Aylık arşivler: Ocak 2017

Soner Yalçın Kıvanç Tatlıtuğ’un Tarikat Üyesi Olduğunu İddia Etmişti

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde günü yayınlanan “Kıvanç Tatlıtuğ… Reza Zarrab… Ve Miami…” başlıklı yazısında Kıvanç Tatlıtuğ ve ailesinin Ahmet Hulusi’nin müridi olduğunu iddia etmişti:

“Sizleri merak içinde bırakmadan, Kıvanç Tatlıtuğ'un ailesinin Miami'ye taşınma nedenini yazayım. Önce...”

“Kıvanç Tatlıtuğ'un ailesi de Ahmet Hulusi'nin müritlerinden.”

“Daha gelecekler var: - (Enbe Orkestrası'ndan) Burcu Özsoy ile evli Cem Tatlıtuğ ve işadamı Cem Adanur ile evli Melisa Tatlıtuğ. Gitmeyecek kişi; (Ahmet Hulusi'nin inadına Londra'dan ev alan) Kıvanç Tatlıtuğ olacak! Zaten... Annesini (ailenin üstadı Ahmet Hulusi'yi) dinlemeyip Başak Dize ile evlendi. Düğüne gitmeyen annesine göre (ki artık bunu Ahmet Hulusi diye okuyun), oğlu Kıvanç Tatlıtuğ'a büyü yapılmıştı.”

“İşte Tatlıtuğ ailesi... Ailenin fertleri her fırsatta sözleri ve sosyal medyada yazdıklarıyla AKP karşıtı; sözüm ona "Atatürkçüler"! Ama gelin görün ki; Ortaçağ karanlığına teslim olmaktan kurtulamıyorlar!”

Bu iddiayı hem Kıvanç Tatlıtuğ hem de Ahmet Hulusi yalanlamıştı. Kıvanç Tatlıtuğ ayrıca, Miami’de yaşayan Ahmet Hulusi’nin müritlerinden olduğunu ifade eden Soner Yalçın’ı mahkemeye vermişti.

Avukatı şu şekilde bir açıklama yapmıştı:

“Müvekkilim ve diğer aile üyeleri hiçbir tarikatın mensubu olmamış ve yaşamlarını hiçbir tarikat veya kanaat liderinin tavsiyelerine uyarak yönlendirmemiştir. Yazıda geçen Ahmet Hulusi isimli kişiyle de herhangi bir tarikat bağları yoktur. Nitekim Ahmet Hulusi de sosyal medya hesabından kendisinin bir tarikat lideri olmadığını ve müvekkillerimi hiç tanımadığını açıklamıştır.”

Kıvanç Tatlıtuğ’un kardeşi Cem Tatlıtuğ da şu şekilde konuşmuştu:

“O iddialardan bir tanesini doğrulayamasın, yazdıklarını kağıda döküp yediririm. Son 5 yılımı araştırsınlar, Amerikan Konsolosluğu’nun önünden geçmişliğim yok. Evet, kardeşim Tugay ile eşi Ebru şubatta Amerika’ya gitti. 40 yaşında adam, 20 yıldır da Amerika sevdalısıydı, gitti. Ama dönecek. Oturma izni bile yok. Annem Nurten ve babam Erdem Tatlıtuğ da ona göre Amerika’ya yerleşmiş. Yahu babam uçağa binemiyor. Bu yüzden Kıvanç ile Başak’ın Paris’teki nikahına bile gidemedi. Adam Avrupa’ya gidememiş, Amerika’ya mı yerleşecek? Diğer iddia da dört villamızı satmışız güya, Amerika’da ev arıyormuşuz. Zamanında aldığımız ev değerlendi, sattık. Yerleşecek olsak her şeyi satardık. Malımız duruyor burada. O şahıs siyaseti, hacı hocaları karıştırmış ailemize. Ben Atatürkçü bir bireyim. Madem öyle şalvar giyeyim, tespih sallayayım, sarık takayım da tam olsun!”

Nitekim, iddialarını belgeleyemeyerek ve destekleyemeyerek davayı kaybeden Soner Yalçın, 15 bin TL ödemeye mahkum oldu.

Tüm bu söylenenlere ve olanlara rağmen Soner Yalçın kafasında Kıvanç Tatlıtuğ ve ailesi “kripto tarikatçı” yapılarını sürdürüyordur muhtemelen.

S&P ve Fitch’in Kredi Notu Değerlendirmelerini Yanlış Anlayan Köşe Yazarları

Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşları Fitch Ratings ve Standard and Poor’s (S&P), 27 Ocak 2017 günü akşamı ülkemizin kredi notuna ilişkin güncelleme değerlendirmesi yaptılar.

S&P, kredi notunda (BB+) değişikliğe gitmezken kredi notu görünümünü durağandan negatife indirdi. Fitch ise yatırım yapılabilir seviyedeki (BBB-) kredi notunu düşürerek BB+ seviyesine düşürdü ve not görünümünü durağanda tuttu.

Bu vesile ile kredi notu ve kredi notu görünümüne dair bilgi sunalım:

Kredi derecelendirme kuruluşları değerlendirmelerinde, kredileri geri ödeme gücünü tespit için kendine has bir kredi notu skalası kullanmaktadır (bir örneği için bkz). Örneğin, uzun ve kısa vadeli yerli ya da yabancı para cinsinden değerlendirmelerinde S&P, en az riskten en yüksek riske doğru ilerleyecek şekilde kredi notlarını AAA’dan D’ye doğru (AAA, AA, A, BBB, BB, B, CCC, CC, C, D) aşağıdaki tabloda yer aldığı şekilde verir. Değerlendirmede, BBB’nin altındaki notlar, yüksek riskli (spekülâtif/çöp) sayılır ve yatırım yapılabilir altı seviye olarak adlandırılır.

Kuruluşların kredi notu değerlendirmesine bir de notların yanında yer alan + ve – işaretleri ile simgelenen kredi notu görünümleri eşlik eder. Kredi notunun (6 aydan 2 yıla değin uzanan süreçteki) potansiyel ilerleme patikasını işaret etmek üzere kredi notu görünüm değerlendirmesi yapar. Görünümün pozitif olması, kredi notunun artabileceğini, negatif olması kredi notunun düşebileceğini, durağan olması ise değişmeyebileceğini işaret eder. Kredi notunun sabit tutulup kredi notu görünümünün değiştirilmesi, sadece ileriye dönük değerlendirmenin yönüne dair bir işaret verir.

Daha önce, benzer kredi notu değişikliklerinde köşe yazarlarımızın mevzuyu anlamadan malumatfuruşluk yaptığını ve hatalara gark olduklarını gözler önüne sermiştik (örnekler için bkz: 1 ve 2).

Bu sefer de köşemenler hata yapmaktan kendilerini alıkoyamamışlar:

İslam Memiş‘in Güneş Gazetesinde 29 Ocak 2017 günü yayınlanan “Döviz ve altın piyasalarında son durum…” başlıklı köşe yazısından:

"Cuma akşamı iki Kredi Derecelendirme Kuruluşu Standard & Poors ve Fitch Türkiye'nin kredi notunu düşürdü!"

S&P kredi notunda değişikliğe gitmedi, kredi notu görünümünü kötüleştirdi. Fitch ise düşürdü. En azından birini tutturmuş İslam Memiş. Tebrikler…

Remzi Özdemir‘in, Yeniçağ’da 30 Ocak 2017 günü yayınlanan “Kredi notu neden düştü?” başlıklı yazısından:

"Dünyada 3 önemli derecelendirme kuruluşu var. Moody's, Standart and Poors ve Fitch. Moody's ve S&P daha önce Türkiye'yi yatırım yapılabilir ülke konumundan çıkarttı."

S&P, ülkemizin ilk kredi notunu aldığı 1992 yılından bu yana hiçbir zaman bize yatırım yapılabilir kredi notunu vermemişti ki yatırım yapılabilir ülke konumundan çıkarsın.

İsmet Özkul‘un Dünya Gazetesinde 31 Ocak 2017 günü yayınlanan “Kredi notu neden düştü, nasıl yükselir?” başlıklı yazısından:

"Fitch’in de diğerlerine katılmasıyla üçüncü önemli kredi derecelendirme kuruluşu da Türkiye’nin kredi notunu, yatırım yapılabilir sınıfından düşürdü. Standard and Poors’ (S&P) ve Moody’s Türkiye’nin kredi notunu daha önce düşürmüştü. Türkiye’nin kredi notunu “spekülatif” kategorisine düşüren ilk kuruluş olan S&P, son yaptığı değerlendirme ile Türkiye’nin kredi notuna ilişkin olası gelişme yönünü de “durağan”dan “olumsuz”a indirdi."

Remzi Özdemir’in yazısındaki hatanın tıpkısının aynısı. S&P bize şu ana kadar hiç yatırım yapılabilir kredi notu vermedi ki spekülatif kategorisine düşürsün.

Yavuz Donat Kanuni Sultan Süleyman’a Ait Hikayeyi Atatürk’e Maletmiş

Yavuz Donat, Sabah Gazetesinde 24 Aralık 2008 günü yayınlanan “Ne Mutlu Türküm Diyene” başlıklı yazısında İsmet İnönü’nün Türkiye’yi bütün azınlıklardan temizleme isteğinden Atatürk’ün çiçekli bir cevapla vazgeçirdiği “masal”ını paylaşma hatasına düşmüş.

Önce Yavuz Donat’tan “hikayesini” okuyalım:

Başbakan İnönü saat 18.00 sularında Florya Köşkü'nde Atatürk'ü ziyaret etmiş: 
- Hayırdır İsmet... Habersiz geldin. 
- Paşam, azınlıklar meselesi... Konuyu Meclis'e getireceğiz... Ne diyorsunuz? 
- İsmet bugün geç oldu... Yarın sabah erkenden gel, konuşalım. 

***
İnönü çıkınca Atatürk "bütün görevlileri" toplamış: 
- Sadece laleler kalsın... Bahçedeki diğer bütün çiçekleri sökün, atın... Derhal. 
İsmet Paşa sabah gelmiş, bahçenin "halini" görmüş ve "görevlilere" sormuş: 
- Ne oldu böyle? 
- Gazi Paşa Hazretleri emrettiler, söktük. 
Başbakan İnönü, Cumhurbaşkanı Atatürk'ün odasına girmiş: 
- Paşam, bahçenin durumu nedir? 
- Azınlıkları söküp attım İsmet. 
İnönü "anladım" dercesine başını öne eğmiş: 
Atatürk: 
- İsmet, ben "Ne Mutlu Türküm Diyene" 
sözünü boş yere söylemedim... Kendini Türk hisseden herkes bu vatanın öz evladı... Benhayatta olduğum sürece bu böyle bilinsin... Ve sakın azınlıklar ile ilgili bir kanunçıkarılmasın.
"Bunları" dün bize Ateş Ünal Erzen anlattı. "İnan Kıraç'tan dinledim" dedi. Belediye Başkanı Erzen, Ermenilerin "Sevgi Sofrası" adını verdiği kutlamalarda bu "olayı" anlatmış. Dinleyenler ağlamaya başlamışlar.

***
Ateş Ünal Erzen gittikten sonra İnan Kıraç'la konuştuk. "Evet, doğru" dedi.
İnan Kıraç'ın babası Ali Numan Kıraç "Atatürk'ün 6 yıl Amerika'da okuttuğu, Türkiye'ninilk ziraat mühendisi." Atatürk onu "Atatürk Orman Çiftliği'ne müdür yapmış." "Anlattığımızolay", İnan Kıraç'ın bizzat babasından dinlediği bir olay. 

***
Büyük Atatürk'ün "verdiği dersi" bugün hâlâ anlayamayanların olması ne kadar acı.
Neyse "vesile" oldu, İnan Kıraç'la "Atatürk'ü ve babası Ali Numan Kıraç'ı" saygıyla andık.

İbretlik paylaşım vesselam.

Ancak, yanlış kişilere atfedilmiş bir hikaye. Yavuz Donat başkalarından dinleyip köşesine doğrusunu araştırmadan aktarmış.

Aslında, Yavuz Donat’ın aktardığı hadise Atatürk ile İsmet Paşa’nın arasında değil, yaklaşık 400 yıl önce Kanuni ile veziriazamı Rüstem Paşa arasında cereyan etmiştir. 1674 yılında da yayınlanmıştır.

Konuyu Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu detaylandırmıştı. Aktaralım:

Kanuni ile veziriazamı arasında gayrimüslimler konusunda cereyan eden ilginç bir olayı ilahiyatçı Stephan Gerlach anlatır. Gerlach 1573-1578 yılları arasında İstanbul’da elçilikte din görevlisi olarak çalışır.

Kaleme aldığı hatıralarında İstanbul’da olup bitenler hakkında teferruatlı bilgiler verir. Kanuni döneminde 1544-1553 ve 1555-1561 yılları arasında yaklaşık 15 yıl veziriazamlık yapan Rüstem Paşa bazı olumsuz yönlerine rağmen son derece başarılı, zeki ve uzak görüşlü bir devlet adamıydı. Özellikle gayrimüslimlere ve yabancı devletlere karşı çok sert biri olan Rüstem Paşa’yı Fransızlar “Korkunç Yaratık”, Almanlar “gaddar ve menfur” olarak tanımlar, Venedikliler de çok çekinirlerdi.

Rüstem Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ı ülkede bir tek din olmasını ve faydadan çok zarara sebep olduklarına inandığı Yahudiler’i ülkeden kovmaya ikna etmek isteyince, padişahın veziriazamına verdiği dersi Gerlach şöyle anlatır: “Sultan Süleyman, beyaz ve sarı yapraklı bir çiçek koparmış ve paşaya bu çiçeği beğenip beğenmediğini sormuş. Paşa da elbette beğendiğini, çünkü onu bu biçimiyle yaratanın Tanrı olduğunu söylemiş. Bu sefer Sultan Süleyman çiçeğin bütün sarı yapraklarını yolmuş ve paşaya çiçeği şimdi nasıl bulduğunu sormuş.

Paşa da yanıt olarak çiçeğin artık bütünlüğünden yoksun ve renksiz olduğunu söylemiş. Padişah bir başka çiçek koparmış ve onun da beyaz yapraklarını yolmuş, sonra da az önceki sorusunu yinelemiş. Paşa gene aynı cevabı vermiş. O zaman padişah demiş ki:

“Madem çiçeklerin renkli olmalarını bir mükemmeliyet olarak kabul edip bundan hoşlanıyorsun, neden Tanrı’nın yaratmış olduğu insanların da çeşitliliklerini kabul etmiyorsun? Bir çiçekte ne kadar çok renk olursa, o kadar güzel görünür. Tıpkı bunun gibi Türkler beyaz, Müslümanlar yeşil, Rumlar mavi, Ermeniler beyaz, kırmızı ve mavi veya siyah renklerin karışımı, Yahudiler de sarı renkte sarık kullanırlar. Bu renklilik nasıl hoşa gidiyorsa, Tanrı da dinlerin çeşitliliğinden hoşlanır!” (Türkiye Günlüğü, Kitap Yayınevi, İstanbul 2007, I, 145-146)

 

Şeref Oğuz S&P CEO’sunu Hapse Attırmış

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesinde 29 Ocak 2017 günü yayınlanan “Yabancıdan ziyade biz ciddiye alıyoruz” başlıklı yazısında Standard and Poor’s’un CEO’sunun ABD’de hapse girdiğini iddia etmiş:

"Çifte Standard Poor's, ABD'nin notunu kırdığı için kendi ülkesinde CEO'su hapse girmiş, küresel krizi tetikleyen dev firmaları ise "yatırım yapılabilir" ilan etmişti."

S&P, 2011 yılı Ağustos ayında ABD’nin AAA olan kredi notunu AA+’ya çekmişti.

Bahse konu not indiriminin ardından ABD Yönetimi S&P’yi eleştirmişti. 2 hafta ardından ise, ABD Adalet Bakanlığı S&P hakkında bir soruşturma başlatmıştı. Ancak, S&P CEO’su yargılanmamış ve cezaevine girmemişti.

Şeref Oğuz hayal gücünü kullanmış.

Ahmet Yenilmez Nizami Gencevi ve Leyla ile Mecnun Eseri Hakkında Doğru Bilgi Sahibi Değil

Ahmet Yenilmez, Güneş Gazetesinde 29 Ocak 2017 günü yayınlanan “Unutmaz bu ihtiyar cihan” başlıklı yazısında Nizami Gencevi’nin Leyla ile Mecnun hikayesini günümüzden 482 yıl önce, yani 1535 yılında yazdığını iddia etme yanlışına düşmüş ve Leyla ile Mecnunu hangi dilde yazdığını bilmediğini gözler önüne sermiş:

"Oysa bundan 482 yıl önce Nizami Gencevi “Leyla ile Mecnun” hikayesini yazmıştı. Bugün biz bırakalım Gencevi'nin Leyla ile Mecnun hikayesini, milli manifestomuzu, Mehmet Akif Ersoy’ un yazdığı İstiklal Marşımızı anlamadan okuyoruz!"

Nizâmî Gencevi, Türk ve Arap dünyasının, hatta Şark’ın en ünlü aşk hikayesi Leylâ ile Mecnûn’u ilk kez derleyen şairdir.

Azerbaycan kaynaklarında Türk asıllı olduğu belirtilen Nizami Gencevi, 1141-1209 yılları arasında yaşamıştır. Haliyle, 1535 yılında bir eser yazmasını bekleyemeyiz.

Ahmet Yenilmez, Nizâmî Gencevi’nin Leylâ ile Mecnûn’unu anlayamadığını belirtmiş. Ama gayet normal bir durum çünkü Nizâmî, İran padişahlarından Menuçehr’in oğlu Şirvan’ın isteği üzerine Leylâ ile Mecnûn’u Farsça kaleme almıştır.

Farsça bildiğini düşünmediğimiz Ahmet Yenilmez’in bu eseri anlamasını zaten beklemiyoruz.

Ülkemizden bir malumatfuruş manzarası…

Soner Yalçın ve Dinamo Kievli Futbolcuların Nazilere Karşı Kazandıkları Maç Sonrası Öldürülmeleri Efsanesi

Soner Yalçın, Sözcü Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Arda’nın Şeytanı” başlıklı yazısında Dinamo Kiev takımının Nazilerin futbol takımını yendiği için maç sonrasında öldürüldüğünü belirterek hataya düşmüş:

"1942'de “kazanırsanız ölürsünüz” tehdidine rağmen sahaya çıkıp Nazileri perişan eden ve kurşuna dizilen Dinamo Kievli 11 futbolcuyu kim unutabilir…"

Bugün “Ölüm Maçı” (The Death Match) olarak da anılan bahse konu futbol maçında Dinamo Kiev takımı sahaya çıkmamıştır.

Bahse konu maç, 1942’in ilkbaharında kurulan ve ‘fırıncılar’ olarak anılan Kiev’in futbol takımlarından FC Start’ın (Старт) ile Nazilerin futbol takımı (Alman Hava Kuvvetleri’nin Flakelf adlı takımı) arasında oynanır. Dinamo Kiev’le değil.

FC Start, Dinamo Kiev’den 8 oyuncu ile demiryolu işçilerinin kurduğu Lokomotiv’den 3 oyuncunun katılımıyla 11 kişilik bir takım ile sahaya çıkar.

6 Ağustos 1942 günü oynanan ilk maç sonucunda FC Start, 5-1’lik skorla üstün gelir.3 gün sonra, yani 9 Ağustos 1942 günü oynana rövanş maçını da Start, 5-3’lük skorla kazanır.

Soner Yalçın’ın paralel evreninde bu maçı kazanan 11 futbolcu maç çıkışında kurşuna dizilir.

Sovyet Rusyasının zamanında yaptığı propagandaya göre de FC Start’lı futbolcular, aldıkları galibiyetin cezası olarak kurşuna dizilirler.

Ancak, sürecin akışı ne Soner Yalçın’ın kurgusu gibi ne de Sovyet Rusya propagandası gibi.

Ölüm maçı olarak adlandırılan maçın ardından 16 Ağustos 1942 günü FC Start, Ruth adlı takımla maç yapar hatta, ve 8-0 kazanır.

18 Ağustos 1942 günü FC Start’ın 6 oyuncusu, 20 Ağustos 1942 günü ise geri kalanlardan 2’si Gestapo tarafından tutuklanır.

Sorguya çekilen FC Startlı futbolcular, tahmin edileceği üzere Nazilerin işkencelerine maruz kalırlar.

Futbolculardan Nikolai Korotkykh, Nazilerin kendisinin NKVD görevlisi olduğu iddiasıyla yaptığı işkence esnasında kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Olexander Tkachenko ise bir Almanı dövdüğü iddiasıyla tutuklanır; ancak, kaçmaya çalışırken vurulur. Bu futbolculardan, üçü (Trusevich, Klimenko ve Kuzmenko) daha sonra toplama kamplarına da sevk edilir ve 24 Şubat 1943 tarihinde de bu kamplarda gerçekleştirilen toplu infazlar esnasında öldürülür. 5’i ise savaş sonunda

hayatta kalır. Yani, sahadaki 11 futbolcu kurşuna dizilmediği gibi, hepsi de göz altına alınıp sorgulanmaz (Lokomotiv’den kadroya katılan oyuncular göz altına alınmamışlar).

Dönemin tanıklarının ifadeleri de bu durumu doğruluyor. FC Start oyuncularından Markar Honcarenko, devre arasında SS askerlerince tehdit edildiklerini yalanlamış ve Mikhail Putistin’in o zaman 8 yaşında olan ve saha kenarında top toplayıcılık yapan oğlu Vladlen Putistin da maçın son derece normal bir ortamda geçtiğini aktarmış. Yine o gün seyircilerin arasında olan Ukraynalı Yazar Oleg Yasinsky de bu maçın anlatıldığı gibi olmadığına dair bir yazı kaleme almış.

Yapılan araştırmalar da, Ukraynalı futbolcuların Gestapo tarafından tutuklanmalarının ardından uğradıkları muamele ile Nazi futbol takımıyla yaptıkları maçı kazanmaları arasında öne sürülen bağlantıyı gösteren bir kanıt bulunmadığı sonucuna varmış. Bu cinayetlere sebep olarak altı ay önce oynanan maçın gösterilmesine dair herhangi bir kanıta ulaşılamamış. Dolayısıyla üç futbolcunun, sıradan bir Nazi kırımının kurbanı olmalarının muhtemel olduğu değerlendiriliyor.

Savaş sonrasında hayatta kalan FC Start oyuncularının bazıları Alman ajanlığıyla suçlanarak cezalandırıldı, çoğunluğu da uzunca bir süre KGB’den önce istihbarat örgütü olarak faaliyet göstere NKVD tarafından işbirlikçilik şüphesiyle takip altına alına alındı.

Özetle, “ölüm maçı”nda sahaya çıkan futbolcuların tamamı işkencelerde öldürülmez, kimi idam edilir, kimi kaçarken öldürülür kiminin de kaçmayı başardığı ileri sürülür. Eduardo Galeano ise ‘Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri’ kitabında bu olaya yer vererek, ‘’Bir uçurumun kıyısında üzerlerinde formalarıyla onları kurşuna dizmişler.’’ der.

 

* Tesbitleri için Ekşisözlük’ten “bana siir yazdirtma bana cay demlet”e teşekkür ederiz.

Yavuz Bahadıroğlu TBMM’yi 3 Yıl Geç Açtırmış

Yavuz Bahadıroğlu, Yeni Akit’te 28 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa’da Laiklik ve 5816” başlıklı yazısında TBMM’nin açılışına dair küçük bir hata yapmış:

"Cumhuriyetin 1921 ve 1924 Anayasalarında laiklik yoktur. 23 Nisan 1923›te ilâhilerle, dualarla, tekbirlerle açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk anayasanın 2. Maddesine “Türkiye Cumhuriyeti’nin dini, Din-î İslâmdır” maddesini koydu. Hüküm, 1928 yılına kadar aynen kaldı..."

23 Nisan 1923 değil, 23 Nisan 1920’de açıldı.

Güneri Civaoğlu ve İslam Tarihinin En Büyük Olayı

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan başlıklı köşe yazısında, Selahaddin Eyyubi’nin Kudüs’ü fethinin İslam tarihinin en büyük olayı olduğunu iddia etmiş:

"Selahaddin Eyyubi kumandasındaki İslam ordularının Kudüs’ü haçlılardan geri alması İslam tarihinin en büyük olayıdır."

Güneri Civaoğlu’nun büyüklük/önem kıstası ne bilmiyoruz; ancak, İslam tarihinin en büyük olayı şüphesiz ki bizatihi islam tarihinin başlangıcına yol açan durumdur: Hz. Muhammed’e risaletin verilmesi.

Hicret ya da Kerbela‘yı da büyük olaylar arasında görenler vakidir.

Ahmet Demirbaş Şeyh Edebali’nin Osman Gazi’ye Nasihat Rivayetini Gerçek Sananlardan Olmuş

Ahmet Demirbaş, Türkiye Gazetesinde 27 Ocak 2017 günü yayınlanan “Anayasa olarak kabul edilen vasiyetname!..” başlıklı yazısında Osmanlı Devleti’nin manevi kurucusu Şeyh Edebali’nin devletin banisi Osman Bey’e nasihatini içerdiği iddia edilen metni paylaşma hatasına düşmüş:

"Osman Gazi'nin, oğlu Orhan Bey'e bıraktığı vasiyetnameye bütün Osmanlı sultanları, candan sarılmış; üç kıtaya yayılan devletin altı asır hiç değişmeyen anayasası olmuştur."

...

Büyük Allah adamlarından Şeyh Edebali hazretleri, damadı Osman Gazi'ye buyurdu ki: 

"Ey oğul, artık Beysin! Bundan sonra öfke bize, uysallık sana. Güceniklik bize gönül almak sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik bize hoşgörmek sana, anlaşmazlıklar bize, adalet sana, haksızlık bize, bağışlamak sana. Ey oğul, sabretmesini bil, vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. Ey oğul, işin ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah yardımcın olsun."

Daha önce aktarmıştık. Ahmet Demirbaş için yineleyelim:

Şeyh Edebali’nin 700 yıl önce Osman Gazi’ye verdiği nasihatlerin kayıtlı olmasını biz de çok isterdik. Ancak, farklı versiyonları bulunan bu nasihat metni Şeyh Edebali’ye atfedilmesine rağmen aslında Tarık Buğra’nın 1983 tarihinde yayınlanan “Osmancık” adlı romanından bir alıntıdır.

Söz konusu metnin Osmancık adlı kitapta geçtiğini, kitabın tanıtım yazısı da tasdik etmektedir:

"Osmanlı'nın sırrı nedir" sorusunun cevabını arayan yazarın Osmanlı kuruluş döneminin dinamiklerini ve felsefesini bugünkü dille inşa ettiği romandır. Duvarları süsleyen "Ey Osmancık; beğsin. Bundan sonra öfke bize, uysallık sana; güceniklik bize, gönül alma sana; suçlama bizde, katlanma sende; bundan böyle, yanılgı bize, hoş görmek sana; aciz bize, yardım sana; geçimsizlikler, uyuşmazlıklar, anlaşmazlıklar, çatışmalar bize, adalet sana; kötü göz bize, şom ağız bize, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey Osmancık bundan böyle, bölmek bize, bütünlemek sana; üşengenlik bize, gayret sana; uyuşukluk bize, rahat bize, uyarmak şevklendirmek, gayretlendirmek sana" gibi sözler bu kitabın eseridir."

Abdurrahman Dilipak ve İleri Düzey Uluslararası Finans Dersi

Abdurrahman Dilipak, 26 Ocak 2017 günü Yeni Akit’te yayınlanan “Dünya nereye gidiyor?” başlıklı yazısında uzmanı olduğu (!) uluslararası finans alanından bizimle önemli dersler (!) paylaşmış:

"Bakın, ABD’de Suudi’lerin 750 milyar dolar petrol parası vardı. 11 Eylül bahanesi ile bu paralar bloke edildi ve Suudiler maaş ödeyebilmek için borç aldılar.. ABD dünyada tesbit ettiği Mafia ve kayıtdışı paralara el koyuyor.."

Böyle bir blokaj uygulanmadı. Suudi Arabistan da maaşları ödeyebilmek için borç almadı.

ABD’nin ‘11 Eylül’ tasarısını kabul etmesiyle Suudi Arabistan’ın ABD’deki 750 milyar dolar yatırımının tehlikeye girebileceği belirtilmekteydi. Bu olasılık gerçekleşmedi.

Hatta tam tersi bir durum da söz konusuydu. Suudiler, eğer bahse konu yasa ABD Kongresinden geçerse ellerindeki 750 milyar dolar değerindeki ABD varlığını satacakları blöfünü yapmışlardı.

"Bu kriz NATO’yu da AB’yi de ortadan kaldırabilir. LIBOR, IMF hepsi bu süreçte yerle bir olabilir. Bankalar, o anlı şanlı Media organları bir anda yok olabilir.."

LIBOR, Dilipak’ın saydığı diğerleri gibi bir kurum değil ki yerle bir olsun. LIBOR, bir değişken faiz oranıdır. İner, sabit kalır ya da çıkar.

"Dünyada piyasalara hakim olan kağıt para.. Kağıt paralar arasında hakimiyet tek başına dolarda.. Yüz trilyonlarla ifade edilen bir rezervden söz ediyoruz.. Gerçek rakamı kimse bilmiyor."

ABD Merkez Bankası Fed bilançosundan görmek isteyen ve becerebilen görür.

Ayrıca, dünyada, yani uluslararası rezerv para sisteminde, hakimiyet tek başına dolarda değil. IMF’nin COFER veritabanına göre dünyadaki rezervlerin % 63,28’i ABD doları cinsinden tutulmaktadır. Geri kalanı diğer önde gelen para birimi cinslerinden.

"Dolar’ın asıl sahipleri mal ya da hizmet satarak zengin olmadılar.. Onlar için para kazanma dert değil. Para sadece manipülasyon aracı. Birilerini kandırmak-uyutmak için bir araç. Dolar büyülü bir kağıt parçası.. Proje doları diye bir şey var. İrangate de ortaya çıkan bir olay.. FETÖ’ye 350 milyar dolar mı lazım.. Kendi bildikleri gizli bir hata ile ne kadar lazımsa o kadar para basıyorlar.. Para kullanıldıktan sonra sahte para bülteni yayınlayarak o paraları geçersiz hale getiriyor.. Bu şekilde sadece kendisi servet sahibi olmuyor, dünyanın her yerinde banka, Media, siyaset, bürokrasi, STK üzerinde operasyonlar yapabiliyor.."

Ne diyelim… Dilipak diyorsa doğrudur (!)…

"Cem UzanGenç Parti’yi kurduğunda “kontör”le aynı şeyi yapmayı denedi, para yerine kontörü kullandı ve %7 oy aldı.. Aslında verdiği kontörün kendine ekstra bir maliyeti olmasa da, kullanan için bir kazanç sağlıyordu.. Dolar bir kazanç zinciri olsa da, sistem devam ederken birileri bedel öderken, durduğunda iflas edecek."

Yakın tarihimizden inciler. Cem Uzan yeni bir para birimi kullanmış seçimlere giderken: TELSİM Kontörleri. Dilipak, “kontöre dayalı para sistemi” teorisiyle literatüre yeni farazi katkılar (!) yapıyor.

"ABD de AB de dağılabilir.."

Muhafazakar cenahımız onca yıldır söylene söylene bir türlü dağıtamadı şunları da…

"Dolar çökünce kasasında dolar olan herkes zarar edecek, öyle yüzde 3-5 değil, %100.. Dolar’a alternatif bir euro üretelim dediler. O başarılı olmadı.. Ama zaten artık bu saatten sonra doların aynı şekilde yoluna devam etmesi mümkün değil. Euro da çökecek.. Ve bankacılık sistemi de çökecek.."

Yerli Nostradamus… Dolar öyle kolay çökmez, dolar çökerse diğer tüm para birimlerinin akıbeti de iyi olmaz, avronun oluşum motivasyonu tamamen dolara alternatif olsun diye değildi, avronun başarısı tartışılır vs. vs. Anlatılası çok şey var ama şimdilik burada bırakalım.