Atatürk‘ün Suudi Kralına Mektubu ve Köşe Yazarlarımız

Mustafa Kemal Atatürk’ün, Suudilerin mezarlıkları ortadan kaldırma planı kapsamında Hz. Muhammed’in kabrini de yok etmeyi tasarlamasını öğrenmesi ile birlikte Suudi Kralına bir mektup / mesaj gönderdiği ya da telgraf çektiği iddiası, bir şehir efsanesi halinde sanal ortamda varlığını korumakta.

Söz konusu iddia tüm amiyaneliğiyle aşağıda yer almaktadır:

Suudi kralı dikkatine !! Tarafımıza ulaşan haberlere göre Allahın sevgili ve özel kulu,elçisi peygamber efendimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın kabrini yıkıp yerini degiştirecekmişsin. O Mezarın tek taşına dokunursan kurtuluş savaşını bırakır ordularımla aşağı inerim..

26 Haziran 1919 MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

Mesajın orjinali Cumhurbaşkanlığı arşivlerinde saklanmaktadır.

ataturkun suudi kralına mektubu

Atatürk’ü dindar göstermek isteyenler ve İslâm düşmanı göstermek isteyenlerin bir savaş aletine dönüşen efsane, Can Ataklı’nın Vatan Gazetesi’nde 9 Ağustos 2008 tarihinde yayınlanan “Atatürk Olmasa Bugün Hazreti Muhammed’ in Mezarı da Olmayacaktı” başlıklı köşe yazısı* ile birlikte daha popüler hale geldi. Anılan köşe yazısında Ataklı, AK Parti eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’tan bir anekdot aktarır ve  anekdotu  köşe yazısının başlığı ve içeriği haline getirerek bir iddiada bulunur:

Prof. Nevzat Yalçıntaş “Suudiler 1926 yılında sınırları içinde tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hazreti Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hazreti Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi” dedi. Atatürk olmasa bugün Hazreti Muhammed’in mezarı da olmayacaktı

ve devam ediyor:

Yalçıntaş anlatıyor: “(Dışişlerinde Bakanlık arşivini araştıran) Münir Bey aradı. Çok ilginç bir belge bulduğunu, bunu getirip göstermesi gerektiğini söyledi. O sırada benim çalıştığım başbakanlık binası ile dışişleri binası aynı yerde. Hemen atlayıp geldi. Çok heyecanlıydı.” Prof. Yalçıntaş, Münir Bey’in gösterdiği belgeye baktığında çok şaşırdığını belirterek şöyle devam etti: “Belge bir telgraf metniydi. Henüz yeni kurulan Suudi devletinin kralına gönderilmişti. Telgrafta ‘Hazreti Muhammed’in mezarının yıkılacağını derin üzüntü içinde öğrendim. Bu kutsal emanete asla dokunamazsınız. Bir tek taşının bile zarar gördüğünü duyarsam orduyu aşağıya gönderirim’ anlamına gelen cümleler vardı.” 

Yalçıntaş, burada Hazreti Muhammed’in mezarı ile ilgili kısa bir detay anlattı. İngiliz işgali sırasında komutan olan Fahrettin Paşa’nın kabri terk etmemek için uzun süre direndiğini, aç kaldıklarını bu nedenle çekirge yiyerek beslendiklerini, sonunda İngilizler’in hiçbir şekilde dokunmamaları kaydıyla Hazreti Muhammed’in mezarını terk ettiklerini ancak kutsal emanetleri de yanlarına aldıklarını söyledi. 

Şimdi gelelim belgenin bulunmasından sonraki gelişmelere, çünkü vahim ve ilginç olan bu: Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığına göre Münir Bey belgeyi önce bir üst amirine götürüyor. Belge oradan daha yukarı taşınıyor. Sonunda müsteşara oradan da Bakan İlter Türkmen’e geliyor. Tabii Evren Başkanlığı’ndaki Milli Güvenlik Konseyi’nin de haberi oluyor. Sorun şu: Bu belge ne yapılacak? Dönemin Atatürkçü komutanları ve onların emrindeki bürokrasi bu belgenin açıklanmasını istemiyor. Ancak belge de ortaya çıkmış bir kere. Sonunda o dönemde yazılan ve şimdi kitapçılarda tek nüshası bile kalmayan bir Atatürk kitabının içine, hiçbir anons yapılmadan konuyor. Kısacası konu adeta kapatılıyor, sadece o tuğla gibi kalın kitabı sonuna kadar okuyanların dikkatini çekecek biçimde “zevahiri kurtarmak” adına konuyor. Peki bu belge şimdi nerede? Kimin koruması altında? Bu da bilinmiyor. Bilinen tek şey, Atatürk’ün İslam aleminin peygamberi Hazreti Muhammed’in mezarının ortadan kaldırılmasını önlemesi herkesten saklanıyor.

Yani, ileri sürülen iddianın yegane delili mektup “yandı bitti kül oldu” deniliyor.

Can Ataklı’ya ilaveten Yalçın Bayar de bu iddiayı bir gerçek gibi değerlendirip “Sizin de içiniz yanıyor mu” başlıklı 22 Haziran 2014 tarihli köşesine taşımış:

Suudi Araplar peygamberimizin mezarında yer değişikliği yapmak ister. Bunu öğrenen Atatürk, Suudi Arabistan Kralı'na telgraf çeker. "Peygamberimizin mezarının tek taşıyla oynarsanız Türk ordusu güneye iner." Suudiler tek taşla oynayamaz.

Halka ve Olaylara Tercüman Gazetesi yazarlarından Sırrı Yüksel Cebeci, “Bir Gizli Belge” başlıklı 13 Kasım 2008 tarihli yazısında bu iddiayı dile getirenlerden olmuştu:

"ÖLÜMÜNÜN üzerinden yetmiş yıl geçtiği halde Atatürk’le ilgili birçok belge yeni yeni gün yüzüne çıkıyor. Ama hiçbiri şaşırtıcı değil. Ne Stalin’e “Sizlerden korkmuyorum” diyerek meydan okuması, ne de Hazreti Muhammed’in Medine’deki mezarını yıkmaya kalkan Suudi Kralı’nı tehdit etmesi... Atatürk, hep o bildiğimiz Atatürk... Kimseden korkusu olmayan bir barışsever... İslam’ın yüce Peygamberinin mezarının yıkılmasına izin vermeyecek kadar dindar... Avrasya TV’deki “Lale Şıvgın’la Beyin Fırtınası”, beğenerek izlediğim ve kaçırmamaya çalıştığım programların başında gelir. Lale Şıvgın ayrıca Tercüman’da yürekli yazılarını zevkle okuduğum bir yazar... Muharrem Yıldız elektronik mesajla uyarmasaydı, Hazreti Muhammed’in mezarıyla ilgili o müthiş belgeselinden haberim olmayacaktı. Nasılsa atlamışım. Lale Şıvgın’ın programına telefonla katılan AKP eski milletvekili Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın anlattığı olay ve belge şu: Suudi Arabistan’da türbelerin, mezarların ve mezar taşlarının yıkıldığı haberleri yayılmaya başlar. Ve bu mezar taşlarını kırmak, türbeleri ortadan kaldırma hareketi yavaş yavaş Peygamberimizin türbesine kadar gelir. Bütün Müslüman ülkeler tabii tepkili... Bunu kim önleyebilir diye düşünür bu ülkeler. O yıllarda bağımsız İslam devleti olarak Afganistan, İran ve Yemen var. Fakat güçleri ve imkanları yok. İslam ülkeleri, “Peygamberimizin türbesinin yıkılmasını önlese önlese ancak Türkiye ve Atatürk önler” der ve Atatürk’e bir mektup yazarlar. Atatürk mektubu alır almaz, Suudi Arabistan Kralı’na hitaben bir mektup dikte eder. İmzasını taşıyan mektupta ya da notada şöyle der: “Peygamberimiz Resulün türbesinin bir taşına dokunursanız kuvvetlerimiz (silahlı kuvvetleri kastederek tabi) güneye doğru inecektir, bu hareketiniz cezasız kalmayacaktır.” Bütün mezarları ve türbeleri yıkan, mezar taşlarını kıran Suudi Arabistan, Atatürk’ün bu mektubundan sonra Peygamberimizin türbesine dokunamayacaktır. Belge nasıl bulundu? PEKİ bu önemli belge şimdiye kadar neredeydi ve varlığından neden yeni haberdar oluyoruz? İşte burası çok önemli... Atatürk’ün doğumunun 100.yılı olan 1981’de, bir dizi etkinlik çerçevesinde 1923’teki İzmir İktisat Kongresi’nin ikincisi de yapılacaktır. İdari organizasyon görevi Dışişleri Bakanlığına verilir. Başbakan Yardımcısı Turgut Özal, Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ı arar ve organizasyonu kendisinin yapmasını ister. İlk iş olarak, Dışişleri Bakanlığı arşivinde Atatürk döneminin, yani 1920’den vefatına kadar geçen 18 yıldaki bütün gizli yazışmalar ve Atatürk’ün emirleri taranacaktır. Hüsnü Kuran adındaki Arapça ve Fransızcayı çok iyi bilen Dışişleri memuru bununa görevlendirilir. Hüsnü Kuran, bir gün heyecanla Prof. Yalçıntaş’a gelir ve gizli arşivde çok önemli bir belge bulduğunu söyler. Bulduğu belge, işte bu belgedir. Arap harfleriyle yazılmıştır ve ekinde de Fransızcaya tercümesi vardır. Belge neden gizleniyor? BELGENİN çok önemli olduğunu gören Prof. Yalçıntaş, Hüsnü Kuran’a bu belgeyi aldığı yere derhal koymasını ve durumdan amirlerini haberdar etmesini söyler. Hüsnü Kuran kendisine söyleneni yapar. Belge, Dışişleri’ndeki bütün yetkilileri heyecanlandırır. Aralarında Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı’nın da bulunduğu yetkililer, Hüsnü Kuran’a şu emri verirler: “Aman sakın bunu kimseye söylemeyin, Bunu yayınlanacak belgeler arasına koymayın. Eski yerine yani gizli evraklar arasına koyunuz ve bundan kimseye bahsetmeyiniz.”"

MHP Konya Milletvekili Mustafa Kalaycı da bu iddiaya inananlardan:

”Mektubunda, mezarın yıkılması durumunda orduyu göndereceğini söylemiştir. Eğer böyle bir mektup varsa, neden saklanıyor? Bunun açıklanması lazım. Şimdiki yöneticilerimiz de bir mektup yazamaz mı?”

İddianın kaynağı Prof. Nevzat Yalçıntaş, Suudilerin Hz. Muhammed’in mezarının yıkılmasına yönelik 1926 yılındaki teşebbüsünü 2008 yılında gündeme getirerek Kanal D’de yayınlanan Genç Bakış programında şunları söylemiş:

"Suudi Arabistan sınırları içindeki tüm mezarlıkları yıkıyorlardı. Atatürk sıranın Hz. Muhammed’in kabrine geldiğini öğrenince bir telgraf çekerek, ‘Eğer bir tek taşına bile dokunursanız ordumu aşağı gönderirim’ demişti. Bunun üzerine Suudiler Hz. Muhammed’in kabrine dokunamamıştı. Ama bu telgraf yok edildi.”

Nevzat Yalçıntaş’ın iddiasını açıklayan 31 Aralık 2012 tarihli bir de video görüntüsünde var. Videodaki açıklama aynen şöyle:

“Vahabiler iktidarı ele geçirince bütün türbe ve mezarları yıkmaya başladılar. Sıra Peygamberimizin Medine’deki türbesine geliyor. Yeşil Türbe’ye…Ne yapacaklarını şaşırıyorlar.O zaman müstakil ve sözü geçen bir İslâm devleti yok. Afganistan var, Yemen var, İran var ama bunların sözü geçecek gibi değil. Türkiye’ye, Mustafa Kemal ATATÜRK’e müracaat ediyorlar. ’Peygamberimizin türbesi yıkılacak.’ Yıkmaya bunlar yanaştılar. İşte o zaman ATATÜRK’ün bütün manevi dünyası harekete geçiyor. Çok sert bir cevap, NOTA diyelim buna, yazıyor. İhtar gönderiyor. Peygamberimizin naşına değil, türbesinin taşına dokunamayacaklarını çok kesin bir şekilde ifade ediyor. Mektubun sonu gayet diplomatik bir tehditle bitiyor. Sessiz kalınamayacağı, buna müdahale edileceği, burdaki müdahale asker müdahaleye kadar gidebilecek bir şey. Çok ağır bir tehditle, bu vesika gönderiliyor. Vesikanın aslı Dışişlerinde. Peki niçin açıklamıyorlar. Çünkü herkes bana bunu soruyor. Cevabını kısmen Hüsnü bana verdi. Sen dedim bunu bana gösterdikten sonra, ne yapayım hocam dedi, zaten beni aramasının sebebi o. bu çok önemli bir vesika. önce bunu asli yerine götür ama bunun metnini yaz evine götür önce hiçbir şey bahsetmeden, şu metin kaybolmasın. baktılar ve dedi ki müsteşar bakın bundan haberiniz yok, kimseye bahsetmeyeceksiniz, aldığınız yere koyacaksınız”

Görüldüğü üzere, diplomatik bir tehdit ifadesinin kullanıldığı ifadesi ağır basıyor. Ayrıca, mektup ya da telgraf yerine arşivlerde görüldüğü iddia edilen metnin “diplomatik nota belgesi” olduğu ifade ediliyor.

Ancak, Sabah Gazetesi’nin bir haberine göre 2002 yılında Nevzat Bey bir telgraf gördüğünü ifade etmiş:

Atatürk'ün Kral Abdülaziz'e gönderdiği telgrafı gördüm. Halen Dışişleri'nin arşivindedir, gizli kalmasından yana tavır alınmaktadır.

Hulki Cevizoğlu’nun Karadeniz TV’de 2012 yılı Kasım ayında canlı yayınlanan Ceviz Kabuğu programına telefonla katılarak şu sözleri sarfetmiş:

Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bundan önce son zamanlarda Moskova kaynaklı bir haber var. Mescid-i Nebevi’nin yıkılacağı ile ilgili ama bu gerçek değil. Böyle bir şey olamaz. Genişletme, yenileme çalışmaları her zaman yapılmıştır. Provokasyon olabilir, bu konuda vatandaşlarımıza bilgi vermek istedim.
Söz konusu olaya gelirsek Vahabiler Osmanlıların o topraklardan çıkması ile sahabe kabirlerini yıktı. İslam dünyasının ileri gelenlerinin kabirlerini ziyaret etmelerini putperestlik olarak görüyorlardı. Vahabilik, İngilizler tarafından yaratılan bir “Osmanlı’ya dini isyan hareketidir.” 
Bölgedeki İslam alimleri, peygamberimizin kabrinin yıkılmaması için başvuracak yer aradıkları belli oluyor kaynaklardan. Ve bu yer de Türkiye olmuş. O zamanlarda oraya gidenler bu kabirlerin yıkıldığını görüyor ve Peygamber’in kabrine de yapacakları korkusu oluşmuş. Buna karşı koyacak bir merci arıyorlar ve gözler Ankara’ya dönüyor. Bülent Ulusu kabinesinde rahmetli Atatürk’ün hatırası için ne yapalım diye düşünürken İzmir İktisat kongresinin ikincisinin yapılması için karar alınıyor. Turgut abi (Özal) bana görev verdi.
Hüsnü Kuran isimli genç bir arkadaş Dışişleri Bakanlığı arşivlerinde çalışırken bir belge bulmuş ve beni aradı. Bir vesika gösterdi. Rahmetli Atatürk’ün bir telgrafının metni...
Telgrafta, Atatürk kendisine bir duyum geldiğini, peygamberin kabrinin yıkılacağını duyduğunu Suudi Arabistan kralına doğrudan yazıyor. Çok açık olarak değil, diplomatik bir dille ama tehdide varan bir üslupla yazılmış...
Hulki Cevizoğlu: Tarihi nedir bu belgenin?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: 1930’ların başı. 1931 veya 1932 olmalı. Hüsnü bey “ben ne yapayım hocam” dedi. Ben de “devlet belgesi, bina dışına çıkarma” dedim. Ve amirine söylemesini istedim. Söyledi. En son bundan kimseye bahsetmemeleri ve gizli belgeler arasında yerine konulması gerektiği söylenmiş onlara.
Hulki Cevizoğlu: Atatürk’ün gönderdiği bir telgraf neden gizli belge olarak saklansın? 
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bundan rahatsız olanlar oldu. Atatürk’ün dinle ilgisini ortaya koyan bu durumdan rahatsız olan büyük bir zümre var bugün de. Atatürk’ün evi normal bir Türk ve Müslüman evidir. Atatürk’ü menfi göstermek isteyen bir zümre var. Ateistler ve softa bir kesim var. 
Hulki Cevizoğlu: Siz bir profesör olarak bu belgeyi gördünüz ve sonradan düzenlenmiş ya da fotokopi bir belge olmadığını tespit ettiniz. Tanıksınız.
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Gördüm efendim, kesinlikle gerçek...    
Hulki Cevizoğlu: Atatürk neden böyle bir telgraf çekme gereği duysun? Hilafeti kaldıran devrimci bir insan... Üstelik topraklarımız dışında ve coğrafyamızdan uzak bir yerde olan olay için neden telgraf çeksin?Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Bunun sebebi şu. Atatürk samimi bir Müslüman çünkü. Atatürk’ün konuşmalarında samimi bir Müslüman olarak söylediği sözlere baksınlar. Atatürk’ü inancının dışında bir insan gibi takdim etmek yanlıştır. O dönemde Türkiye’nin dışında, kendi ayaklarının üzerinde duran bir ülke yok. Atatürk inanmış bir Müslüman, elbette sahip çıkacak. Orayı daha düne kadar bizim ordumuz korumuş. Atatürk’ün samimi bir peygamber sevgisine sahip olduğu ortada.
Hulki Cevizoğlu: Bu olay sizin tanıklığınızda 1981’de yaşanmış. 1980’de “Atatürkçüyüm” diyen Kenan Evren bir darbe yapmış. Askeri Konsey iş başında. Bülent Ulusu Başbakan ve Turgut Özal ihtilal hükümetinin başbakan yardımcısı!.. 
Acaba o dönemde askerler “Atatürkçüyüz, bunu açıklarsak dincilerin eline bir koz vermiş oluruz” diye ortaya çıkarmamış olabilir mi?
Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş: Çok önemli bir noktaya işaret ettiniz. Şöyle bir şey var. Başörtü meselesinde bir başka olay daha ortaya çıktı unutulan... Bu yasağı meşru göstermek için Diyanet İşleri’nden fetva istendi. Fakat ve çok şükür Diyanet İşleri oradan buradan gelen emirle hareket etmek yerine meseleyi bir kurula getirdi. O kurulda İslam’ın esasları içinde kadınlar için başlarını örtme zorunluluğu olduğunu belirttiler. Tayyar Altıkulaç, Türkiye’yi geliştirmek isteyen Atatürk’ün, kadınlara karışmadığını, bunun Atatürk’le, Atatürkçülükle alakası olmadığını belirtti. Gayrı ilmidir ve Atatürk’e karşı işlenmiş bir vebaldir.

Bu iddialar karşısında Murat Bardakçı, 13 Temmuz 2012 tarihli “Birkaç internet palavrası daha” başlıklı köşe yazısında şu ifadeleri kullanmış:

Atatürk‘ün 1930’larda Suudi Kralı İbn Suud‘a “Hazreti Muhammed’in türbesini yıkmaya kalkarsan ordumu tepene gönderirim” diyen bir mektup yolladığı yolundaki balon: İddiayı bundan birkaç sene önce bir iktisat profesörü ortaya attı, Dışişleri Bakanlığı’nda hadisenin orijinal belgesini gördüğünü ama kopyasını almasına izin verilmediğini söyledi. İbn Suud‘un peygamberin mezarını yıkmayı düşünmesinin imkânsızlığını bir tarafa bırakın, Türk birliklerinin tâââ Mekke’ye kadar nasıl gidecekleri, İngiliz idaresindeki Irak ile Fransız mandası altındaki Suriye’den nasıl geçecekleri düşünülmeden, özellikle o dönem Türkiyesi’nde dinile ilgili uygulamalar bile hatıra getirilmeden ortaya atılan bu tuhaf iddiada palavradan ibarettir. Üstelik, arşivlerde de bu konu hakkında tek bir belge yoktur!

İnternet palavrası olarak nitelediği iddia hakkında Murat Bardakçı, 5 Mart 2012 tarihli ve “Lozan’ın Gizli Maddeleri ve Diğer Palavralar” başlıklı köşe yazısında bir de şu ifadeleri kullanmış:

Ortaya bu şekilde palavralar atılır da işin içine Atatürk de katılmadan hiç olur mu?
Arama motorlarından birine "Atatürk" ve "kutsal topraklar" yazın, bir profesörün bundan birkaç sene önce delilsiz ve kaynaksız şekilde ileri sürdüğü kendinden menkul bir saçmalıkla karşılaşıyorsunuz: Suudiler'in 1930'larda Hazreti Muhammed'in türbesini yıkmaya kalkışmalarının haber alınması üzerine, Atatürk, Suudi Kralı'na bir mektup gönderip "Böyle bir işe kalkışacak olursan ordularımı oraya gönderirim haaa!" demiş ve yıkım bu sayede engellenebilmiş!
Belge var mı, yok! Belgeyi bir tarafa bırakın, o devrin kaynaklarında bu konuda en ufak bir ima dahi yeralıyor mu, hayır! Kaynak? İddiayı ortaya atan profesörün "Vakti zamanında arşivde böyle bir kayda rastlamıştım" şeklindeki ifadesi...
Binlerce sitede yeralan ve tesadüfen okuyanın bile kafasının karışıp yanlış bilgilenmesinden başka bir işe yaramayan bu saçmalık hakkında şimdiye kadar tek bir kişinin de ortaya çıkıp "Yahu, hayatınızda bir defa olsun haritaya bakmadınız mı? Ankara nire, Medine nire? Haydi, mektubunun hakikaten yazıldığını, yani doğru olduğunu farzedelim; Medine'ye gidecek olan Türk birliklerine o senelerde Suriye'yi elinde tutan Fransızlar ile daha aşağılardaki İngilizler 'Buyrun, geçin!' mi diyeceklerdi? Atatürk sizler gibi harita ve jeopolitik cahili miydi?" sorusunu sormuyor...

Kadir Mısırlıoğlu** da bir televizyon programında Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’ın söz konusu iddiayı “uydurduğunu” iddia etmişti:

“...Nevzat YALÇINTAŞ, 40 sene önce bana anlattı. Mustafa Kemal Paşa’yı Müslüman göstermek için vesika uydurduk. Uydurduk, dedi. Şimdi bunu doğruymuş gibi anlatıyor. Nevzat benim 50 senelik arkadaşım. Bana mı yalan söyledin, şimdi millete mi yalan söylüyorsun?”

Tam bir bilgi kirliliği ürünü olan iddia edilen mesajın / telgrafın var olamayacağına dair tespitlerimizi sıralayalım:

  • İddia bir tarihçi yerine iktisat alanında uzmanlaşmış bir akademisyen tarafından ortaya atılmış olup, önde gelen tarihçiler tarafından desteklenmemiştir.
  • Mektubun ya da telgrafın varlığını kanıtlayacak bir kaynak bulunmamaktadır.
  • Suudilerin Hz. Peygamberin kabrini yıkmayı planladığı iddiasını kanıtlayacak bir kaynak bulunmamaktadır.
  • Ecyad kalesini ve Osmanlı revnaklarını ortadan kaldırarak, Mekke’de kapsamlı değişiklik yapabilen vahhabi -dediğim dedikçi- Suudilerin, Medine-i Münevvere’de Kabr-i Saadet’e yeni yatırımları ve mevcut hali çerçevesinde böylesi bir tehditten çekindiğini iddia etmek de anlamsızdır.
  • Ayrıca, bahse konu yönde bir mektup gerçek olsa bile, sebep-sonuç ilişkisi doğurup Suudileri ileri sürülen planlarından vazgeçirdiğine dair bir delil de bulunmamaktadır.
  • Bazıları 26 Haziran 1919 tarihinde bir telgraf çekildiğini iddia ederken. Prof. Dr. Yalçıntaş ise 1926 yılında çekildiğini iddia etmektedir. Her iki yılda da milletimizin ve devletimizin içinde bulunduğu vaziyet ve dış konjonktür, Medine’ye doğru askeri bir harekâtın gerçekleştirilemeyeceğini işaret etmektedir.
  • 1919 yılında bu yönde bir telgrafın çekildiğini iddia edenler, memleketin içinde bulunduğu ahval ve şeraiti tamamen unutuyorlar galiba. 1919 yılında Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak üzere Anadolu’ya hareket edip Kongreler toplamaya çalışıyordu. Böylesi bir durumda, vatan savunması için henüz tam teçhizatlı bir ordu oluşturulamamışken bir de Medine’ye ordu gönderilmesinin planlanmasını beklemek de absürt olur.
  • Deniz kuvvetlerimizin 1920li yıllarda bulunduğu hal göz önünde bulundurulursa, Türkiye’den bir ordunun ya da orduların İngiliz-Fransız işgali altındaki bölgelerden ve Suudi toprağından geçerek Medine’ye ulaşması, anlamsız bir iddia olarak dikkat çekmekte ve diplomatik nezaket için pek uygun görünmemektedir.
  • Telgrafın çekildiği iddia edilen 1919 yılında Suudiler iddia edildiği üzere bir Kral tarafından yönetilmemekteydi. Kabr-i Saadet’in bulunduğu Hicaz Bölgesi 1919 yılında Hüseyin bin Ali’nin, yani dönemin Hicaz Kralı, Mekke Şerifi Hüseyin’in kontrolündeydi. Hüseyin bin Ali, Haşimi ailesindendir, Suud ailesinden değil. Yani, kendisini “Suud kralı” olarak tanımlamaktaydı. Bu nedenle, 1919 yılında bir Suud Kralı mevcut değildi o bölgede.
  • Suudi Arabistan’ın kurucusu Abdulaziz Bin Suud, Hicaz bölgesinde kontrolü ele geçirmesinin ardından kendisini 10 Ocak 1926 tarihinde “Hicaz Kralı” ilan etmiş, 1932 yılında da  feth ettiği diğer toprakları (Necd ve Hicaz bölgelerini) birleştirerek Suudi Arabistan Krallığı’nı kurmuş ve kendini “Suudi Arabistan kralı” ilan etmiştir. 1926 yılı ve öncesinde Abdulaziz Bin Suud’a “Suud kral” olarak hitap edilmesi bu durumda beklenemez.
  • 1919 yerine 1926 yılında yukarıda değinilen yönde bir haberleşme gerçekleşmiş olsa bile, yine de gerçeklerle çelişmektedir. 1926 yılında Kurtuluş Savaşı çoktan sona erdiği için “Kurtuluş Savaşı’nı bırakıp orduları göndermek” pek mümkün görünmüyor.
  • Dil devriminin 1932 yılında gerçekleştiği göz önünde bulundurulduğunda 1919 ya da 1926 yılında bahse konu yönde bir mektupta kullanılan “günümüz” Türkçesi de şüphe uyandırmaktadır.
  • 1919 ya da 1926 yıllarında Mustafa Kemal henüz Atatürk soyadını kullanmamaktaydı. Atatürk soyadı, 24 Kasım 1934 tarih ve 2587 sayılı Kanunla verilmişti. Yani, mektupta “Atatürk” soyadlı bir imza beklenemez.
  • Diplomatik bir haberleşmede “ordumu aşağı gönderirim” gibi bir ifade kullanılmasını beklemek, özellikle bu yönde bir ifadeyi -diplomatik nezakete azami ölçüde dikkat eden ve “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” prensibini ilke edinen- Mustafa Kemal’den beklemek de anlamsızdır. Ayrıca, “aşağı” yerine “güney” ifadesi kullanılır.
  • Bu yönde bir telgrafın el yazısıyla çekildiği iddiası da -telgrafın (mors alfabesi bazlı) yapısı gereği- abesle iştigaldir.
  • Bahse konu hadiseye ilişkin Dışişleri Bakanlığı’nda bir belge bulunup bulunmadığı, Bilgi Edinme Kanunu hükümleri çerçevesinde yapılabilecek bir başvuru ile kolayca öğrenilebilir.
  • Kaldı ki, Prof. Dr. Yalçıntaş, Atatürk’ün doğumunun 100. yılı nedeniyle devlet arşivlerinde yapılan araştırmaya dahil olmuş. İlaveten, Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve Süleyman Demirel  Suudi Arabistan Özel Temsilcisi olarak görev yapmıştı. O günkü şartlarda (eğer böyle bir telgraf varsa) bu telgrafın kopyasını kolaylıkla alabileceği aşikar.
  • Türkiye Cumhuriyeti 3 Ağustos 1929 tarihi itibariyle Hicaz ve Necd Krallığı ile imzalanan Dostluk ve Barış Anlaşması ile bu ülkeyi resmen tanımış ve diplomatik ilişki kurmuştur (Bkz Dışişleri Bakanlığı internet sitesi).
  • İletildiği iddia edilen arşivlerdeki evrakın imhası da o kadar kolay değil. Öte yandan, kopyalanması ise bir o kadar kolay. Durum böyle iken bir kopyasının dahi ortaya koyulamaması da şüpheleri daha da artıran bir vaka.
  • Son olarak, “iddia sahibi iddiasını ispatla mükelleftir”. “Evrak gördüm, sonradan yok edildi” diyerek tarih yazılmaz.

Bu konuda okunması gerekli “Hz. Muhammed’in Mezarı ve Atatürk” başlıklı bir metin hazırlamış Ahmet Akyol. Ahmet Bey’in “sonuç” yorumu durumu özetliyor:

ATATÜRK, Suudiler’e Hz. MUHAMMED’in mezarıyla ilgili diplomatik açıdan ağır bir yazı göndermiş olabilir. Eğer böyle bir yazı varsa, bu yazıyı, Sayın Nevzat YALÇINTAŞ da okumuş olabilir. Ancak, özellikle ülkeler arasındaki ilişkilerde hitap tarzına ve kullandığı kelimelere son derece önem veren ATATÜRK’ün, bir ülkenin kralına yazılan böyle bir yazıda, “Hz. MUHAMMED’in türbesini yıkmaya kalkarsan ordumu tepene gönderirim” diyeceğine inanmıyorum.

Sonuç olarak, 1919 yılında yazıldığı iddia edilen ve internet ortamında paylaşılagelen sözüm ona telgrafın gerçeği yansıtmadığı aşikar. Ancak arşivlerde, Hz. Peygamber’in kabrine ilişkin gönderilmiş sert bir yazı olabileceği hususunu da tamamen gerçek dışı addetmemek gerekir.

Ortaya atılan iddiayı alıp köşesine taşıyan, iddia sanki gerçekmiş gibi üstüne kurgu yapan köşe yazarlarını sizlerin yorumlarına bırakıyoruz.

* Can Ataklı’nın Vatan Gazetesi’nden ayrılmasının akabinde internet yazı arşivinin kaldırılması nedeniyle bahse konu yazıya ancak başka kaynaklar aracılığıyla erişim sağlayabilmekteyiz. Aynı durum, Sırrı Yüksel Cebeci’nin yazısı için de geçerlidir.

** İşbu yazıda, Kadir Mısırlıoğlu’nun iddiası sadece anekdot olarak aktarılmakta olup, iddiaları çürütecek bir kaynak olarak değerlendirilmemektedir.

peygamber-efendimizin-kabri

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir