ama son zamanlarda bu sonuncusundan şikâyet etmenin haksızlık olduğunu düşünmeye başladım. Evet, standardı yüksek Batı medyasında köşe yazısı kalitesi yüksek ve köşeler bize göre çok seyrek, ama bizim gazetelerdeki canlılık da onlarda yok”

***

Nazan Özcan:

“Yeni Şafak gazetesinden Şemsi Yücel yaptığı araştırmada tirajları 40 binin üzerinde olan 17 günlük gazetede toplam 408 köşe yazarı olduğunu saptamış. Diğer küçük gazeteler de gözönüne alınınca bu sayı 550’yi buluyormuş.” (yıl 2003)

***

Hugo Young:

“Fakat köşe yazarlarına sunulan mevki ve prestijle gazetecilere sunulanlar arasında giderek artan bir eşitsizlik olduğu kanısındayım. Habercilik, gazeteciliğin temelidir, köşe yazarlarının işiyse meddü-cezirlerden arta kalan toprağı kaldırmaya benzer: disiplinsiz, güvenilmez ve belki de, en genel anlamıyla düşünürsek, gereksiz bir iştir bu.”

“Ne var ki son yıllarda, kendilerini siyasi partiler veya iddialarla ilişkilendirmekten memnun olan siyaset yazarlarının sayısı giderek artıyor. Bunu son derece endişe verici buluyorum. Daha fazla ciddiyet olması gerektiğini düşünüyorum -gazetecilik yapmak niye yetmesin?”

***

Gülin Küpelioğlu:

“Siz ne düşünüyorsunuz bilemiyorum ama bence medya sektörünün en kıymetli işini yapanların başında muhabirler gelir. Muhabir olmasa ‘haber’ nasıl yapılırdı ki? Bir haberi köşe yazarından ya da televizyon programlarında ahkâm keserek muhabir maaşının en az beş katını alan ‘kanaat önderi’nden mi öğrenecektiniz? Bunu gerçekten tercih eder miydiniz?”

***

Hasan Pulur:

“Bu bir arz-talep meselesidir. Gazete yönetimleri, talep olmazsa, köşe yazılarını okura arz ederler mi? “Köşe yazısı” olmadan, bir gazete çıkmaz mı? Niye çıkmasın, çıkar! Öyle çıkan gazeteler de vardı, hatta birisi, “benim köşe yazarım yoktur!” diye de övünürdü. Şimdi ise, o gazete, en çok köşe yazarını barındırıyor.”

***

Hikmet Çetinkaya:

“Ben de zaman zaman şu soruyu soruyorum: “Her köşe kapan köşe yazarı mıdır?” Ne yazık ki basınımızda, Türkçe özürlü, kurguyu bilmeyen, olayları yorumlamak yerine, her konuda bilgi sahibi olduğunu sanan sözde köşe yazarları var! Paraşütle o köşeye inmişler!.. Ama Türkiye’de azımsanmayacak, sorumluluğunu bilen köşe yazarları da var! Bunlar deneyimli gazetecilerdir!.. İyi bir bilimadamı, iyi bir tiyatrocu, sinemacı, hatta şair, öykücü, romancı olabilirsiniz!.. Köşe yazarlığı, mesleği gazetecilik olanların işidir! Onlar da görevlerini iyi yapıyorlar!.”

***

Bülent Arınç:

“Bazı köşe yazarlarımız, Yezid’den daha fazla cinayet işliyorlar. Ama insanların haysiyetlerine, toplum içerisindeki konumlarına o kadar alçakla saldırıyorlar ki Yezid bunları görseydi kıskanırdı”

***

İsmail Saymaz:

“Düşün ki dünyanın bütün kirli çamaşırlarından, dolar ve sterlin baronlarından haberdarsın fakat takvim ve güneş gazetesinde yazıyorsun.”

***

Aziz Nesin:

“Köşeyazısı salt bize (türkiye’ye) özgü bir gazete yazısı türüdür. Avrupa ülkelerindeki, ABD’deki, Sovyetler Birliği’ndeki gazetelerde bulunan sütun yazarı (columnist), yorumcu yazar (commentator), başyazar (editorial writer) ile bizdeki köşeyazarı arasındaki ayrım şudur: bizim köşeyazarı gazetelerde her gün yazar ve her konuda yazar; onlarsa haftanın belli ya da belirsiz bir yada bikaç gününde ve uzmanı oldukları konuda yazarlar.

Günlük gazeteler, salt bize özgü olan köşeyazısından vazgeçemediklerine göre, köşeyazısı Türkiye’de bir toplumsal gereksinim demektir. bu gereksinmenin geleneksel olduğunu düşünüyorum. Birbakıma okurlar, bu köşeyazarlarını camide imamların va’zları, hutbeleri yerine koymaktadırlar. O hocalar, imamlar da her cuma namazından sonra hutbe verir ve her namazdan sonra, her konuda ve her güncel konuda va’zederler. Bu hutbe ve va’zlar, dünya işlerini dinsel açıdan açıklar. Hiçbir dinleyici de, nasıl olup da imamın her konuda bilgisi olduğuna, her soruna çözüm getirdiğine şaşmaz.

Bizdeki köşeyazarlığı da, hutbe veren, va’zeden imamın ya da köy hocasının görevi gibidir. Köşeyazarı hergün her konuda yazar, kendi dünya görüşüne göre sorunları yorumlar yada çözümler.”

***

Fehmi Koru:

“Artık kaynaklara erişmek de çok kolay; binlerce kitaba sahip olmanıza gerek yok, hepsini tabletinize toplayabilirsiniz. Kaynaklar arttıkça yanlış bilgiye ulaşma olasılığı da artıyor. Bilgi konusunda dikkatli ve seçici olmak gerekiyor.

Köşe yazarlığı berrak zihne sahip olmayı ve açık fikirli olmayı gerektirir. Düşüncelerinizi derleyip toplayıp akıcı bir köşe yazısına dönüştürebilmeyi becerebilmek lazım. Mutlaka başta hatalar olacaktır, bu işin ustalığı süreç içinde gelişiyor.

Çok sayıda yazar olduğundan rekabetin de arttığını söyleyebiliriz. Eskiden edebiyatçılar köşe yazarı oluyordu. Bir araya gelip tartıştıkları konuları yazılı hale getirirlerdi. Artık sürekli akan haberler köşe yazarı denilen yorumcuyu bunları nasıl değerlendireceği konusunda zora sokuyor. Daha renkli, daha cazip ve farklı yorumlamanız gerekiyor. Dolayısıyla köşe yazarının işi gittikçe daha da zorlaşıyor.

İnternet sayesinde istediğiniz gazeteleri okuma şansınız artıyor, ancak aynı zamanda sizin hatanızı ölçecek insanların sayısı da artıyor.”

***

İsmail Hakkı Polat:

“Sosyal Medya medya değil, onun da ötesinde bir yaşam alanıdır. Bu platformlarda medyanın nesnellik, güvenilirlik gibi süzgeçlerinden geçmeyen bilgilerin bombardımanı var. Çoğu paylaşımı hiç sorgulamıyor ve bilgi kirliliği, manipülasyon ve dezenformasyon batağında debeleniyoruz.”

***

Tuna Karakaşoğlu:

“Köşe yazarı, toplumun hür düşünce yapısıdır. Muhalif olmalı, iktidarlardan ve söz sahiplerinden bağımsız, sadece ve sadece halkın çıkarlarını gözeten olmalıdır. Köşe yazarı, toplumun sesidir. Tek başınalığın değil; birliğin, bütünün ve birlikte olmanın önemini göstermelidir. Köşe yazarı, toplumun ezilmişidir. Mazlumun, düşenin, darda kalmışın yanında olmalıdır.”

***

Volkan Ertit:

“Bundan 20 sene önce, yani sosyal medyanın olmadığı zamanlarda, sadece subaşını tutmuş köşe yazarlarını ve aylık çıkan birkaç ağır dergiyi okumak zorundaydık. Ne yazık ki Hasan Cemal’e, Cengiz Çandar’a, Mehmet BArlas’a, Ahmet İnsel’e mecburduk (ve diğer tüm köşe yazarlarına).
Onlar gündemi yorumlarlardı, kalanlarımız da onlar üzerinden. Geleneksel medyanın etki alanı o kadar güçlüydü ki, köşe yazarları ev buluşmalarında koalisyon partilerine karar verirdi (Emin Çölaşan’ın yalancısıyım)..
Sonra sosyal medya girdi hayatımıza, ve birçok şeyde olduğu gibi medya konusunda da geleneği paramparça etti.
Artık, gündemi geleneksel medya değil, bazen sadece 100 kişinin takip ettiği bir sitede çıkan yazı belirleyebiliyor.
Kimsenin Hasan Cemal’i merak etitği yok. (Yaşıyor mu bu arada?)
Ekşisözlük’te ya da Facebook’ta beğenilen bir yazı milyonlara ulaşıyor.
Artık sokaktaki sıradan bizler, aynı zamanda gündemin de yorumlayıcısı ve yer yer belirleyicisi durumundayız Twitter, Facebook ve diğer tüm internet olanakları ile.
Ah bu nasıl mükemmel ve heyecanlı bir dönüşümdür.”

***

Emre Kongar:

“Köşe yazarı olmak dünyanın her yerinde ayrıcalıklı bir konumdur. Tabii Türkiye’de de. Ama dünyanın her yerinde köşe yazarı olmanın getirdiği önce toplumsal, sonra da bireysel çok ciddi bazı sorumluluklar vardır. Türkiye’de ise, yasaların belirlediği sınırlar dışında, köşe yazarlarının ciddi bir toplumsal ya da bireysel sorumluluğu pek söz konusu olmaz.

Medya-ticaret-siyaset ve hatta tarikat ya da mafya ilişkileri bağlamında ülkemizdeki köşe yazarlarının tek dikkat ettikleri ilke, patronun ilişkileri ve bu ilişkiler çerçevesindeki müsamaha sınırlarıdır. Bu noktada, hemen “istisnalar genel kuralı bozmaz” diyerek, bugünkü yozlaşmış medyamızda bile sayıları az da olsa, kaleminin bağımsızlığını ve onurunu koruyan üstelik de kültürel açıdan son derece birikimli olan bazı yazarlarımızın bulunduğunu, bu eleştirilerin onları kapsamadığını belirtmek gerekir.

Sanıyorum, köşe yazarlarının her türlü toplumsal ve bireysel sorumluluğu göz ardı eden bir biçimde hem nezaket ve terbiye sınırlarını hem de güzel dilimizin kurallarını zorlayan biçimde yazı yazma çabalarının nedenlerinden biri, sayılarının çok çok artmış olmasıdır.

Sayıları çok artan köşe yazarları, okurların dikkatini çekmek, ilgi toplamak, yazdıklarını okutmak için kimi zaman yasal anlamda suç kapsamına girecek kadar nezaket ve terbiye kurallarını zorlamakta, kimi zaman da “özgünlük” uğruna güzelim Türkçemizi katletmektedir.

Dil hiç kuşkusuz, sadece köşe yazarıyla okurları arasında bir iletişim aracı değil, aynı zamanda köşe yazarının “yazarlık becerisini” de belirleyen bir ortamdır. Edebiyat tarihimize “deneme üstadı” olarak geçmiş pek çok köşe yazarımız vardır. “İyi bir köşe yazarı” olmanın bir koşulu ilgi çeken sorunları dile getirmekse, bir başka koşulu da “dili iyi kullanmaktır”.

Basılı medyamızda köşe yazarı enflasyonu yaşanan 2000’li yıllarda, “ilgi çeken sorunların” ne olduğu apayrı bir tartışma konusu. Benim bugün üzerinde durmak istediğim sorun, köşe yazarlarının Türkçemize karşı olan sorumsuzca tutumları.

Dilimizi geliştirmeleri, “geliştirerek güzelleştirmeleri” gereken köşe yazarlarımız ne yazık ki, kimi zaman dil bilgisi kurallarını ihlal ederek, kimi zaman sözcükleri yanlış yerde ve yanlış biçimde kullanarak, kimi zaman da toplumun yaşadığı kültürel yozlaşmayı sütunlarına taşıyarak, kültürümüze en büyük kötülüğü yapıyor.

Beni en çok üzen nokta ise, bazı okurların, köşe yazarlarının kimi zaman cehaletten, kimi zaman da özgünlük iddiasından kaynaklanan yanlışlarını derhal benimsemeleri, dilimizin yozlaşmasını bu yolla hızlandırmaları. Kimi zaman da, bazı köşe yazarları, okura sempatik görünmek uğruna günlük dildeki yozlaşmaları köşelerine taşımakta ve böylece bu bozulmayı pekiştirmekte. “Oha falan oldum” deyişinin, son günlerde gazete ve dergi köşelerinde sık ve yaygın olarak kullanılması bu konudaki en somut örnek. Bilmem siz sayın okurlarım bu konuda ne düşünüyorsunuz?”

***

Mehmet Barlas:

“Siyaset dünyasının vazgeçilmezlerinden biri de “Danışmanlık” kurumu değil midir? Aslında “Atanmış danışmanlar”ın yanında biz köşe yazarlarından oluşan “Fahri danışmanlar”ı, ya da sevgili Hakkı Devrim’in deyişi ile “Köşe Kadıları”nı da hesaba aldığımızda, danışılanların danışanlardan kat kat kat fazla olduklarını görebiliriz… Köşe yazarları olan bizler mesela geçmişteki liderlere olduğu gibi Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da kendimizce yol göstermeye, tavsiyelerde bulunmaya, nasihat etmeye hatta onu azarlamaya çalışıyoruz… Bunların genellikle pek etkili olmadığını da görmemiz gerekiyor. Bir İspanyol atasözünde “Savaşa giden veya evlenmeye hazırlanan kişilere asla nasihat etmeyin” denilmez mi?”

***

Ahmet İnsel:

“Gazete yönetimleri dolgu malzemesini seçerlerken elbette niteliğine de dikkat ederler. Bazı sayfalarda uçuk kaçık malzemeye, bazı sayfalarda at yarışı tahmini türünden piyasa gelişmeleri yorumlarına, bazı sayfalarda ise ağır siyasi takılan malzemeye ihtiyaç vardır. Ayrıca bir sayfayı doldururken, köşe çeşitliğine de dikkat edilmesi geleneği 90’larda yerleşti. İki zıt kutuptaki köşe dolgucularının gazetenin sayfalarında karşılıklı yer almasına özen gösterildi. Hem siyasal dengeler açısından hem de haber işlemede buna pek özen göstermeden, grubun çıkarları yönünde yayın yapma pratiğine tam gaz yol verirken, vitrine çoğulculuğu çıkarabilmek için. Böylece büyük günlük gazetelerin hemen hepsi, aynı haberlerin yer aldığı, deli dolusundan aklı başındasına, sağcısından solcusuna aynı yelpaze içinde yer alan köşecilerin köşe tuttuğu benzer ürünler haline geldi.

Köşe dolguculuğu aynı zamanda yeni işletme geleneklerine de uyuyordu. “Outsourcing” olarak tanımlanan bu yaklaşım, işletmenin mümkün olduğu kadar en az işi kendi bünyesinde yapmasını, geri kalanı ise dışardan satın almasını öngörüyordu. Böylece işletme istihdamın yaratacağı sıkıntıları üstlenmeyecek, iş akdini pazardaki günübirlik alışveriş ilişkisine dönüştürecekti. Köşe yazarı gazeteye ömründe hiç uğramadan haftada üç-beş gazete yazısı yazabilen kişi demektir aynı zamanda. Ücret değil telif ödemesi yapılır. Köşe yazarına dayalı gazete çıkarma, bu yeni işletme yaklaşımın bir uzantısıydı. Köşe yazısı arttıkça, profesyonel gazeteci istihdamı azaldı. Bunu basın yayın dünyasından toplu sözleşme ve sendika yükünün def edilmesini sağlayan önlemler tamamladı. Büyük gazeteler, haber için para harcamak yerine, köşe dolgusuna zaman zaman daha çok para harcamayı bu esnek iş ilişkisi nedeniyle tercih etmeye başladılar. Diğerleri de bu modaya uyunca, dünyada gazete okuyan kişi başına en yüksek köşe yazarına sahip ülkelerden biri olduk. Sadece iç ve dış politika, iktisat vb… sayfaları değil, spor sayfaları bile köşe yazarsız tasarlanamaz oldu.

Köşe yazarlığı bir tür serbest kürsü sahipliği olarak tanımlandığı ve vitrinin önüne bu çıkarıldığı için, üst bir mertebe olarak algılandı. Genç bir kadın gazetecinin mesleğine yeni başlarken sevincini dile getirmek için, “Anneciğim, düşünsene şimdi benim de köşem var” diye köşesinde haykırması boşuna değildi. Dilediğini yazmak, yüksek sesle düşünmek ya da sayıklamak, konu bulamadığında bir gece önceki yemeği ya da gezmeyi anlatmak özgürlüğüne sahip bir dolgu sorumlusuydu artık. Üstelik o bir köşe yazarıydı, sözünün ağırlığı vardı. Yaptığım ucuz bir benzetme belki ama, bu köşecilik mertebesinin, iktisadi büyümenin köşe dönmek, iktisadi rekabetin köşe kapmak olarak algılanmasıyla bir ilişkisi var gibi geliyor. Kendisi okuduğu haber ve yorumlardan şahsi bir fikre sahip olmak yerine, bellediği dört-beş köşecinin görüşleriyle fikir sahibi olmak da, köşe dönmeciliğin fikri seviyedeki uzantısı çünkü. Dolayısıyla köşecilik bir toplumsal talebe de tekabül ediyor.

Bugün gazetelerde köşe dolgusu işini hakkıyla yapanlar da var, bunu şişirenler de. Bunların yanında yaptıkları iş aslında düpedüz gazetecilik olan, ama racon gereği köşe yazarı biçiminde gazetede beş-altı kez, hatta her gün zuhur edenlerin verdikleri haber de haber niteliğini kaybediyor. Haberin nesnelliği yorumun öznelliğinin arkasında kayboluyor.”

***

Yalçın Doğan:

Devrim, yazılarında sık sık olduğu gibi, dün de basını eleştiriyor. Kendi icat ettiği deyimle, bizzat kendisi köşe kadılığı yapıyor.

Gerçekte, köşe kadılığı deyimi en çok ona yakışıyor. Okura bilgi aktarmadan, emek harcamadan, düşünce üretmeden, ahkam kesmek çok kolay. Köşe kadılığı bu. Hakkı Devrim’in yaptığı da bundan ibaret.

***

Emre Kongar:

“Günümüzde medya, büyük sermayenin denetiminde olduğu için, bir holdingin desteğini arkasına alan köşe yazarı, aynı holdingin televizyonunda da yıldız oluyor; ya da tersi, ekranda yıldız olan bir kişi, bir süre sonra holdingin gazetesinde köşe yazarlığına da başlıyor. Son zamanlarda toplumun en etkili rol modelleri bunlar.”

***

Onur Dursun:

“Köşe yazarlığının, medyanın bir alt alanı olduğu hatırlandığında, sömürünün bu alanda da dolaylı bir biçimde gerçekleştiği düşünülmektedir.”

***

Yusuf Özkır:

“Çünkü siyasetin kırılgan dönemeçlerindeki refleksleriyle sürece yön veren köşe yazarları, toplumsal yaşamın şekillenmesinde kültür ve ideoloji taşıyıcısıdır. Sağcısından solcusuna, milliyetçisinden İslamcısına kadar “öncü” işlevindeki gazeteci-yazarlar aynı zamanda belirli kesimlerin silahıdır. Medya-siyaset-sermaye üçgeninde şekillenen köşelere çoğunlukla bu perspektiften bakmak gerekir. Eleştirel okuma öncesinde köşelerin yapısal değişimini irdelemekte fayda var.”

“Zygmunt Bauman’dan ilhamla söylersek köşe yazarları “birer yasa koyucu gibi” yazmaktadır.”

“Cumhuriyet Türkiye’sine bakıldığında, köşe yazarlığı, siyasal ve kültürel yaşamdaki gelişmelere paralel biçimde iki değişim geçirir. Hürriyet gazetesinin katalizör işlevi gördüğü değişimin ilki Mayıs 1948’de yaşanır. Hürriyet’le birlikte Bâb-ı Âli’nin üslup ve muhteva bakımından ağır yazılarının yerini gündelik yaşamın sıradan dilini kullanan açık ve kısa yazılar alır. Başlangıçta tepki çeken yazı türü, zamanla Bâb-ı Âli’ye egemen olur. Başyazar Sedat Simavi “Yazılarımı bakkal ve manav için yazıyorum” diyerek kendini savunur. Ticari kitle gazetesi hüviyetindeki Hürriyet’in geleneğine uyan ilk gazeteyse 1950’de yayınlanan Milliyet olur. İkinci değişimin mimarı Ertuğrul Özkök, 1990’da “amiral gemisi”ni yönetmeye başlayınca gazeteciliğe yeni bir rota çizer. 90’lı yıllarda Özal’ın ekonomide yaptığını o medyada yapar. Haberin ve köşe yazısının “meta”,okuyucunun “müşteri”olarak tanımlandığı yeni gazetecilik düzeniyle köşe yazısının muhtevası değişir. Politik, ekonomik ve kültürel konular kadar gündelik yaşamın alışılmış olaylarını işleyen yeni bir yazar profili köşelere yerleşir. Yemek çeşitlerinden aşk günlüklerine, mahalle dedikodularından elbise tercihine birçok konu “yazı” olarak karşımıza çıkar. Laik ya da muhafazakâr, medyanın bütün renklerini kapsayan “yaşam tarzı” yazarlığının ikonu ise Ayşe Arman olur.”

“Dinç Bilgin’in “Banka sahibi olunca gazeteciliği bıraktık” itirafında berraklaşan gerçeklikle birlikte köşeler, 1993 sonrası “iş takipçiliği”ne endekslenir. Köşelerde ele alınan konuların günceli aşamaması, birçok yazarın köşesini meslektaşlarından yaptığı alıntılar veya onlara yaptığı atıflarla doldurması fikrî çölleşmeye yol açar. Kitap okumak, araştırma yapmak gibi bilgilendirici pratiklerden uzaklaşan köşelerin sadece güncel olanla yetinmesi, buna ek olarak, haftanın yedi günü yazılması problemin tuzu biberi olur. Ayrıca gazeteciliğin merkezindeki muhabirliğin, pratikte algılandığı şekliyle, köşe yazmaktan zor olması, “yazarlığı” kısa yoldan prestij edinme aracı olarak sahneye çıkartır. İktidara içkin şöhretin kapısı köşelerden geçer.”

***

Dr. Wulf Schönbohm:

“Anlayamadığı şeylerden biri de “köşe yazarlığı”nın ulaştığı sayısal düzeydi. Bizde her gün her konuda yazı yazar bir köşe yazarı yoktur. Gerektiğinde şef redaktörler yazar. Ama onun için ayrı bir ücret almazlar. Periyodik yazar yoktur. Olaylara ve gelişmelere göre yorum yazılır.”

***

Mehmet Barlas:

“Biz gazete köşe yazarları, patronlarımızın çıkarlarını ilgilendiren durumlar dışında her alanda söz sahibiyiz ve hemen her konuda uzmanızdır. Bu iş o noktaya dayandı ki, bazılarımız insan sperminden karakter tahlili yapmaya veya sosyo-politik sorunların izahını spermler üzerinden tahlil etmeye kadar dayadık uzmanlığımızı.”

***

Murat Bardakçı:

“Bu yeni nesil yazarlar geleneksel kültüre gidenler kadar hâkim olamasalar bile bilgisiz sayılmazdı, zira mesleğe eskilerin yanında başlamış, onlardan birşeyler öğrenmişlerdi. Ve en önemlisi, bir konuda yazmadan önce o konu hakkında mutlaka birşeyler okunması gerektiğini ve yazıya meseleyi öğrendikten sonra oturulmasının şart olduğunu bilirdi. Derken, onlar da çekildiler… Bazıları göçüp gitti, bazıları da şimdi köşelerinde hayatlarının sonbaharını yaşıyorlar. Onların yerine 30’ların sonu ile 40’ların başında doğanlar geldi ve bütün gelenekler de onlarla beraber nihayete erdi! Doğru bilgi artık şart değildi, gerektiğinde filâncadan işitildiği şekilde yahut kulaktan dolma biçimde yazılabilir, yanlış malûmat doğru zannedilebilir, ardarda yapılan hatalar senelerce fütursuz şekilde tekrar edilebilirdi. Maksat zaten hem günü kurtarıp köşeyi boş bırakmamak, hem de ahkâm kesmekti. Lâikinin ve solcusunun temel şablonu “Eskiden berbat vaziyette idik, ilkel bir toplum hâlinde yaşıyorduk, Osmanlı’nın herşeyi berbattı, Cumhuriyet bizi kurtardı” idi; muhafazakârına göre ise “fikir” geçmişe kupkuru ama yalan-yanlış övgü düzmek ve Cumhuriyet’e de mutlaka veryansın etmek demekti.”

***

Nevval Sevindi:

“Habercilikten vazgeçtim, bizde yalan, iftira ve karalama yapan ve buna rağmen köşe yazarı olarak itibar görmeye devam edenler var. Önce yalanı ortadan kaldırmalıyız. Çifte standarttan vazgeçmeliyiz. İkinci olarak habercilik esastır, katılıyorum. Köşe yazarı halkın nabzını tutacak kadar toplumun içinde ve akademisyen kadar teorik birikimi sürdüren olmalıdır. Masa başından hayali üretim ya da anlaşılmaz akademik bir dille donatarak köşe yazmak marifet değil. Bunlar tümüyle gereksiz. Türkiye’de her şeye bir standart getirmeye çalışılıyor, köşe yazarlarının da belli kriterleri olmalıdır. Dün işe başlayan bugün köşe yazarı olursa saymakla bitmez bu iş. Köşe yazarlığı bir iktidar aracına dönüşmüş ve gazetecilik geride kalmıştır. Türkiye’nin dürüst gazeteciye ve aydın namusu olan entelektüel vicdana ihtiyacı vardır.”

***

Haşmet Babaoğlu:

“Gazetecilikle yaşıt bir kurum köşe yazarlığı. Üstelik yıllar içinde kılıktan kılığa giriyor: Sürekli başvuru kaynağı, bir tür kanaat önderi, sıkı dost, mahallenin gıcık ama hep dikkat çekici tipi, sırdaş, vs. “Bu adamlar ne işe yarar” yaklaşımı bizde fazlasıyla kolaycı ve ucuz gösterişçilik olur. Bin tür işe yarıyoruz çünkü. Tatsız olanı, bazılarımızın dünyayı ya yalnızca kendinden ibaret sanması ya da sığ görüşlü siyasal gözlüklerini on yıllardır çıkarmayışı… Bazıları da var ki, onlar köşe yazıyorlar ama firma temsilcisi veya patron vekili gibi. Eh, okuru da aptal sanmayın ne okuyorsa, bilerek okuyor. Her baş kendi tarağını buluyor yani…”

***

Yıldıray Oğur:

“Valla yeni nesilden büyüyünce Acun Ilıcalı olmayacağını anlayanlar artık köşe yazarı olmak istiyordur herhalde. Her konuda sana altın tepside sunulan kanaat bildirme, racon kesme imtiyazı yetmezmiş gibi bir de üstüne üslük para alıyorsun, iktidar ve itibar kazanıyorsun. Ve tüm bunları hiç evden çıkmayarak, Tunus’tan, Maldivler’den, bakanla çıktığın dünya tutundan, ‘şirketlerin götürdüğü yere git’ gezilerinden bildirerek de yapabiliyorsun. Hem de bunun için devrik cümle kurmaktan ibaret bir romantizm, tavşan b.ku kıvamında siyasi tavır, de’ leri da’ları ayırmayı bilmekten ibaret bir yazı yeteneği çoğunlukla yeterli. Bir iddianamenin açıklamasından beş dakika sonra televizyona bağlanıp o iddianameyi yorumlayan köşe yazarları var. Tutarlılık hak getire. Türkiye’yi ‘sivil dikta’ diye eleştirip Suriye rejimine destek turu yapan köşe yazarının kafası çok net. Bir köşe yazarı en az 20 milletvekili gücü ve etkisinde. Bu gücü herkes habercilik için kullanmıyor tabii. Daha beş yıl önce televizyonlardan darbe toto yapan, askercilik oynayan, 28 Şubat’ta en kirli gazetecilik faaliyetlerine adı karışmış isimleri bugün hükümete yakın gazetelerde tam karşı cepheye doğru kalemlerini uzatırken görmeye şaşırmıyorum o yüzden. Profesyonelliğin gereği bu. Neyse ki ‘kanaat bildirmeci’ köşe yazarlığının fiyakasını sosyal medya fena halde bozmakta. Köşe yazarlığının üzerinde bir mavi kuşun hayaleti dolaşıyor…”

***

Ragıp Duran:

“Türkiye’ye has köşe yazarlığı işte tam da bu megalomanyak / egosantrik ortam için biçilmiş kaftandır. Bilgi olmadan fikir üretirler. Haftanın yedi günü yedi farklı alanda uzman rolü keserler. Onlar aslında yazar değil, yazıcıdır. Roland Barthes bu iki tür arasındaki önemli farkı açıklarken der ki: “Yazar bir etkinlik yürütür, yazıcı ise bir işlev yerine getirir.” Yazarla yazıcı (printer) arasındaki fark, romancı ile daktilo arasındaki fark gibidir!”

***

Stephen Kinzer:

“Muhabir olmanın bu ülkede hiçbir kıymeti yok! Bir köşe sahibi oluncaya kadar bir hiçsin sen! Siyasîler başka ülkelerdeki gibi beyanat vermiyor. Bir basın toplantısı yapıp, kamuoyuna açıklamada bulunmuyor. Onun yerine sevdikleri bir veya iki köşe yazarını çağırıyor. Hatta ofislerine evlerine getirtiyor. Verecekleri mesajları onlara oracıkta veriyor. Okurlar da bu yönteme alışıyor. (…) Okurlar köşe yazarları ile birlikte gazete değiştiriyor. Bu tehlikeli bir durum. Çünkü o zaman haberi açıklandığı gibi değil köşe yazarının renkli gözlüklerin ardından alıyorsun. Ya da haberi alan, ama habere kendi damgasını da vuran biri aracılığıyla”

***

Ezgi Başaran:

‘Ne iş yaparsın?’ dediklerinde köşe yazarıyım diyen var mıdır bilmiyorum ama varsa ben duymayayım. Gülesim gelir. Ya gazetecisindir, yani ya muhabirsindir, ya da değilsindir. Köşe yazarlığı diye meslek duymadım ben. Genelde çeşitli akademisyenler köşe yazarı olarak devşirilir bizim medyada. Açın gazeteleri, bakın köşelere, kaç tane gazeteci göreceksiniz? Azıcık. Gazeteci olmayan köşe yazarları görüş ve düşüncelerini aktarırlar, analizler yaparlar. Şahsen bende öyle yüksek görüş ve düşünce bulunmuyor. O yüzden muhabirlik yapıyorum, muhabirlik yaparak fikir oluşturuyorum.”

***

Rıfat N. Bali:

“Köşe yazarlığına terfi etmiş olan gazeteci veya yazarın kendini birden bire “önemli” hissetmesinden hemen sonra kendisini önce tebrik eden ve daha sonra samimiyet kuran çevre onun gerçekten “önemli” bir kişi olduğunu çeşitli vesilelerle teyit eder. Bunun birinci göstergesi, yazarın iş aleminin düzenlemiş olduğu çeşitli davetlerin protokol listelerine dahil edilmesidir. Bu şekilde toplumsal konumu birden yükselen yazar bunun meyvelerini de kısa sürede alır. İş aleminin önde gelen adlarıyla samimiyet kurar ve her an onlara ulaşabilme ayrıcalığına sahip olur. Artık kendisi sadece çok özel kişilere açıklanan bilgilerin ve raporların muhtevalarına herkesten önce vakıf olur. “Konusunun uzmanı” durumuna terfi eder. “Uzman” olmanın meyvelerini de son yıllarda ardı ardına kurulmuş olan ve öğretim üyesi sıkıntısı çeken vakıf üniversitelerinde öğretim üyesi olmakla alır. O ana kadar yazılarını okumamış olan öğrencileri bundan sonra aynı zamanda hocaları olmuş olan köşe yazarının sürekli okurları/hayranları/takipçileri kafilesine katılırlar. “Star” konumuna terfi etmiş olan köşe yazarları artık bu fani dünyanın maddi yanlarıyla uğraşmayı sıkıcı bir meşgale gibi görmelerine rağmen köşe yazarı olmanın sayısız faydaları vardır. Artık yol açılmıştır. Yazarın gülümseyen fotoğrafının gazete köşesine yerleştirilmesinin, halkın içine karıştığında “İşte o!” türünden hayranlık ifade eden bakışlarla karşılaşmasının ötesinde çok daha önemli bir faydası daha vardır. O da simaların kamuoyunun görsel hafızasına mal edilmesidir. Çehresi artık kamuoyuna kazandırılmış olan yazar için yazılı basından televizyona her an terfi etme, veya ek iş yapma imkânları açıktır. Tartışma programları hazırlamak, “konunun uzmanı” olarak programlara davet edilmek, köşe yazılarını ve/veya tartışma programlarını derleyip kitap halinde yayımlamak, hattâ ve hattâ reklamlara çıkmak hiç de ihmale gelmeyen bereketli faaliyetlerdir.”

***

Mehmet Barlas:

“Bir Türk gazetesinde köşe yazan kişi için, bilgiye ulaşmak ve bunu okurlarına aktarmak, dünyadaki gelişmeleri okurundan önce öğrenip yorumlamak öncelikli uğraş konusu değildir. Hepimiz her sabah “Acaba karşıt görüşü temsil eden köşelerde bana ve benim görüşüme saldırı var mı” diye gazeteleri açıyoruz. Köşe yazarları, kendi düşüncelerini açıklamak yerine, rakiplerinin görüşlerini ve kişiliklerini çürütmek için güne başlıyorlar.”

***

Oya Baydar:

“İktidarı, başkalarına şu veya bu şekilde hükmetme, ayrıcalıklı bir konumdan söz söyleme, bulunduğu yerden aldığı güçle başkalarını düşünsel olarak etkileme şeklinde, en geniş anlamıyla tanımlarsak köşe yazarlığının da kendi çapında bir iktidar konumu olduğunu söyleyebiliriz. Köşeler kürsüdür ve oradan ahkâm kesilir; tıpkı şu anda benim de yaptığım gibi…”

“Bizdeki türden  köşe yazarlığının toplumsal bir ihtiyaçtan kaynaklandığını düşünüyorum. Kendisine sunulanı sorgulama, didikleme, eleştirme, kendi fikrini özgürce geliştirme, hem erk odaklarına hem de gereğinde kendi mahallesinin statükosuna karşı cesaretle ve azimle savunma alışkanlığı düşünsel-kültürel geleneğimizde kök salmış değil. Dinî ya da seküler otoritelere biat, “büyüklerimize” teslimiyet, tarikat, cemaat bağlarının düşünce tembelliği yaratan konforu, resmî ideolojilerin taşıyıcısı eğitim sisteminin koşullandırması, bir cepheye asker yazılmanın sağladığı güvenlik, eleştiriye değil ezbere yatkınlık ahkâmcı, yani hüküm kuran köşe yazarlığına olanak sağlıyor sanırım.”

“Okur çoğunluğu kendi düşünsel konumunun, kendi siyasi-ideolojik tercihinin önemli saydığı tanınmış köşe yazarının kaleminden doğrulanmasını ister, böylece kendi fikirleri, kendi duruşu doğrulanmış olur. En beğendiğimiz yazarlar, itiraf edelim ki kendi doğrularımızı, tavrımızı, tercihlerimizi bizden daha iyi ve daha geniş çevrelere yansıtanlardır. Köşe yazarımız, beklentimizin aksine bir şey yazarsa, pişmiş düşünce aşımıza soğuk su katarsa nasıl da şaşkınlıktan kızgınlığa, oradan da o yazarı redde, hakarete, hatta küfre varır tepkiler! (Nereden mi çıkarıyorum? Sık sık muhatap olduğum ve başka yazarların da muhatap olduklarını en azından okur yorumlarından izlediğim tepkilerden).”

“Aslında, okurun atfettiği köşeci iktidarı, pek zavallı bir iktidardır. İşgal edilen köşeyle kâimdir, geçicidir, kırılgandır, gazete/medya patronunun iki dudağı arasındadır. En önemlisi de, internet gazeteciliği, interaktif basın, sosyal medya yaygınlaştıkça karizmalar çizilmeye, köşe yazarlığının eski pırıltısı, cazibesi, iktidar kibri törpülenmeye başlamıştır. Okurlar, -hatta yazıyı okumaya bile gerek görmeden yazara özel veya siyasî nedenlerden gıcık olanlar- cevap, eleştiri, sorgulama, itiraz haklarını hem de hiç gecikmeden, hatta düşünüp hazmetme zamanına bile ihtiyaç duymadan, ânında kullanabilmektedirler.”

***

Selahattin Duman:

“Köşe yazarı gazeteci değildir.. Gazeteci haber kovalayan, üreten ve onu kamuya duyuran insandır veya bu anlayışla çalışan organizmanın bir parçasıdır.. Köşe yazarı eğer mutfaktan gelmemişse haber nedir ne değildir bilmez bile.. Kadını moda sektöründen, sahneden alıp köşe yazdırıyorsun.. Adamı üniversiteden kovduklarında köşe yazarı yapıyorsun.. İşsiz bürokratlar hükümet adamlarının ricası (!) ile köşe yazarı oluyor.. Arada bir genel yönetmenler “adam yaratma hevesine kapılıp” kendileri köşeci türetiyor.. Yanlış anlamayın.. Şu yazsın, bu yazmasın diyenlerden değilim.. İsteyen istediği yerde yazsın.. Kendi okurunu bulsun.. Ben sadece bazılarının keyfi olarak köşe sahibi yapılmasını ayıplayanlardanım.. Sektöre musallat edilmesini ayıplayanlardanım.. Elimde yetki olsa yapmazdım.. Köşe yazarıyım diye çıkanları değil, onları çıkaranları eleştirme hakkım var.. Ama bunu köşemde ona buna bulaşarak kullanmıyorum.. Çoğu arkadaşım olan gazete yöneticileri ile yan yana geldiğimde lafı “alabilme kapasiteleri kadar” sokuyorum.. Elimden geleni bu..”

(…)

Selahattin Duman:

“Köşe yazarı kafeste bakıma muhtaç kuş gibidir.. Yemini suyunu eksik ettin mi ötmez, boynunu büküp öyle bakar.. Beklersin ki şakısın.. Ortalığı inletsin.. Hayır, o susar.. Mutsuzluğu yaşadığı kafesten dalga dalga yayılır..

Fikri birbirine karışır.. Dün ak dediğine yarın kara der.. Bunları bildiğimden ikisine de sıkı sıkı tembih etmiştim..

“Sadece maaş yetmez.. Her köşe yazarına bir torba yapın.. Her torbaya üçer kilo bulgur, birer torba kuru soğan, Komili’nin sızma zeytinyağından kiloluk birer şişe koyun.. Kırmızı mercimek ucuzdur.. Mutlaka bulunsun.. Kesme şekerini, çayını eksik etmeyin.. O torbaları yazarlara dağıtın..” diye..

Tabii ben Zafer Bey ile Tayfun Bey’e böyle dememişim.. Sanki “Köşe yazarlarına zaten Allah vurmuş, bir de siz vurun..” demişim.. Alın işte.. İlk fire geldi bile..

Bu gazetenin temel direklerinden, benim gönlümün nuru gözümün sürürü Haşmet Babaoğlu durduk yerde meslek değiştirdi.. “Köşe yazarlığının trakesini sıkayım.. Para astrolojide..” deyip yıldız falcılığına soyundu..”

(…)

Selahattin Duman:

“Köşe yazarı yaradılıştan her konuya maydanozdur.. Ele aldığı konuya az buçuk bulaşıp fikir sahibi dahi olur.. O sayede devlet katına bile yükselir ancak bu onun iyi bir okeyci olacağını göstermez.. Tek taşa çekmeye mahkumdur..”

***

Gülay Göktürk:

“Tam 31 yıldır yazı yazıyorum. Köşe yazarlığına nasıl baktığım ya da kendi köşemi nasıl algıladığım üzerine yazdığım yazı sayısı ikiyi, üçü geçmez. Ama bakıyorum, bizim arkadaşların en vazgeçilmez yazı konusu kendi meslekleri ve meslektaşları… Birbirlerine sataşarak reyting yükseltmeye çalışan sahne sanatçıları gibi durmadan kapışıp duranları saymıyorum bile. Onlara gülüp geçiyoruz. Benim asıl gıcık olduğum, “fikir yazısı” kıvamına sokulmuş meslek içi didişmeler. Neleri okurlarla paylaşmıyorlar ki… (!) Gazetecilikte muhabir mi köşe yazarı mı daha vazgeçilmezmiş… Yazar birinci tekil konuşmalı mıymış; kendisinden ne kadar bahsetmesi uygun kaçarmış, muhabirlerden rol çalıp haber özetlemesi doğru muymuş… Bütün bunların yazardan yazara değişen şahsi seçimler olduğunu, zaten yazarın şahsi seçimi ile okur tercihleri buluşuyorsa başarının, buluşmuyorsa başarısızlığın geldiğini; bunun dışında herkesi belli bir köşe yazarı prototipine uydurmaya çalışmanın saçma ve imkansız olduğunu bile bile uzatıyorlar da uzatıyorlar. Bir aralar köşeler kimin malı diye bir konu tutturmuşlardı. Aylarca Türkiye’nin en önemli meselesi buymuş gibi yazdılar da yazdılar. Sonra bir ara “İbrahim Tatlıses’ten yazar olur mu” diye kazan kaldırdılar. Size ne oluyor? Bırakın da Tatlıses’ten yazar olup olmayacağına onu okuyanlar karar versin. Nitekim olamadı, barutu ancak birkaç yazıya yetti ve kendiliğinden çekildi gitti. Dillerine doladıkları konulardan bir başkası da köşe yazarı sayısı oldu hep. Bu kadar çok köşe yazarı olur muymuş; gazete başına şu kadar düşüyormuş, oysa Batı’da şu kadarmış. Ellerinden gelse bir lonca kurup başına geçecek, mesleğe girişleri loncanın iznine bağlayacaklar. Haftada kaç yazı uygun düşer konusu Başbakan’ın ilk kez ortaya attığı bir tartışma değil. Bu konu da köşeciler tarafından pek sevilen ve sık sık gündeme getirilen bir konudur. Her seferinde Batı’da yazarların haftada bir ya da iki yazı yazdığı, bizimkilerin yaptığının orada mucize sayılacağı da eklenir. Eğer bütün bunları, köşe yazarları derneği ya da Gazeteciler Cemiyeti gibi bir meslek örgütü çatısı altında oturup tartışsalardı diyeceğim bir şey olamazdı. Ama, milyonlara açık köşelerde yapıyorlar bunu. İşin sadece sonuçlarıyla yüz yüze gelen, arka planıyla ilgilenmesi için hiçbir sebep olmayan okurlar önünde tartışıyorlar. Ve bu halleriyle ne kadar egosantrik bir grup haline dönüştüklerini, cemaatleştiklerini, derin bir sübjektivizm içinde kendi meslek içi tartışmalarını “en ilginç tartışma” zannettiklerini fark bile etmiyorlar. Aslında ben yazı yazmanın nasıl bir iş olduğunu uzun uzadıya anlatmayı bile antipatik bulurum. Herkes bir işle meşgul sonuç olarak. Kimisi bilim üretiyor, kimisi mekânlar yaratıyor, kimisi de yazı. Hepsinin içinde fikir var, yaratıcılık var, heyecan var. Ama siz iktisatçıların, mühendislerin ya da doktorların “bizim iş nasıl bir şeydir, nasıl yapılır, nasıl yaşanır” diye öyle uzun boylu konuştuğunu duydunuz mu? Yazarların boyuna yazı yazmanın nasıl bir şey olduğundan bahsedip durmalarını bir çeşit görev istismarı olarak görmem bu yüzden. Yani diyorum ki kısacası, size o kalemleri işiniz üzerinde değerlendirmeler yapın diye vermediler, işinizi yapın diye verdiler. Susun ve yazınızı yazın. Bırakın yaptığınız işin anlamı, değeri ve kalitesi konusunda tüketicileriniz konuşsun.”

***

Ali Bayramoğlu:

“Türkiye’de, bir haber olunca köşede yazmak yerine her an bir şeyler yazmak diye bir gelenek var. Bu durum faydalı mı faydasız mı diye bakarsak eğer, gazete açısından manasız görünüyor ama Türkiye’deki okurlar açısından karşılığı olduğu da inkar edilemez.”

***

Ayşe Kulin:

“Anne, bir köşem var benim. Bu ne demek biliyor musun? Duygularımı, düşüncelerimi, sevinçlerimi, heyecanlarımı kısacası tüm yaşadıklarımı okurlarımla paylaşabileceğim, onlara yüreğimden geçenleri aktaracağım BİR KÖŞEM VAR BENİM”

***

Ayşe Aral:

” ‘Biri Beni Gözetliyor’dan hiç farkı yok ki! Sürekli takiptesin; aşağı tükürsen sakal, yukarısı bıyık mıydı, ne, onun gibi… Kendini yazarsın, yaşanmışlıklarını, kadınlığını… Bir mail gelir, bırak bu işleri bana halkı yaz, politikaya bak, derler… Politik fikirlerini yazarsın, bıktık bunlardan bize hayatı yaz, derler… Ne yazsan yaranamazsın; birileri beğenir, birileri nefret eder… Ertesi gün o beğenen gıcık olur, beğenmeyen seni iltifatlara boğar… Bir kısmı da saldırıya ve yargıya o kadar hazır ki: Yazı yerine “Nutuk”u yayımlasan yine saldırır, “Bu ne lan!” diye…”

“Köşe yazarı vitrin mankeni gibidir, ona ne kıyafet biçtiyseniz onu gitmiştir.”

***

Kemal Öztürk:

“Mesleğimiz hiç bu kadar seviye kaybetmemişti. Gazete manşetleri hiç bu kadar ciddiyetsiz olmamıştı. Yayın yönetmenlerinin kalibresi hiç bu kadar düşmemişti. Köşe yazarlığı hiç bu kadar ucuzlamamıştı. Ve haberin değeri hiç bu kadar yerlerde sürünmemişti. Artık gazeteci ya da köşe yazarı olmak isteyenler yayın yönetmenlerinin imtihanından geçmiyor, Siyasilerin torpilini arıyorlar.”

“Bütün birikimimiz, bütün çabamız, bir ‘kuş’ kadar beyni olmayan, yeniyetme yayın yönetmenleri, köşe yazarları, TV yorumcuları tarafından heder ediliyor gözümüzün önünde.”

***

“Türkiye’de Köşe Yazarlığı” başlıklı çalışma:

“Bu çalışma göstermiştir ki Türkiye’de günlük gazetelerde düzenli olarak yazıları yayınlanan köşe yazarı sayısı oldukça yüksektir.”

“Köşe yazarları yazdıklarının ispatlanmış doğrular gibi algılanmasından çekinmeyerek güncel konularda yaptıkları tespitleri ideolojilerinin birer yansıması olarak kullanmışlardır. Kalemlerin birer kılıç gibi kullanıldığı bu ortamda köşe yazıları gazetelerin duruşunu yansıtmadaki en önemli ve bütüncül araç olagelmiştir.”

***

Ergün Aydınoğlu:

“Türk basınındaki köşe yazarlarının büyük çoğunluğu gazeteci değildir. Geçmişte gazetecilik yapmış olanların da önemli bir kısmı fiilen gazetecilik yapmazlar. Ama işte gazete köşelerini tutmuş olan bu insanlar, klasik gazetecilerden çok daha etkin bir konumdadırlar. O nedenle köşe yazarlığının, klasik gazetecilik işlevinin yerine getirilmesinin önündeki önemli engellerden birisi olduğu söylenebilir.”

“Gazetelerde habercilik zayıftır ama tüm köşe yazarları, üzerlerine yeterince habercilik çalışması yapılmamış iç ve dış olaylar üzerine konuşur. Gerçekte köşe yazarlarının çoğu, üzerine konuştukları konuda okuyucularından çok daha bilgili değillerdir. Ama işleri (köşe yazarlığı) gereği, o konularda sunacak fikirleri mutlaka olmak durumundadır. Okuyucu ise, yıllardır havası kirli bir şehirde yaşayan bir vatandaşın o kirliliği hissetmemesi gibi, bu sorunları fark etmez. Yetersiz haberlerle doldurulmuş gazetede köşe yazarı yorumlarını okurken, bilgilendiğini, olan bitenden haber sahibi edildiğini zanneder. Köşe yazarının niyetlerinden bağımsız olarak bu algı yanılsaması, basının işlevine indirilmiş önemli bir darbedir. Ayrıca okuyucunun haber ve yoruma ilişkin bu karmaşası, köşe yazarına -eğer isterse, ki sık sık yaptıkları bir şeydir- okuyucusunu manipüle etmek için en temel koşulları sağlar.”

“Ama işte günlük basın, kaynak yokluğu, imkansızlıklar ve bu kalitesiz habercilik içinde kıvranıyorken her gazete, sayıları bazı durumlarda düzineyi aşan köşe yazarlarına onca yer ayırmakta ve büyük kaynaklar sağlamakta. Gazetelerimiz, son 20-25 yılda habercilik konusunda büyük ilerlemeler kaydetmediği halde, köşe yazarlığında olağanüstü bir gelişme var. Köşe yazarlarının sahip olduğu yer, onlara yapılan kaynak ayırımı, bu yazarların politik ve entelektüel etkileri… bütün bunlar sürekli olarak gelişiyor.”

“Köşe yazarları bu kadar büyük bir iştahla (adeta bir tür bağımlılıkla) okunduğuna, ciddiye alındığına ve yaygınlaştığına göre, demek ki bu tuhaf olgu artık kurumlaşmıştır ve basın ya da gazete denildiğinde ‘‘vazgeçilmez’’ kabul edilmektedir.”

***

Candaş Tolga Işık:

“Adam köşe yazısına Magna Carta muamelesi yapıyor. Var öyle arkadaşlar. Allah ıslah etsin! Köşe yazarı diye meslek mi olur? Kartvizitinde köşe yazarı yazan adam var. Yaptığının sadece fikirlerini paylaşmak olduğunu bileceksin. ‘Dünyayı değiştiriyorum, başbakana ayar veriyorum’ tribine girersen psikiyatri kliniğine başvur.”

***

Ertuğrul Özkök:

(Yaptığı köşe hatasını itiraf edip özür diledikten sonra) “Bundan istifade, genç gazetecilere de bir tavsiye. Genç arkadaş… Sakın benim yaptığımı yapma, ana metne bak. Bir kere, bir kere daha oku. Şüpheci ol, etrafına sor. Yoksa ders almanın yaşı yok. Tabii asıl özrü okurlardan dilerim. Niyetim hiç kötü değildi, ama yaptığım feci bir dikkatsizlikti… Bir cezasının olması gerekirdi. Onu da kendi kendime kestim.”

***

Ümit Alan:

“Ülkemizdeki bazı köşe yazarlarının robotu yapılabilir miydi? Yapılsa nasıl programlamamız gerekirdi? Yazar dediğimiz bu insanlar, bunları ayrıştıramayacak kadar analiz yeteneğinden yoksunsa, onlara ne gerek var? Hepsinin adına iki robot yapalım; biri tamamen desteklesin, diğeri tamamen karşı çıksın.”

***

Mehmet Kamış:

“Türkiye’deki köşe yazarlığı mantığı çok yanlış. Türkiye’de köşe yazarlığı Ertuğrul Özkök’ün dediği gibi “Babasının çiftliği, her şeyi yazan, her şeyi döken”değildir. Gazete yayın yöneticilerinin yazıları yayınlamama ve istediği yazara yazdırma hakkı vardır diye düşünüyorum. Yazıları değiştirme değil, yazıları yayınlamama hakkı vardır.”

“Türkiye’de yazı yazmadığınız zaman malesef hiçbir anlamınız yok. “Türkiye’nin en önemli canlıları köşe yazarları” yani gazetecilerin, muhabirlerin hiçbir önemi yok. İnsanlar köşe yazarlarının ne dediğine bakıyor. Türkiye’de medyanın çok yanlış bir yapılanması var. “

***

Serdar Turgut:

“Gazetede ilk yazınızda medyada var olduğu söylenen 600 küsur yazardan şikayet ederek yazı serüveninize başlamayın. Bu konu artık gerçekten baymış durumda.”

***

Burak Cop:

“Köşe yazarları sözünde keramet olduğuna inanılan insanlardır. Bir diyeceğiniz varsa, bunu muhabir şapkanızla yazdığınız habere yedirmenizle, yakışıklı bir fotoğrafınızın süslediği ve size ait olan bir köşede ahkâm kesmek suretiyle dile getirmeniz arasında büyük fark vardır. İlkinde piyade, ikincisinde keskin nişancı muamelesi görürsünüz. Bazen albay muamelesi görürsünüz. Bazen general muamelesi görürsünüz. Hatta bazen allah sizi inandırsın Rambo muamelesi görürsünüz.”

“Peki nasıl köşe yazarı olunur? Anlayabildiğim kadarıyla bunun çeşitli yolları var. Gerçi bir harita, güzergâh vs. çizmek de zor. Herifin biri üç sene önce mi ne, çıktı, Deniz Gezmiş ulusalcıdır ve yabancı düşmanıdır diye bir şeyler yazdı. Aldı yürüdü, şimdi futbol üzerine konuşuyor. Bir de Hıncal Uluç var; atletizmden de anlıyor, operadan da, tarihten de, gecenin bir vakti evinden gayrı bir eve giden genç kadınların orada ölmesinin normal karşılanması gerektiği gibi ince hususlardan da anlıyor. Gel de çık işin içinden.”

“Şimdi bir kere işe yarayan bir soyadınız varsa, bir miktar avantajınız var demektir. Neyse siz siz olun; doğmadan önce annenizi, babanızı, amcanızı, teyzenizi, abinizi falan seçmeye çalışın.”

***

Müge Neda Altınoklu:

“Bugünkü haliyle köşe yazarlığını bir ‘kurum’ olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır. Köşe yazarlığının ‘kurumsallaşması’, köşe yazarının sembolik iktidarının doğal bir sonucu. Bu ‘kurum’ kimi zaman yargı mekanizması olarak, kimi zaman siyasi ve toplumsal krizlerde bir başvuru mercii olarak karşımıza çıkıyor. Toplum, köşe yazarlarına referans vererek siyasi tartışmaları yürütmekte, sevdiği köşe yazarının transfer olduğu gazeteye göre gazete tercihini değiştirmekte. Siyasiler ise köşe yazarları aracılığı ile kamuoyu oluşturmaya çalışarak, onların sembolik güçlerinden kendilerine pay çıkarmak için çabalamaktadırlar. Bu düşündürücü tablodan yola çıkarak bir yandan köşe yazılarının toplumda bilgi kirliliğine sebep oldukları ya da bilgi çeşitliliği yarattıkları savunulabilir. Yalnız buradaki en büyük tehlike, köşe yazarı çeşitliliğini demokrasiye bağlamak, köşe yazarlığını demokrasinin bir kurumu olarak değerlendirmek olur. Çünkü burada bahsedilen kurumsallaşmanın sembolik boyutu çok güçlüdür, bu da bir köşe yazarının toplumsal ve siyasal meşruiyetiyle ilgilidir.”

***

Gürcan Öztürk:

“Köşe yazarlarının, gündelik yaşamın bir alanında yazı kaleme almamaları ve bir yazıda birden çok konuyu işlemelerini sorun olarak algılamaktayım. Köşe yazarlarından beklenen, alanlarına ilişkin gündemdeki konuları derinlemesine veya farklı bakış açılarıyla irdelemeleridir. Zira günümüz Türk basınında üç binden fazla köşe yazarı bulunmaktadır. Bu köşe yazarlarının her birisi, kendi alanına bağlı kalmadığı sürece, köşe yazarlığı alanının, uzmanlaşma sorunundan kurtulması olanaklı görünmemektedir.”

***

Ahmet Hakan:

“Bu Memlekette Köşe Yazarlığı Yapılmaz

Size bir şey söyleyeyim mi? Sırtını bir kesime yaslayıp her gün fotokopi gibi aynı yazıları yazmadıktan sonra… Bu memleketin en zor, en riskli, en yorucu, en berbat mesleğidir köşe yazarlığı.”

***

Hasan Öztürk:

“Yazarların (gazeteci, romancı, öykücü, akademisyen vb.) yazılarının dil yanlışlarının gösterilmesine pek tahammülleri yok gibi. Bazen yazdıklarının içeriğine de elbette.”

“Adlarından söz ettiğim yazarlar, öncelikle okunuyor oldukları için kendilerini şanslı saymalılar bence. Yazılarındaki Türkçe yanlışlarını gösterdiğim ve her gün yüz binlerce okura ulaşan çoğu akademisyen köşe yazarı, yoğun olduklarını ve zamanlarının darlığını gerekçe göstererek yazıma alınmış olabilir. Belki de onlar “aman sen de” diyerek konuyu ellerinin tersiyle itip, savsaklamıştır. Ancak bilinmesi gereken bir gerçek var ki o da “sınava giren adayların köşe yazarlarından daha çok zamanı ve daha az stresi olmadığı”dır. Kimsenin kazandığı parada gözümüz yok; ancak köşe yazarlarının gazetelerinden aldığı paralar dudak uçuklatıyor.(Öyle değilse, doğrusunu açıklayabilirler.) ÖSS’de veya KPSS’de bir yanlış cevabın adaya nelere mâl olduğunu herkes biliyorken bunca Türkçe yanlışı olan köşe yazarlarının, bırakınız maaş kesimini bir uyarı alıp almadıklarını kimse bilmiyor. Yazılarındaki Türkçe yanlışlarını gösterdiğim yazarları seven okurlar, küçük bir iyilik edip yazarlarına bir “ileti” göndererek onların aynı yanlışları yeniden yapmalarını engellemiş olurlarsa ne güzel.”

***

Oray Eğin:

“Bize hep yanlış öğretildi, Türk gazeteciliğinin mertebesi köşe yazarlığıdır diye. İlk imzalı yazımın üzerinden 20 sene geçti; ilk yazımı yazarken hedefim köşe yazarlığıydı. Ancak 20 sene sonra köşe yazarlığının bildiğimiz mevcut haliyle iflas ettiğini itiraf edebiliyorum. Birbirinden değersiz fikirlerini hiçbir bilgi katmadan oturduğu yerden 50 sene boyunca pazarlayan o karikatür köşe yazarına itiraz ediyorum. Bu devir kapandı.”

***

Mehmet Barlas:

“Kötü yönetilen Türkiye’de birbiri ardından patlayan siyasi ve ekonomik krizler sonunda, sadece bizim sektörden 4000 kişinin işsiz kaldığını unuttuk… Medya patronlarının kartel kurup, ortak manşetlerle gazete çıkarttıklarını, çalışanların tek bordroya mahkûm edildiklerini de hatırlamıyoruz. Geçmişte manşetlerle, köşe yazılarıyla cilaladıklarımızın daha sonra Yüce Divan’da yargılandığı da pek umurumuzda değil.

Meğer bizim meslek bu kadar kolaymış… Seçilmişleri yerden yere vuracaksın… Kişilere dönük takıntıları, “Siyasi yorum” diye tezgâhlayacaksın… Sivilleri hedef alan bombalı saldırılarda bile terörle devlet arasında tarafsız kalmayı yeğ tutacaksın… Bence biraz silkinip, kendimizi de eleştirmenin zamanı değil midir?”

***

Jon Friedman:

“Bir köşe yazarı veya eleştirmenin sorumluluğu, son derece tutkulu olması, doğru ve dürüst olması, yazdıklarına bilgi katması ve olduğunca iyi yazmasıdır. Bir köşe yazarı bir Başkan ya da bir filmle ilgili çok keskin görüşlere sahip olabilir, önemli olan davasını halkın önemsemesini sağlamaktır. İyi köşe yazarlarının adil, ellerindeki köşesinin gücünü kendilerine verilmiş bir imtiyaz gibi değil, topluma hizmet etmenin veya sadece vatandaşın araştırıp bulamayacağı ya da üzerinde hiç düşünemeyeceği konuları deşen, eleştiren iyi gözlemciler olması beklenir. Köşe yazarlığı bir silah olarak kullanılamaz. Bir köşe yazarı için en ahlaksız şey, özgün bir şey bulamama durumunda sadece dikkat çekmek için ve ele aldığı kişi ya da konunun olduğunca geniş bir kesim tarafından tartışılmasını sağlamak, adını andırmak, sesini duyurmak için ses getirecek birisini eleştirmektir.”

***

Umut Dağ:

“Bazen öyle köşe yazıları okuyorum ki, yazının her cümlesi bir Türkçe hatası. Sanki yazar (!) Türkçe’yi yıllar sonra 5. dili olarak öğrenmiş gibi. Hatta o kadar ki, insan “Acaba bu yazar (!) hayatında hiç okula gitmedi mi?1 diye soruyor kendi kendine.”

***

Ekşisözlük’ten “Türkiye’de Köşe Yazarı Olmak İçin Gerekenler

***

Ekşisözlük’ten thirth lulubelle

“Ülkenin işsizlik oranının önemli ölçüde düşmesini sağlayan meslek grubudur. maazallah köşe yazarlarının yarısının işine son verilse işsizlik oranı kesin iki puan artar. Bir gün herkes 15 günlüğüne köşe yazarı olacak diye umut ediyorum. benden köşe yazarı olur mu. Evet olur. okunmayan ilk köşe yazarı ben olacak değilim ya. çalıştığı gazeteye girerken kimlik göstermek zorunda olanları bile vardır.”

***

Zaytung:

“Yılmaz Özdil… Köşe yazarlığı kursu… 1. dönem mezunlarını… Verdi!!!”

***

Ekşisözlük’ten yaşayan ejderha:

köşe’de yazmaz olasıca!

adamlar;

hukukçudan iyi hukuk

ekonomistten iyi ekonomi

siyasetçi ve siyaset bilimciden iyi politika ve uluslararası dengeleri biliyor!

eee sorsan kadın ve şaraptan da anlayanlar onlar!

peki yetkinlik var mı, uzmanlık var mı? yetkinlik yok ama uzmanlık var! kahvehanede, otobüste ya da ayak üstü muhabbet dönen kokteyl muhabbetlerinin bir iki tık üstü bilgileriyle sığlık ve yüzeysellik uzmanı çoğu.

türkiye’deki kadar fazlalığı, enflasyonu da hiç bir yerde yoktur herhalde.

açıp bir new york times, financial times ya da le monde okuyunca her sayfasına bir köşe yazarı bağlama özelliğinin türk gazetelerine özgü olduğunu anlıyorsun.

maalesef açık oturumların kombinesi de başka adam kalmamış gibi bunlarda. hayır fazlalığını geçtim son derece zararlılar toplum için hatta kişisel kanaatim esasında milletin ağzına sıçan bunlar. sonuçta siyasetçi yada teknik hoca işini yapıyor. adamlar tabi konuşacak. kendini, siyasetini, mefkuresini, neyi,niye yaptığını ya da yapmadığını anlatacak, anlatıyor da.

peki bunlar ne yapıyor; bir havlamaya başlıyor, milletin zaten azıcık olan soğuk kanlılığı, yorum kabiliyeti de kaybolup gidiyor, bildiğini de unutturuyor, karanlıklar da kayboluyor gidiyor.

(bkz: malumatfuruş)

(bkz: bilgiç)

***

Cumhurbaşkanı Erdoğan: “Arama motorlarıyla, internetteki bilgi kırıntılarıyla, 140 karaktere sığdırılmış aforizmalarla gerçek bilgiye vakıf olunamaz, alim hiç olunamaz. Bu şekilde sadece malumatfuruş olunabilir, yarım porsiyon aydın olunabilir, başka bir şey olunamaz”

 

***

Malumatfuruş:

“Köşe yazarlığının geldiği nokta, arz-talep meselesi ile yakından ilgili. Toplumun neredeyse tüm kesimleri takip etmediği ya da görüşlerinden haz etmediği köşe yazarlarına tepki duyuyor. Ancak, gazetecilik sistemi sanki onlarsız da yapamıyor. Köşe yazarsız gazete olmazmış algısı hâkim.”

“Köşe yazarlığı için yoğun bir talep var. Sayıca bu kadar fazla olmalarına rağmen köşe yazarlarının ortaya koyduğu ürünün kalitesi kesinlikle uluslararası standartlarda değil. Yığınla köşe yazısı okuduktan sonra bile insanın zihninde etkileyici bir iz kalmıyor. Her ne kadar dinamik bir gündemimiz olsa da Türkiye’de ya da dünyanın başka bir ülkesinde, okuyucuları için her gün içerik üretebilecek donanımda ve kapasitede pek yazar yok. Ama gelin görün ki, ülkemizde durum tam tersi. Çoğu alanda olduğu gibi, kendimize özgü bir köşe yazarı olgusu ve kültürü geliştirdik. Yankı fanusu arayışı içinde gibi, daha çok kişi bir görüşü savunduğunda, o görüşe değer katıyor zannediyoruz. Gazetelerde ve haber sitelerinde, ilkokul mezunu bile olduğu şüpheli kişilerden tutun, akademik açıdan önemli unvanlar edinmiş kişilere kadar çok geniş bir yelpazedeki yazarlar, bir fikir sunmak ya da savunmak yerine, sürekli değişen ülke gündemimiz karşısında güdülendiği, kamuoyu oluşturma kanalı olarak hizmet ettiği ya da maaşının karşılığının beklendiği olguları, olayları, düşünceleri dile getiriyor.”

“Toplumun her kesiminde gözlemlenen kutuplaşma, köşe yazarları arasında daha keskin. Üzülerek belirtmek gerekir ki, basın sektöründe fikri namus ve sorumluluk, iş ahlâkı, basın etiği serbest düşüşte. Bunun gibi ağır bir söylemde bulunma hakkına sahip miyiz? Tartışılabilir. Ancak, günde ortalama 40-50 köşe yazısı okuyan, yerli ve yabancı yayınları takip eden biri olarak bu gözleme birçok kişinin katılacağını düşünüyorum. Aslında tek hedefimiz köşe yazarları da değil. Yayımlanacak yazıları kontrol edenler ya da yayın yönetmenlerinde de büyük kusur var. Bizim yaptığımız türden bir içerik doğruluğu incelemesini, yayınladığı köşe yazıları için günlük bazda bir gazete çalışanı yapıyor mu, emin değiliz açıkçası. Bu arada, o köşe yazarı artık yazılarında çeviri yaptığı kaynakları belirtiyor. Bir bakıma, Malumatfuruş’un misyonu açısından bu da bir kazanım.”

“Her alanda gözüken liyakatsizlik sorunsalı köşe yazarlarında da mevcut. Ekşisözlük gibi paylaşım platformları, internet günlükleri (blog) ve sosyal medya, yazılı basında sırça köşeleri kapmış yazarların ortaya koyduğu yazıların aslında sanıldığı kadar matah ürünler olmadığını gözler önüne serdi. Bahse konu ortamlarda birikimlerini paylaşan alanlarının uzmanı ve oldukça yetenekli binlerce kişi, köşe yazarlarından daha kaliteli yazılar ve analizler ortaya koyuyor her gün. Tek eksikleri, etiket sahibi olup ya da basın kuruluşunun sahibinin yakını/tanıdığı ya da birilerinin referanslısı olmamak.”

“Köşe yazarlığının mevcut halinin önemli bir olumsuz etkisi haberin asıl kaynağı muhabirliğin üzerinde görülüyor olması. Köşe yazarlığı bir meslek değil aslında. Bir insan kendini gazeteci ya da muhabir olarak niteleyebilir ya da bambaşka bir mesleği, uzmanlığı vardır, köşesinde bu birikimini paylaşır. Ancak ülkemizde, kartvizitlerde durum pek öyle olmuyor. Köşelerinden ahkâm kesen köşe yazarları ile gazeteciliğin asıl kaynağı olan muhabirlerin arasındaki kat be kat maaş farkı aslında haberciliği öldürüyor. Haberin peşinde koşmak yerine, 300-400 kelime karalayarak daha çok kazanmak, daha çok prestij sahibi olmak maalesef gazetecilik ve muhabirlik açısından iç açıcı görünmüyor.”

***

“Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır”

Yunus Emre

Umut Sarıkaya’nın “Kafası Çok Rahat Adamın Maceraları” başlıklı “köşe yazarı temalı” karikatürüyle sonlandıralım: