Aylık arşivler: Şubat 2017

Erdal Sağlam ve Faiz Geri Ödemesi

Erdal Sağlam, Hürriyet Gazetesinde 17 Mayıs 2012 tarihinde yayınlanan “Kamu Hesaplarında Bozulma” başlıklı yazısında borç servisine dair ufak bir yanlış tanım kullanmıştı:

"Faiz geri ödemesi açısından yılın ilk 4 ayı sıkıntılı dönemdi."

Borç servisi 2 başlıktan oluşur. Anapara geri ödemesi ve faiz ödemesi. Anapara, borç alınan miktarın ham tutarıdır ve geri ödenir. Faiz ise alınan anapara tutarı üzerinden hesaplanır ve tek yönlü bir ödeme mekanizması içerir. Kamu finansmanında da, Hazinenin yapmış olduğu faiz ödemeleri tek yönlüdür. Bu durumda denilebilir ki, faizin geri ödemesi olmaz, anapara geri ödemesi olur.

Uğur Mumcu’ya Ait Olduğu Sanılan Türk Vatandaşı Tanımı ve Köşemenler

İnternette muhtemelen rast gelmişsinizdir, bir “Türk Vatandaşı” tanımına:

“Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Cumhuriyetin ilk yıllarında, hukuk sistemimizi diğer ülkelerin yasal sistemlerinden kendimize uygun olduğu düşünülen kanunların benimsenmesini eleştirenler genellikle bu tanımı kullanırlar.

Bu tanımın da Uğur Mumcu tarafından yapıldığı iddia edilir.

Uğur Mumcu bu ifadeleri gerçekten kullanmıştır. Uğur Mumcu, bir panelde yaptığı “Köy Enstitüleri” ile ilgili konuşmasında, bir mizah / gülmece dergisinde bu tanımı gördüğünü belirtir ve geri kalanını şu şekilde aktarır:

Bir gülmece dergisindeki şu tanım olayları yeterince sergiliyor. Türk vatandaşı tanımı. Diyor ki, Türk ne demektir? Türk vatandaşı kimdir? Türk vatandaşı İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.”

Bu ifadeleri ya da Türk vatandaşı tanımını okuyan kişi, Uğur Mumcu’nun başka devletlerin hukuk sistemlerinden kanun devşirilmesine karşı çıktığını düşünebilir. Ancak, durum böyle değildir. Uğur Mumcu sözlerine şu şekilde devam eder:

“O dönemde böyle yasaların alınması zorunluydu çünkü toplum bir yol ağzındaydı. Ya batılı laik sistem ya şeri hukuk. Mustafa Kemal ve düşün arkadaşları batılı ve laik sistemi benimsediler. “

Ezcümle, bahse konu ünlü Türk vatandaşı tanımı Uğur Mumcu tarafından yapılmamıştır. İsmi bilinmeyen bir mizah dergisinde rastlanılmış ve Uğur Mumcu tarafından alıntılanmıştır. Böylelikle meşhur olmuştur.

Ancak bazı köşe yazarları, tanımın Uğur Mumcu’ya ait olduğunu sanıyor:

Örneğin Abdurrahman Dilipak. Dilipak, 27 Şubat 2017 günü Yeni Akit Gazetesinde yayınlanan “Haydi Bismillah!” başlıklı köşe yazısında şöyle aktarmış:

"Uğur Mumcu’ya göre, “Türk milleti, İsviçre medeni kanununa göre evlenen, Alman ceza muhakemeleri usulüne göre  yargılanan, İtalya ceza yasasına göre cezalandırılan,  Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir.” Bu durum Mustafa Kamal, İnönü ve CHP zihniyetinin özetidir."

Bekir Hazar, 17 Mayıs 2016 tarihinde Takvim Gazetesi’nde yayınlanan “Büyük Kulüp” başlıklı yazısında hem sözü yanlış aktarmıştı hem de tanımı Uğur Mumcu’ya atfetmişti:

"Rahmetli Uğur Mumcu bizi şöyle tarif ediyordu; "Türk vatandaşı; İsviçre Medeni kanununa göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemeleri Usul Hukukuna göre cezalandırılan, Fransız İdare Hukukuna göre idare edilen, İslam Hukukuna göre gömülen kişidir." .."

Hilal Kaplan da Sabah Gazetesinde 6 Nisan 2016 günü yayınlanan “Üst akıl kolaycılığıymış” başlıklı köşe yazısında tanımı Uğur Mumcu’ya atfeder ve Mumcu’nun da bu hukuk devşirmesinden rahatsız olduğu imasında bulunma yanlılşına düşer:

"Kendini Atatürkçü olarak tanımlayan Uğur Mumcu, bu yabancılaşmayı Türk vatandaşını tarif ettiği şu sözleriyle bence en berrak biçimde ortaya koymuştu: "Türk vatandaşı, İsviçre Medeni Kanunu'na göre evlenen, İtalyan Ceza Yasası'na göre cezalandırılan, Alman Ceza Muhakemesi Kanunu'na göre yargılanan, Fransız İdare Hukuku'na göre idare edilen ve İslâm Hukuku'na göre gömülen kişidir."

Şevki Yılmaz ise Yeni Akit’te 17 Şubat 2017 günü yayınlanan “Evet mi? Hayır mı?” başlıklı yazısında ise ne Uğur Mumcu’ya ne bu tanımın sahibi dergiye atıf yapmadan doğrudan tanımı paylaşmış:

"İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemelerine göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve sadece İslam hukukuna göre gömülen Müslüman bir milletin her şeyini inancına göre yapacağı özgürlük kapılarının açılmasına, şirk ve küfrün yıkılmasına «Evet»mi? Hayır mı?"

 

Hüseyin Öztürk ve Çanakkale’de Verdiğimiz Şehit Sayısı

Hüseyin Öztürk, Yeni Akit Gazetesinde 27 Şubat 2017 günü yayınlanan “Teşkilat-ı Mahsusa’nın Kafkasya Misyonu ve Operasyonları” başlıklı yazısında Çanakkale Savaşı’na dair bilindik bir hatayı tekrarlamış:

"Yüzbinlerce şehit verdiğimiz Çanakkale’de, itilaf devletlerine ait müşterek donanmanın geçişi engellenerek, Rusya’nın müttefiklerinden yardım almasının önüne geçilmişti."

Çanakkale şehitlerimizin sayısına dair Genelkurmay arşiv verilerini Çanakkale Şehitlerinin Sayısı ve Köşe Yazarları başlıklı ihtisapta yayınlamıştık.

Tekrarlamakta fayda var: Yaygın kanının aksine Çanakkale Savaşındaki şehit sayımız 57 bindir. Genelkurmay’ın askerî tarih ile ilgili birimi olan Genelkurmay Başkanlığı Askeri Tarih Araştırmaları Strateji Etüdler Daire Başkanlığı (ATASE) verileri, Çanakkale’deki şehit sayımızı bu şekilde aktarmaktadır.

Yani, Hüseyin Öztürk’ün aktardığı gibi “yüzbinler” değil.

Ruhları şad olsun…

Soner Yalçın, Mehmet Akif’in Sultan Abdulhamid İçin Dizelerini Yanlış Anlamış

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde 23 Eylül 2016 günü yayınlanan “Mücahit Arslan konuşsa keşke” başlıklı yazısında Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ında geçen bir şiirdeki ifadeleri, bizatihi kendi ağzından II. Abdulhamit için sarf ettiğini sanmış. Ancak durum pek öyle değil:

"Bugün… Bu köşede…
Mehmet Akif Ersoy'un şiirlerinde “zalim”, “gölgesinden korkan ödlek”, “kızıl kafir” dediği II. Abdülhamit'i yazacaktım…"

Bahse konu ifadeler Mehmet Akif Ersoy’un Safahat adlı eserinin Altıncı Kitabı Âsım’da Âsım Şiirinde geçer.

Aşağıda ilgili aktarılan şiirin genelinden anlaşılabileceği üzere, Mehmet Akif Ersoy her ne kadar II. Abdulhamid’in izlediği siyasete karşı olsa da, şiir içinde bu kelimeleri II. Abdulhamid için kullanmaz.

Tam aksine, II. Abdulhamid’in etrafını saran dalkavukların ağzından aktarır bu ifadeleri ve padişahı bu dalkavuklara karşın uyarır.

Dalkavukların ağzından aktardığı bölümler tırnak içindedir.

Ömer Ayçiçek’in de yakaladığı üzere, Safahat’ın İnkılap ve Aka Yayınevinde 1958 yılında çıkarılan sürümünde şiirin ilgili bölümü, dalkavukların dilinden aktarılıyor gibi italik yazılıdır.

***

Dalkavuklar yeni bir maske takarlar da hemen,
Kuşatırlar yine etrâfını:
“Sübhân’allâh!
Bu ne fıtrat, bu ne vicdân-ı meâlî-âgâh!
Zât-ı ulyâları Hakk’ın bize in’âmısınız,
Kimsiniz, söyleyiniz, Hazret-i Mûsâ mısınız
Hele Fir’avn’ın elinden yakamız kurtuldu;
Hele mahvolmadan evvel sizi millet buldu.
Âh efendim, o herif yok mu, kızıl kâfirdi;
Çünkü bir şey tanımaz, her ne desen münkirdi.
Ne edeb der, ne hayâ der, ne fâzîlet, ne vakar;
Geyirir leş gibi, mu’tâdı değil istiğfar.
Aksırır sonra, fütûr etmeyerek, burnumuza…
Yutarız, çare ne, mümkün mü ilişmek domuza
Savurur balgamı ta alnımızın ortasına,
Tükürürmüş gibi taşlıktaki tükrük tasına!
Hezeyan, sorsanız, Allah; hezeyan, Peygamber;
Din, vatan, âile, millet gibi yüksek hisler,
Ahmak aldatmak için söylenilir şeylermiş…
Bu hurâfâtı hakîkat diye kim dinlermiş
Âkil oymuş ki: Hayâtın bütün ezvâkından,
Durmayıp hırsını tatmîne edermiş îman.
Âhiret fikri yularmış, yakışırmış eşeğe;
Hiç kanar mıymış adam böyle beyinsizce şeye
Hele ahlâka sarılmak ne demekmiş hâlâ
Çekilir miymiş, efendim, gece gündüz bu belâ
Zevki hakmış adamın, başkası hep bâtılmış…
Çok tuhafmış bunu insanlar için anlamayış!
Âh, efendim, daha söylenmeyecek işler var…
Çünkü nâmûsa musallattı o azgın canavar.
– İyi amma niye sarmıştınız etrâfını hep
– Hakk-ı devletleri var, arz edelim neydi sebep:
Tepeden tırnağa her gün donanıp sırsıklam,
Hani, yuttuksa o tükrükleri, faslam faslam,
Vatan uğrunda efendim, vatan uğrunda bütün.
Biz o zilletlere katlanmamış olsaydık dün,
Memleket yoktu bugün, yoktu, iyâzen-billâh…
Öyle üç balgam için millete kıymak da günah.
Herif ancak bizi bir parçacık olsun saydı;
Başıboş kalmaya gelmezdi, eğer kalsaydı,
Mülkü satmıştı ya düşmanlara, ondan da geçin,
Yıkmadık âile koymazdı Hudâ hakkı için.
Bulunur pek çok adam cenge koşup can verecek;
Harbin en müşkili haysiyyeti kurbân etmek.
Bu fedâîliği bir biz göze aldırmıştık.
Ama Hâlik biliyor, bilmesin isterse balık.
Ey veliyyü’n-niam, artık size bizler köleyiz;
Yalınız emrediniz siz, yalınız emrediniz.”

***

 

* Tespiti için Ömer Ayçiçek‘e teşekkürü borç biliriz.

 

Rasim Ozan Kütahyalı Emekli Tuğgeneral Fahri Işıldak’ın Çocukları Hakkında Yanlış Bilgi Aktarmış

Rasim Ozan Kütahyalı, Sabah Gazetesinde yayınlanan 22 Şubat 2017 tarihli “Cem Küçük ile Nagehan Alçı’ya Saldırı ve Barbarlık” başlıklı yazısında eşi Nagehan Alçı’nın başına gelen olayı aktarırken, Genelkurmay’dan aldığını iddia ettiği bilgiyi aktarırken bir hata olmuş:

"Bu çirkin olayın duyulmasıyla beraber dün Genelkurmayımız da hem Nagehan'a hem de bana hemen üzüntülerini ilettiler. Dahası bu emekli generalin personel kayıtlarına bakınca sadece iki oğlunun olduğunu ve kızının olmadığını, ortada tuhaf bir durum olduğunu söylediler. Ayrıca bu generalin Balyoz mağduru da olmadığını ilettiler."

Askeri kaynaklardan alınan bilgiye göre Nagehan Alçı’nın tartışığı kişi emekli general Fahri Işıldak’ın kızı Nazlı Işıldak imiş.

Rasim Ozan Kütahyalı bilgiyi Genelkurmay’dan aldığını belirtmiş gerçi ama Emekli Tuğgeneral Fahri Işıldak’ın Nazlı Işıldak adında bir kızı vardır. Kendisi piyanisttir. Olayın akabinde Nazlı Işıldak, sosyal medyadan ve televizyon kanallarından yaşanan hadiseye ilişkin yorumlarda bulunmuştu.

Ezcümle, Rasim Ozan Kütahyalı’nın aktardığının aksine emekli general Fahri Işıldak’ın bir kızı var.

Ahmet Kekeç CHP Gençlik Kollarını Eleştirirken Francisco Garcia Ferrada ile René Saavedra’yı Birbirine Karıştırmış

Ahmet Kekeç, Star Gazetesinde 22 Şubat 2017 günü yayınlanan “Mal, burası Şili mi?” başlıklı yazısında Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Gençlik Kolları tarafından geçtiğimiz günlerde ülkemize çağrılan Francisco Garcia Ferrada ile René Saavedra’yı birbirine karıştırmış:

"Dün, “No” filmine ilham verdiği söylenen reklâmcı Francisco Garcia Ferrada CHP Gençlik Kolları’nın girişimiyle Türkiye’ye getirildi."

...

"Şili’deki kampanyayı yürüten kişi Francisco Garcia Ferrada değil, René Saavedra’ydı. Yanlış kişiyi çağırmışlar."

Francisco Garcia Ferrada, Şili’deki Augusto Pinochet’yi deviren karşıt kampanyanın reklamcılığını üstlenen ve No isimli 2012 yapımı filme ilham veren bir şahıs.

René Saavedra ise Şili’deki 1988 referandumuna ilişkin “hayır” kampanyasını konu edinen No isimli filmde Gael García Bernal tarafından hayat verilen karakterdir. No filminin ana karakteri olan René Saavedra karakteri aslında Francisco Garcia Ferrada’dan esinlenilerek oluşturulmuştur.

Ahmet Kekeç CHP yanlış kişiyi getirmiş diyip eleştirmiş; ancak, CHP Gençlik Kolları Francisco Garcia Ferrada’yı Türkiye’ye, İzmir’e getirdi. Yani, doğru kişiyi.

Beyaz perdeden bir karakteri getirmeleri zaten beklenemezdi. René Saavedra adlı “olmayan bir insanı”, “hayali bir karakteri” getiremezlerdi haliyle.

Abdurrahman Dilipak ile Blockchain, Bitcoin, Altın ve Borsa Üzerine Hatalar

Abdurrahman Dilipak, uluslararası para ve finans sistemi üzerine yazılar yazmaktan baya haz alıyor. Ancak, sıklıkla da bu konuda malumatfuruşluk yaparken hatalara gark olabiliyor. Daha önce çeşitli defalar bu yanlışları aktarmıştık. Bir örneğine şuradan erişebilirsiniz.

Dilipak  bu sefer daha inovatif ürünlere yönelmiş, kovansiyonel para sistemi unsurlarından uzaklaşarak.

Abdurrahman Dilipak bu sefer, Yeni Akit Gazetesinde 25 Şubat 2017 günü yayınlanan “Borsa kumar mı? başlıklı yazısında kripto para birimi olan “Bitcoin”e değinirken birkaç yanlış yapmış:

"Bakın Bitcoin bile kendisi kriptolojik özelliği sebebi ile bir değer.. Derin web üzerinden Bitcoin ile istediğiniz kadar parayı başka bir yere transfer edip, sonra da dilediğiniz yerde gerçek paraya dönüştürebiliyorsunuz.."

Bitcoin adı verilen kripto ve sanal para birimini transfer etmek için derin internete (deep web) ihtiyacınız yok. Derin internette de ticareti yapılıyordur, diğer birçok tezgahaltı ve illegal unsur gibi. Ancak, bitcoin alışverişi için derin nete gerek yok. Örnek verecek olursak, https://blockchain.info adresine girip kendinize bir bitcoin cüzdanı oluşturursanız, cüzdan kodunu bildiğiniz başkaları ile bitcoin aktarımı yapabilirsiniz.

"Bitcoin’in kriptolojisini kullanarak yakında çok farklı değerler, bilgi, dataları da transfer edebileceksiniz. Para artık o bildiğiniz para değil. O kriptolojik yazılım, buluttaki kriminolojik birçok bilgi ya da tetiklenecek sürecin anahtarı olabilir."

Bitcoin’in kriptolojisi değil, blockchain’in (dağıtılmış veri dağıtım zinciri) kriptolojisi kullanılarak sözleşme, ürün, mal, oy gibi birçok alandaki veriler şifrelenip geniş ağ üzerinden bir merkezi sistem olmadan paylaşılabilecek. Bitcoin, blockhain teknolojisi üzerine inşa edilmiş bir para birimi. Bitcoin’in kriptolojisi değil, blockchain’inki kullanılacak.

"Biz, “Altın para” diyoruz ya, altın da dolara endeksli."

Altın dolara endeksli değil. Altın kendi değeri kendi piyasasında arz ve talep koşulları tarafından belirlenen değerli bir emtia. Fiyatlandırması sadece dolar üzerinden yapılıyor uluslararası piyasalarda. Altın dolara endeksli olsa, dolar değer kazandığında altının da kazanması beklenir. Halbuki, birbirlerine alternatif yatırım araçları olarak da değerlendirilebildiklerinden, doların güçlendiği durumlarda altın, azalan talep nedeniyle fiyat düşüşü yaşayabiliyor. Kısaca özetleyecek olursak: altın dolara endeksli değildir, fiyatı dolar cinsinden belirtiliyor genellikle.

"Dolar ABD’nin değil, dünya derin devletinin. ABD onun “müstecir”i, kiralayıcısı. Dolar’ı 7 patron üretiyor.. Asıl tepedekiler bunlar.. O ilk 5 ülke de bu 7 holdingin taşeronu."

Doları Fed basıyor diye biliyorduk, ama değilmiş demek ki. İstihzayı bir yana bırakacak olursak, bu ifadeler de bir diğer Abdurrahman Dilipak komplo teorisi. Ancak, gerçekte tabiki bir kıymeti harbiyesi ve realitesi yok bu iddiaların.

"Dünyanın ilk gerçek Borsası da İstanbul’da kurulmuştu"

Dünyanın ilk borsasına dair çeşitli iddialar ve teoriler mevcut. Ancak, en çok kabul edilen iddia, dünyanın ilk borsasının Kütahya ilimizin Çavdarhisar ilçesindeki Roma İmparatorluğu döneminin Aizanoi Antik Şehrindeki yapılardan biri olduğu yönündedir. Günümüzden yaklaşık 1750 yıl öncesine aitmiş bu borsa. Yani, dünyanın en eski borsası İstanbul’da değil, Kütahya’da kurulmuş.

Emin Çölaşan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlık Koltuğuna Oturduğu Yılı Muhtemelen Sehven Yanlış Aktarmış

Emin Çölaşan, Sözcü Gazetesinde 19 Şubat 2017 günü yayınlanan “Dünya liderimiz geçmişte ne dediğini unutmuş” başlıklı köşe yazısında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başbakanlık koltuğuna oturduğu yıla dair -kuvvetle muhtemel- bir klavye hatasına düşmüş:

"“Belediye başkanlığımdan beri bu fikri savunuyorum!”
Belediye başkanlığına 1994'te seçildi, partisi 2002'de iktidar oldu, kendisi 2013'te başbakanlık makamına oturdu, sonra cumhurbaşkanı falan seçildi."

Cumhurbaşkanı Erdoğan Başbakanlık koltuğuna 2013 yılında değil, bilindiği üzere 2003 yılında oturdu.

Yıllardır Cumhurbaşkanı Erdoğan’a muhalif yazılar yazan Emin Çölaşan’ın düşebileceğine inanılamayacak bir hata. Büyük ihtimal klavye sürçmesi.

Engin Ardıç Ekpe Udoh’un Milliyetini Yanlış Aktarıp Yazısını Yanlış Kurgulamış

Engin Ardıç, Sabah Gazetesinde 20 Şubat 2017 günü yayınlanan “Ekpe Udoh” başlıklı yazısında Fenerbahçeli basketbol oyuncusu Ekpe Udoh’u Kübalı ilan etmiş ve yazısını bu yanlış kurgu üzerine inşa etmiş:

"Kendisi aslen Kübalı, asıl adı da Expedia Friday Udoh... Ekpe, lakabı."

Kendisi aslen Nijeryalıdır. Kübalı değildir. Asıl adında da Expedia geçmez. Ekpedeme’dir doğrusu.

"Göçmen çocuğu olsa gerek, Castro'dan kaçanlardan. Ama "asimile" olmuş."

Küba kökenli olmadığı için Küba’nın eski lideri Fidel Castro ile de bir ilgisinin olması beklenemez.

"Karayip bölgesi Umum Kuva-yı Milliye Kumandanı Fidel Castro'nun emir ve direktifleri uyarınca "Amerikan emperyalizmiyle savaşmak" mı?"

"Kendine soyadı al" deseler belki Udoh'u bırakır da Öztürk misali "Realcuban" gibi bir şey uydurur."

Engin Ardıç, yazısının kurgusunu Ekpe Udoh’un Kübalı olduğu algısı üzerine kurup yukarıdaki gibi bir sürü Küba atfı yapmış. Ancak, aktardığımız üzere, yaptığı tüm yorumlar bir yanlış bilginin eseri.

Türkiye Kupası final maçının ardından Anıtkabir ziyaretinde bulunan, Atatürk mozolesi önünde resim çektiren, Atatürk sevgisini çekinmeden dile getiren Nijeryalı Ekpe Udoh da, internet güncesinde “biliyor muydun” başlığıyla İngilizce bir metin kaleme alıp Engin Ardıç’a yanıtlar sunmuş. Nijeryalı olduğunu, Küba’ya hiç gitmediğini söylemiş:

  • My grandfather was seven feet tall

  • I won a state championship in high school my junior year

  • My parents wouldn’t let me play football

  • I am Nigerian

  • Only met my grandparents once before they passed away

  • Favorite rapper is Jay Z

  • I’ve never been to Cuba

  • My first car was a 1995 Nissan Pathfinder

  • Red Velvet anything is my favorite dessert

  • My favorite book is The Alchemist

  • I don’t like dogs

  • I want a pet monkey

  • I end my nights with singing

  • I hate you when people write articles without doing proper research

Just a little bit of info on me. Hope to do a video version, featuring questions from y’all and I will answer through video. That should be dope video. Stay tuned!!!!

Ekpe’nin son satırlarına (nefret kelimesi hariç) katılmamak ne mümkün:

“Gerekli araştırmayı yapmadan makale yazan insnalardan nefret ediyorum”

Oktay Sinanoğlu’nun Dünyanın En Genç Profesörü Olduğu Algısına Kapılan Köşe Yazarları

Sıklıkla karşılaşılan bir iddiadır merhum Oktay Sinanoğlu’nun dünyanın en genç profesörü olduğu. Ancak bu iddia doğru değil. Oktay Sinanoğlu, iddia edildiği gibi dünyanın en genç profesörü ünvanına sahip olamadı hiçbir zaman.

1935 yılında doğan “Türk Einstein”ı (Türk Aynştaynı) olarak adlandırılan Oktay Sinanoğlu, 28 yaşına vardığında, yani 1963 yılında Yale Üniversitesi bünyesinde teorik kimya alanında çalışmalarda bulunurken profesör ünvanını aldı.

Yale Üniversitesi’nin de açıklamasında görülebileceği üzere, Oktay Sinanoğlu bu başarısı ile Yale Üniversitesi’nin 300 yılı aşkın tarihinin (1961 yılı itibarıyla) en genç yaşta profesör ünvanına erişien 3 akademisyeninden biri oldu. Yale Üniversitesi, Oktay Sinanoğlu’nun, dünyanın en genç 3 profesöründen biri olduğunu iddia etmiyor. Kendi tarihlerinin en genç 3 profesöründen biri olduğunu belirtiyor.

Oktay Sinanoğlu’ndan önce profesör olan isimleri incelediğimizde ise Friedrich Nietzsche dikkatimizi çekiyor. 1844 doğumlu Nietzsche, 25 yaşında iken 1869 yılında Basel’de profesör olarak göreve başlar. Yani, Oktay Sinanoğlu’ndan yaklaşık 1 asır önce, Oktay Sinanoğlu’ndan 3 yaş daha genç haliyle profesör olmuştu Nietsche.

Günümüzdeki resim incelendiği ise Alia Sabur, dünyanın en genç profesörü olarak dikkat çekmektedir. Dünyanın en genç profesörü ünvanını, Seul’deki Konkuk Üniversitesinde tam zamanlı fakülte profesörü olarak 19 Şubat 2008 tarihinde atanan, 22 Şubat 1989 doğumlu Alia Sabur elinde tutmaktadır. Alia Sabur, dünyanın en genç profesörü ünvanına 19 yaşında erişmiştir. Bu başarısıyla Guinness Rekorunu da elinde tutmaktadır.

Tüm bunları aktardıktan sonra, gerekli araştırmayı yapmadan ezberlere düşen köşe yazarlarının kimler olduğuna bir bakalım:

H. Hümeyra Şahin, Akşam Gazetesinde 18 Şubat 2017 günü yayınlanan “18 yaş” başlıklı yazısında Oktay Sinanoğlu’nun yaptığı akademik çalışmalar neticesinde “en genç profesör” olduğunu iddia ederek hataya düşmüş:

"Daha yakın zamanlara gelelim; Oktay Sinanoğlu 26 yaşında Yale Üniversitesi’nde bilime yaptığı önemli katkılarla ‘en genç profesör’ oluyor."

Muharrem Bayraktar, Yeni Mesaj Gazetesinde 22 Nisan 2015 günü yayınlanan “Beyaz saçlı adam; Oktay Sinanoğlu” başlıklı yazısında bu hataya düşenlerden olmuş:

"Dünyada en genç yaşta profesör olan ve Türk Aynştaynı denilen Oktay Hoca idi."

Fikri Akyüz İnternethaber’de 8 Eylül 2006 günü yayınlanan “Gündüz Aktan ulusalcılığı” başlıklı yazısında Oktay Sinanoğlu’nun Yale Üniversitesi’nin en genç profesörü olduğunu iddia etmiş; ancak, Sinanoğlu Yale’in en genç 3 profesöründen biri olmuştur. “En genç” değil:

"Örneğin; Yale Üniversitesinin en genç profesörü olma başarısını gösterecek kadar bilgili olan bir Prof. Oktay Sinanoğlu’nun eserlerini okuyup, söyleşilerini dinlediniz mi hiç?"

Necati Tuncer, Milli Gazete’de 24 Nisan 2015 tarihinde “Partileri paket icraatları maket” başlığıyla yayınlanan yazısında daha ileri giderek Oktay Sinanoğlu’nun dünyanın en genç öğretim üyesi olduğunu iddia etme yanlışını yapmış:

"Oktay Sinanoğlu’nun hayatındaki bu maddeden ne öğreniyoruz 1953 yılının lise birincilerinden bir tek o, bu ülkeden uzağa giderek, bu ülkenin üniversitelerinde orta zekalıya döndürülmekten, dönüştürülmekten kurtulmuştur. İkincisi, Amerikan üniversitelerinde zeka aşındırma programları ve eylemleri yoktur. 28 yaşında profesör olmak, en genç öğretim üyesi olmak, 50 yıldır çözülemeyen bir problemi çözmek… Türkiye’de kalsaydı çözülen kendisi olmayacak mı idi Çağdaşlık toplantıları, laiklik demeçleri, halkın sorunlarına eğilmekten belini doğrultamama durumları… Geldik mi şimdi Oktay Sinanoğlu’nun hayatındaki 1962 yılına. Yolu Türkiye’ye düşmüştür. ODTÜ yalnız ona mahsus bir ünvan tahsis etmiştir: Danışman Profesör’lük."

D. Mehmet Doğan, Vahdet Gazetesinde 22 Nisan 2015 günü yayınlanan “Sinanoğlu Oktay Bey” başlıklı yazısında, Oktay Sinanoğlunun dünyanın en genç profesörü olduğunu aktarmış:

"Oktay Sinanoğlu benim için meçhul bir şahsiyet değildi. Lisede o zamanın meşhur “16 Soru Bilgi yarışması”na Gazi Lisesi takımında hazırlanırken onun dünyanın en genç profesör unvanı alan ilim adamı olduğunu, kimya alanında genç yaşta başarılara imza attığını öğrenmiştik."

Erdal Atabek, Cumhuriyet Gazetesinde 4 Mayıs 2015 günü yayınlanan “Gençlerimiz ve dünya gençleri…” başlıklı yazısında bu hatayı tekrarlamış:

"Yakın bir zamanda kaybettiğimiz değerimiz Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu da yaşadıkları ve yaptıkları ile yakından tanımamız gereken bir bilim insanımız. Lisedeki başarısı nedeniyle okulun bursuyla Amerika’ya kimya mühendisliği öğrenimi için gönderilen Oktay Sinanoğlu, Berkeley ve MIT’teki eğitimlerini başarıyla bitirerek 26 yaşında Yale Üniversitesi profesörü oldu. En genç profesör olarak başarıdan başarıya koşan Prof. Oktay Sinanoğlu ülkesine döndü."

İsmail Kapan, Türkiye Gazetesinde 31 Mayıs 2004 tarihinde yayınlanan “Veziroğlu, Sinanoğlu ve diğerleri…” başlıklı yazısında aynı hatayı yapmış:

"Aynı şekilde bilim dünyasında yüzümüzü ağartan Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu, dünyada en genç yaşta profesör olmanın yanında, Amerika'nın en itibarlı dört beş üniversitesinde de kürsü sahibi..."