Aylık arşivler: Ekim 2016

İbrahim Kahveci ve Kamu Kurumlarının Kamu Bankalarındaki Mevduatları

İbrahim Kahveci, Karar Gazetesi’nde 31 Ekim 2016 günü yayınlanan “Hangi Banka” başlıklı yazısında kamu bankalarının kredi/mevduat oranlarına değinirken kamu kuruluşlarının kamu bankalarındaki tasarruflarının neredeyse tamamının sıfır ya da düşük faizle değerlendirildiğini iddia etme hatasına düşmüş:

"Neden kamu bankalarını detaylı işledim. Kaynak maliyeti açısından kamu bankalarının özellikleri var. Mesela kamu tasarrufu büyük oranda (nerede ise tamamı) Ziraat Bankasında sıfır veya çok düşük faizle tutuluyor. Bu nedenle bankanın kaynak maliyeti düşük."

Dolar-TL-değer kaybı
Kamu Haznedarlığı Genel Tebliği, (genel bütçe kapsamındaki Hazine Müsteşarlığı dışındaki) kamu kuruluşlarının kendi bütçeleri veya tasarrufları altında bulunan her türlü mali kaynaklarını TCMB veya muhabiri olan bankada açılacak TL cinsi vadesiz hesaplarda tutmakla yükümlü kılar. Yani, genel / özel bütçeli kuruluşlar ile düzenleyici deneleyici kuruluşlar tasarruflarını vadesiz hesapta bulundurmakla mükelleftir.

Ancak, genel bütçe kapsamındaki kamu idareleri dışındaki kurumlar kendi bütçeleri veya tasarrufları altında bulunan her türlü mali kaynaklarını kamu sermayeli bankalarda açtıracakları hesaplarda (i) TL cinsi vadesiz veya vadeli mevduat ya da (ii) (gerekli görülmesi halinde ve ihtiyaçları ölçüsünde döviz cinsi ödemeleri için) vadeli veya vadesiz mevduat araçları kullanarak değerlendirmekle yükümlüdür.

Yani, kamu tasarruflarının tamamı kamu bankalarında vadesiz hesaplarda yatmamaktadır.

Örneğin, 2014 yılı verilerine göre 12 üniversitenin mali kaynaklarının yatırım dağılımı incelendiğinde, toplam kaynakların % 76’sının vadeli TL mevduatında değerlendirildiği görülmektedir.

Kamu bankalarındaki vadeli hesaplara uygulanan mevduat faiz oranı ise oldukça düşük değildir. Çünkü, yine Kamu Haznedarlığı Genel Tebliği, nemalandırılacak hesaplara uygulanacak faiz oranlarına alt sınır çeker. Tebliğe göre;

  • Kurumlar kısa vadeli kaynaklarını, vadesiz veya vadeli mevduat ile repo/ters repo araçlarını kullanarak değerlendirir. Kısa vadeli kaynaklar için uygulanacak vadeli mevduat faiz oranı TCMB’nin politika faiz oranı olarak ilan ettiği 1 hafta vadeli repo/ters repo ihale faiz oranından düşük olamaz.
  • Kurumlar uzun vadeli kaynaklarını, vadeli mevduat ve 5 inci maddenin ikinci fıkrasının (c) bendindeki araçları kullanarak değerlendirir. Vadeli mevduat faiz oranı piyasada oluşan benzer vadedeki DİBS faiz oranından daha düşük olamaz.

Halime Gürbüz ve Tekrar Yazısı

Halime Gürbüz’ün Türkiye Gazetesi’nde 30 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Kadınlar Siler” başlıklı yazısı (Ninesinin dediğine varana kadar),  “Kadın siler” başlıklı 8 Aralık 2015 tarihli yazısının tıpkısının aynısı.

 

Kadınlar silmeyi sever… 
Elinde bez bütün gün orayı burayı siler.
Ama dahası; her şeyden maksimum verim alır.

Gazetesini okur, bulmacasını çözer kalkar onunla bir de camları siler.
Yer, kapı, baca derken temizlikte hızını alamaz, boya badanaya gerek kalmaz, duvarları siler!
Çirkin mi çıkmış?! Hiç tahammül edemez; o fotoğrafı siler!..
Gönderilecek ağır mesajda, o eve geç kaldığında, sitem yapacağında kurar kurar, yazar yazar siler.
Ayrılınca, mevtayı derhal sosyal medya ağlarından, rehberinden siler.
Fotoğraf yakmak arabesk kliplerde kaldı; telefondan fotoları da siler.
O’na güvenip kurduğu boşa çıkan hayallerini siler!
Kahkahasının tam ortasında gelir aklına, gülüşünü siler…
Ciddi bir şey konuşurken eliyle masayı siler.
Kâh kalp çizer kâh isim yazar; camdaki buğuyu siler.
Asmadan önce çamaşır ipini nemli bezle siler.
Toplulukta hemcinsinden bir tehlike, bakış hissettiğinde eşinin omzundan hayali tozları silkeler, bir şeyler siler!  
Sevdiğindendir ki; bazen her şeye rağmen affeder ve bütün hafızayı siler…
Muhatabı kırmamak için yüze gelen tükürüğü çaktırmadan siler. 
Doğum günüymüş, evlilik yıl dönümüymüş, sevgililer günüymüş; kutlanmayacağını bildiği çoğu özel günü takviminden siler.
Gerçek hayatta yapılamadığından olsa gerek sanal ortamda akrabaları siler.
Hijyene düşkündür; restoranda çatalı kaşığı peçeteyle siler.
Her lokmadan sonra ağzını kibarca siler.
Ama çocukların burnunu illa ki hunharca siler!..
Yaşlıları kıymetlidir; her şart altında onlara bakar, elini ağzını sabunlu bezle siler…
Bir yandan çalışır, bir yandan evi çekip çevirir, bir yandan çocuk bakar yetiştirir, öte yandan eşe dosta akrabaya yetişir, arada da terini siler... 
Çoğu zaman dibindeki bile duymaz, gözyaşlarını usulca yastığına siler.
An gelir, onun bunun yaşattıkları yüzünden tüm insanlara güvenini siler.
Bazıları hiç akıllanmaz, bir şarkıda da dendiği gibi; sileni sever, seveni siler...
Kimisi yapayalnızdır; ağlar ağlar gözyaşlarını kendi siler.
Kimisinin ise dostları vardır; onlarla dertleşir, ağlaşır, ağlarken gülerek gözyaşlarını siler…
Çok azı başarabilse de, yeni bir hayata başlamak için geçmişini siler.
Sabırlıdır; sabreder… Sabreder… Sabreder… Ve… Canı gibi sevdiği, yıllarca mücadelesini verdiği adamı.., kişiyi.., arkadaşı.., davayı… Tek kalemde siler!

 

Ninem diyor ki; Hüner ehlini takdir etmek hünerdir.

 

Murat Kelkitlioğlu ve 15 Temmuz Gecesinde 1. Ordu Komutanı Ümit Dündar

Murat Kelkitlioğlu, Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ümit Dündar’ın 15 Temmuz gecesi yaşadıklarını aktarmaya çalıştığı Akşam Gazetesi’nde 25 Ekim 2016 günü yayınlanan “Ümit Dündar’ı Kuleli’de derdest edeceklerdi” başlıklı yazısında gerçekleri kendince aktarmış:

Yazısının ilgili paragraflarını okuyalım önce:

"FETÖ’cü üniformalı teröristler, harekete geçtikten bir süre sonra Ümit Dündar’ı aradı. Vatan haini teröristler, ‘darbe’ olduğunu ve kendileriyle birlikte hareket edip etmeyeceklerini sordu Dündar’a. O anda ne olduğunu anlayamayan Dündar telefonu kapattı ve önce Genelkurmay Başkanı Org. Hulusi Akar’ı aradı. Cevap yoktu. Sonra Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Çolak’ı aradı. Ona da ulaşamadı."

Belli ki bir tuzak vardı. 

Tam bu esnada Dündar’ın telefonu ikinci kez çaldı. Telefondaki ses ‘Genelkurmay Başkanımız sizi Kuleli’de bekliyor’ diyordu. Oysa Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, hainler tarafından o sıralarda esir alınmıştı.

"Genelkurmay Başkanı’nın durumundan haberdar olmayan Dündar, Akar’ın telefonlarına döndüğünü sanarak hemen Selimiye’den yola çıktı. Köprüye yaklaştığında tankları fark etti. Emir komutasındaki askerler onun talimatı olmadan kışlalarından çıkmışlardı. İşin içinde bir ihanet olduğunu o an anladı. Hemen şoförüne arabanın bir kenara çekilmesi talimatını vererek, ağaçlık bir alandan olanları bir süre izledi."

Kelkitlioğlu, Orgeneral Dündar’ın darbe bilgisi verip katılmaya zorlanmasına rağmen durumu çözemediğini, köprüden geçtiği an tankları görünce durumu çözdüğünü iddia etmiş.

Ancak, Orgeneral Dündar’ın Meclis Darbe Araştırma Komisyonu’na verdiği ifade ise tam olarak Kelkitlioğlu’nun aktardıklarıyla örtüşmüyor.

Orgeneral Dündar, Meclis Komisyonu’na verdiği ifadede kendisini Kuleli’ye Kelkitlioğlu’nun iddia ettiği gibi bir tuzak için çağrıldığına değinmemişti.  Tam tersine, Kuleli’nin yer aldığı bölgedeki gelişmelerden hareketle bizatihi kendisi Kuleli Askeri Lisesi Komutanını aramıştır.

Kendi ifadeleriyle takip edelim:

“Bu arada, gene, ben aklımda “Bu Çengelköy ve Beylerbeyi tarafında olan durum acaba nedir?” gibi endişeyi kafamda taşıdığım için yolda giderken Kuleli Askerî Lisesi Komutanını arama ihtiyacı hissettim. Komuta devir-teslimi Perşembe günü yapılmıştı. Dolayısıyla, yeni telefon yoktu ama aradığım telefon eski komutanın telefonu olduğu için muhtemelen makam telefonu kendi aralarında değişmiştir düşüncesiyle o telefonu çevirdim. Telefonu çevirdiğimde eski, devreden Kuleli Askerî Lisesi Komutanı çıktı ve kendisiyle görüştüğümde, kendisi, yeni gelen, emir-komutayı yeni alan komutanın kendisinin anlam veremediği bazı şeyler yaptığını, dolayısıyla, gelişmelerden kuşkulu olduğunu ifade eden cümleler kullandı, ama açıklayıcı bir husus vermediği için, ben de telefonu kapatıp Boğaz Köprüsü’ne doğru intikale devam ettim. Boğaz Köprüsü’ne geldiğimde Sayın İstanbul İl Emniyet Müdürümüzle bir araya geldik ve onunla kısa bir değerlendirme yapıp karşıdaki -zaten araçlar da görüş mesafesindeydi- fakat gene de olayın sonucundaki resme benzer bir tablo zihnimizde yaratılmadığı için belki müdahaleyle önlenebilir düşüncesiyle, kendi aracımla o araçların yanına doğru ilerledim. Fakat oraya gittiğimi zde, oradaki kişilerin -asker kılığına girmiş o teröristlerin diyelim- havaya ateş ettiklerini ve dostane bir tutum sergilemediklerini görünce tekrar İstanbul İl Emniyet Müdürümüzün yanına geldim. İstanbul İl Emniyet Müdürünün yanına geldiğimizde, bu arada tabii, televizyon da olmadığı için takip edemiyoruz ancak gelen bilgilerden, Ankara’da da bazı gelişmelerin olduğunu duyunca artık olayın çapı ve ne şekilde olduğu yavaş yavaş zihnimizde canlandı ve olayın Türk Silahlı Kuvvetleri içerisinde belli bir grup tarafından yapılan bir hareket olduğu kanaati bende oluştu çünkü benim de gelişmelerden ve olaydan hiçbir haberim yoktu.”

* Konuyu ilk dile getiren Emre Erciş‘e teşekkür ederiz.

Murat Muratoğlu ve Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın Özgeçmişi

Murat Muratoğlu, Sözcü Gazetesi’nde 22 Ekim 2016 günü yayınlanan başlıklı yazısında (sehven ya da bir yazım yanlışından ötürü) Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya’nın özgeçmişine ilişkin bir hata yapmış:

"Merkez Bankası Başkanı Murat Çetinkaya, Albaraka Türk'te profesyonel hayatına başlamış ve Kuveyt Türk'te görev yaparken Merkez Bankası Başkanı olmuş. Bu atamayı yapabilmek için de bu kişiye özel yasalar değiştirilmiş. Oysa kendisinin Merkez Bankası Başkanı oluncaya kadar kayda değer hiçbir başarısı yokmuş. Dört ünlü ekonomi profesörü arasından, ekonomi lisansı bile olmayan, kuruma en son giren en genç kişi Başkan yapılmış."

Murat Çetinkaya Kuveyt Türk’te görev yaparken Merkez Bankası Başkanlığı görevini doğrudan üstlenmedi. Murat Çetinkaya, 2012 Haziran ayında Merkez Bankasına Başkan Yardımcısı olarak atandı. Merkez Bankası Başkanı olarak atamasının yapıldığı 2016 yılı Nisan ayına değin bu görevi sürdürdü.

Yeni Şafak ve Leyla İpekçi Adına Başkasına Ait Yazı Yayımı

Yeni Şafak Gazetesi, büyük bir hataya imza atarak, Abdullah Muradoğlu tarafından kaleme alınıp 9 Eylül 2016 günü yayınlanan “Yenikapı Ruhu veya Sevâdü’l-A’zam..” başlıklı yazıyı aynen Leyla İpekçi adına 25 Ekim 2016 günü yayınladı.

Tabiki yanlışlıkla yayınlanan yazı, yayından kaldırıldı.

Bu hataya ilişkin olarak Leyla İpekçi ise twitter hesabından şu açıklamayı yaptı:

"Bugün Yeni Şafak'ta benim ismimle yayınlanan yazı başkasına ait. Bu hata yüzünden gazete adına okurlardan ve paylaşanlardan özür dilerim."

leyla-ipekci-yanlis-kose-yazisi

 

Fatih Altaylı, UEFA’nın Sponsor Kurallarını Kavrayamamış!

Fatih Altaylı, Habertürk Gazetesi’nde 26 Ekim 2016 günü yayınlanan “F.Bahce’nin Ali Koç’a ihtiyacı var” başlıklı yazısında UEFA Şampiyonlar Ligi’nin stadyum sponsor adına ilişkin düzenlemelerinden bihaber olduğunu ortaya koymuş:

VODAFONE, BEŞIKTAŞ’A İTİRAZ EDEBİLİR

Bu arada Beşiktaş yönetimine bir uyarıda bulunmak da istiyorum. Çok önemli görünmeyen ama bana göre çok önemli bir şey. UEFA’nın resmi sitesinde Beşiktaş’ın, Şampiyonlar Ligi’nde oynayacağı maçın anonsu var. Ve burada maçın oynanacağı stat için “Beşiktaş Arena” yazmışlar...

- Eee, ne var bunda?

- Bunda 150 milyon dolar var. O stadın adı Beşiktaş Arena değil Vodafone Arena. Vodafone oraya bir dünya para yatırdı isim hakkı için. Eğer UEFA sitesi gibi önemli bir yerde bile bu ad kullanılmıyorsa yarın Beşiktaş’ın başına iş açılabilir. Vodafone, Beşiktaş’a itiraz edebilir. Bu yüzden Beşiktaş hemen UEFA ile temasa geçip bu yanlışlığı düzeltmeli. Yoksa sözleşmeden olabilirler.

Malesef Beşiktaş UEFA’ya, stadının ismini Vodafone Arena olarak kullanmadığı için itiraz edemez. Çünkü, UEFA’nın düzenlediği turnuvalara ilişkin düzenlemeleri, stadyum ya da kulüp adı sponsorlarının kullanımını kısıtlar.

Örneğin, PSV olarak bildiğimiz kulübün isminin tamamı Philips Sport Club’tır; ancak, Philips’in isimdeki sponsorluğu nedeniyle kullanamamaktadır. Bayern Münih’in stadı Allianz Arena’da oynanan 2012 Şampiyonlar Ligi Final maçı için stadın adı Fußball Arena München kullanılmıştı, Allianz’ın sponsorluğu nedeniyle.

Konuya ilişkin 2016/17 Şampiyonlar Ligi düzenlemelerinden ilgili bölüm aşağıda aktarılmaktadır:

Any stadium naming rights which have been granted by the club are subject to the requirements regarding the exclusive area. This means that, subject to the following exceptions, no branding of the stadium sponsor (for example, any name, logo, trademark, design elements, slogan or corporate colours) may be visible in the exclusive area. Similarly, subject to the following exceptions, no such branding may be visible on any competition materials. The following exceptions apply only in relation to one stadium sponsor which has been granted long-term stadium naming rights:

a. The name of the stadium sponsor may be announced (as part of the stadium name) over the stadium PA system for the sole purpose of denominating the stadium if required for safety and security reasons. No additional identification connected with the stadium sponsor (for example, a jingle) may be included in the announcement.

b. The name of the stadium sponsor may appear (as part of the stadium name) on printed materials for the UEFA Champions League and the play-offs, including match tickets, for the sole purpose of denominating the stadium if required for safety and security reasons and only in a non-commercial typeface, colour and without any logos.

c. The name of the stadium sponsor may appear (as part of the permanent stadium name signage) on the outside of the stadium building. Existing signage must be determined during the site visit to ensure that no additional signage is subsequently added.

* İhtisap kaynağı Paraf Spor‘a teşekkürler

Mehmet Barlas, Francolu İspanya’yı Nato’ya Sokmuş!

Mehmet BarlasSabah Gazetesi’nde 26 Ekim 2016 günü yayınlanan “İttifakın patronu için demokrasi teferruattır” başlıklı yazısında İspanya’nın NATO üyeliğine ilişkin bir yanlışa düşmüş:

"Gerçekten seçilmiş olmak ya da darbe ile işbaşına gelmiş olmak, "Patron Devlet" için fazla fark etmiyor. Örneğin Franco'nun İspanya'sı da NATO'da değil miydi?"

İspanya 1982 yılında NATO üyesi olmuştu.

Francis Franco ise 1975 yılında vefat etmişti.

Haliyle, Francolu İspanya’nın NATO’da olması mümkün değil.

* Hatayı malumatfuruş’tan önce tespit eden Kadri Gürsel‘e teşekkür ederiz.

Halime Gürbüz ve 1985’ten Önce Doğanlar Konulu Araklama Köşe Yazısı

Halime Gürbüz, Güneş Gazetesi’nde 23 Ekim 2016 tarihinde yayınlanan “Devir Değişti” başlıklı yazısını, kaynak göstermeden, başka bir kaynağa işaret etmeden, sosyal medyada ve sanal dünyada dolaşan “1985’ten Önce Doğanlar” başlıklı metini kopyalayarak (son satırlarda biraz da kendinden bir şeyler katarak) oluşturmuş:

Halime Gürbüz’ün bahse konu yazısı:

Biz çocukken, arabaların emniyet kemeri, kafalıkları ve hava yastıkları yoktu... Arka koltuk  ‘çocuk koltuğu olmaksızın” tehlikeli değil bilakis eğlenceliydi... Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerinin ve deterjanların üzerinde çocuk kilitleri yoktu... Kasksız bisiklete biniliyordu. Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan, köy çeşmesinden su içiliyordu...

Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı 'hava kararmadan önce eve dönmek'ti. Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu!..  Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırık dişimiz vardı. Fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu. Kız ol erkek ol... Hepimizin dizlerinde yaralar vardı. Kabuk kabuk...

Video oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız, akıllı cep telefonumuz, bilgisayarımız, sosyal ağ profillerimiz yoktu. Onun yerine kanlı canlı arkadaşlarımız vardı Hem de bolca!

Janjanlı ambalajları olmayan gıdalar, bakkaldaki bisküvi kutularına dalmalar, açıkta satılan macunlar yiyor; homojenize edilmemiş süt içiyorduk... Hanımelinin içindeki balla, tırmanılan daldan kopardığımız yıkanmamış erikle, yan arsadaki maçta yediğimiz gollerle, daldığımız bahçe sahibinin attığı dayakla beslendik... Gayet de sağlıklıydık...

Varlıkla yoklukla alakası yok. Kanaatkâr çocuklardık biz. Annenin mutfak masasına örtü almasına bile sevinirdik. Oyuncak bebeğin çıkan bacaklarını içten lastikle bağlamalar, naylon poşetten kızaklar... Üç çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk... Aynı bardaktan içebiliyorduk ve kimse bu yüzden ölmüyordu...

Bolca tatlı, salçalı ve tereyağlı ekmek yiyorduk ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk; hiç kilo sorunumuz olmazdı. Omega neydi, vitamin takviyesi de kimdi? Hiçbirimiz zihinsel gelişim için gıda desteği almadık. Hepimiz de zehir gibi çocuklardık...

Bazılarımız okulda başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Sınav stresi de ne ola ki? Kimse bu ve benzeri sebeplerden psikolog ya da pedagoga gönderilmiyordu. Kimsede dislexia, konsantrasyon sorunu yoktu. Hiperaktif de ne? ‘Kurt var bunda!..’  deniyordu, tedavisiz de  geçiyordu…

Evet dışarıda, o acımasız korkunç dünyada… Korumamız olmadan! Nasıl mümkün oluyordu bu? Nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık? Ve daha da önemlisi ‘kendi kişiliğimizi’ bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik? Bizler çok güzel ve mutlu yaşadık çünkü bizler süs bitkisi değil 'Çocuk' gibiydik...

 

Sanal dünyada dolaşan bahse konu metin:

1985 Yılından Önce Doğanlar )
50 – 60 – 70 – 80′ li yıllarda mı büyüdün? nasıl oldu da hayatta kalmayı başardın?

1.- Arabaların emniyet kemeri, kafalıkları, ve kesinlikle hava yastıkları yoktu.
2.- Arka koltuk tehlikeli değil de eğlenceliydi.
3.- Bebek yatakları ve oyuncaklar renkliydi. Ya da en azından kurşunlu, muhtelif zehirli maddeler ile boyanmıştı.
4.- Prizlerin, araba kapılarının, ilaç şişelerin ve kimyasal ev temizliyicilerinin üzerinde çocuk kilitleri yoktu…
5.- Kasksız bisiklete biniliyordu.
6.- Steril su şişelerinden değil de bahçe hortumundan yada muhtelif başka kaynaklardan su içiliniyordu…
7.- Oyun oynamaya çıkmanın tek şartı hava kararmadan önce eve dönmekti.
8,- Cep telefonu yoktu ve hiç kimse nerelerde gezdiğimizi bilmiyordu. İnanılmaz …
9.- Okul öğlen bitiyordu… Ve öğlen yemeği için evimize geliyorduk.10.- Bir sürü yaramız, kırılmış kemiğimiz ve kırılmış dişimiz vardı, fakat hiçbir zaman birileri bu yüzden mahkemeye verilmiyordu.Kendimizden başka kimse sorumlu değildi.
11.- Bolca tatlılar ve tereyağlı ekmekler yiyorduk, ve gerçek şekerli içecekler içiyorduk ve hiç kilo sorunumuz olmazdı – çünkü hep dışarda oynardık , aktif olarak …
12.- Dört çocuk bir limonatayı paylaşabiliyorduk… aynı bardaktan içebiliyorduk, ve kimse bu yüzden ölmüyordu.
13.- Playstation, Nintendo 64, X boxes, Vídeo oyunlarımız, 99 kablolu kanalımız , Dolby surround, Cep telefonumuz, Bilgisayarımız, Internet de Chat odalarımız YOKTU.
onun yerine ARKADAŞLARIMIZ vardı bolca!!!
14.- Yürüyerek veya bisiklet ile uzakta oturan arkadaşlarımızı ziyaret edebiliyorduk, kapılarını çalıp hatta çalmıyarak içeri girip onları oyun oynamaya çağırabiliyorduk!!!
15.- Evet dışarda, o acımasız korkunç dünyada! Korumamız olmadan! nasıl mümkün oluyordu bu?
Tek kale üzerine maç yapardık ve birisi takıma alınmadığında psikolojik travma oluşmuyordu ya da dünyanın sonu gelmiyordu.
16.- Bazı öğrenciler diğer öğrenciler gibi başarılı değildi ve sınıfta kalabiliyordu. Fakat bu yüzden kimse Psikoloğa ya da Pedagoğa gönderilmiyordu. Kimsede Dislexia, konsantrasyon sorunu veya hiperaktivite yoktu, basitçe o okul yılını tekrarlıyordu.
17.- Özgürlüğümüz , üzüntülerimiz , başarılarımız , görevlerimiz vardı
…ve bunlar ile yaşamayı öğreniyorduk.
Soru: nasıl oldu da bütün bunlara rağmen hayatta kalmayı başardık???
Ve daha da önemlisi kendi kişiliğimizi bu şartlar altında nasıl oldu da geliştirebildik???

Sen de bu jenerasyondan mısın? Şimdiki çocuklar büyük bir olasılık ile bizim yaşama şeklimizi sıkıcı bulacaklar – fakat- bizler
çok güzel ve mutlu yaşadık!!!!!

Kayahan Uygur ve Güney Afrika

Kayahan Uygur, Güneş Gazetesi’nde 23 Ekim 2016 günü yayınlanan “Afrika’dan Dünya Sistemine İsyan” başlıklı köşe yazısında Güney Afrika ekonomisine ve Uluslararası Ceza Mahkemesi ile ilişkilerine dair hatalarını sıralamış:

"Güney Afrika halkı Nelson Mandela’nın önderliğinde verdiği mücadeleyle ancak 1994 yılında ırklar arasında eşitlik öngören bir sisteme, serbest seçimlere ve dünyadaki biricik demokratik sistem olan “çoğunluk demokrasisine” geçebilmiştir."

Çoğunlukçu değil, çoğulcu demokrasiye geçmişlerdir. Dünyanın biricik demokratik sistemi olarak da çoğunlukçu, yani mutlak demokrasi nitelenemez. Zervişin fikri, zikri misali söz konusu galiba.

"Güney Afrika, 54 milyonluk nüfusa sahiptir ve kara kıtanın en zengin ülkesidir."

Kayahan Uygur, zenginliği GSYH büyüklüğüne göre tanımlamış yazısında. GSYH büyüklüğüne göre kara kıtanın en zengin ülkesi Güney Afrika değil, Nijerya’dır. Nijerya, 2014 yılında ülkenin GSYH hesaplama şeklinin, üretim ve tüketim yapısındaki değişiklikleri yansıtacak şekilde değiştirilmesiyle Güney Afrika’nın önüne geçmiştir.

"350 milyarlık yıllık milli geliriyle dünyanın 33'üncü ekonomisidir."

IMF Küresel Ekonomik Görünüm Raporu 2016 yılı Ekim ayı versiyonuna göre, 2014 yılında 351,6 milyar dolar büyüklüğündeki Güney Afrika ekonomisi, 2015 yılı sonu itibarıyla 314,7 milyar dolara, 2016 yılı sonu tahminine göre ise 280 milyar dolar civarına gerilemiştir. Dünya skalasında ise 39.luğa düşmüştür.

"Afrikalıların gururu olan bu ülke şimdi dünya politikasında da bir ilki başarmaktadır. Güney Afrika Cumhuriyeti, merkezi Lahey’de bulunan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni (UCM) tanımayacağını açıklamıştır."

Güney Afrika, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni tanımayan ilk ülke değildir. 122 ülkenin UCM’ye taraf olduğu düşünüldüğünde Kuzey Kore gibi UCM’ye taraf olmayan yığınla örnek karşısında bu iddia biraz zayıf kalıyor. Ancak, Burundi’nin UCM’den çekilmeye ilişkin yasa tasarısını çoktan 2016 yılı Ekim ayı içerisinde kabul ettiği düşünüldüğünde Kayahan Uygur’un iddiası boşa çıkıyor.

"Güney Afrika Cumhuriyeti Afrika’da ticari ilişkilerini de geliştirerek bölgesel bir güç olma yönünde ilerlemektedir. Başkan Zuma’nın eşi Afrika Birliği Başkanlığı’na seçilmiştir. Böylece bu ülkenin liderlik pozisyonu güçlenmiştir."

Nkosazana Dlamini Zuma, Güney Afrika’nın Başkanı Zuma’nın eski eşidir. Ayrıca, Afrika Birliği Komisyonu Başkanlığına seçilmiştir, Afrika Birliği Başkanlığına değil. İkisi farklı pozisyonlardır.

 

Şeref Oğuz ve Dünyaların Savaşı Romanı

Şeref Oğuz, Sabah Gazetesi2nde 23 Ekim 2016 günü yayınlanan “Marslı istilası” başlıklı yazısında, Orson Welles’in 1938 yılında Dünyalar Savaşı romanını radyoda haber bülteni olarak aktarmasını konu edinmiş; ancak, bahse konu romanın yayım tarihini yanlış aktarmış:

"Radyon o zamanki etkisi, bugünün internet gücüyle kıyaslanabilir. 20 Ekim 1938'de Orson Welles, kurucusu olduğu Mercury Tiyatrosu'nun radyo üzerinden yayınlamayı denedi. Piyasaya yeni çıkmış; H. G. Wells'in Dünyalar Savaşı romanındaki Marslıların dünyayı işgalini, gerçekmiş gibi, radyo haberi olarak sundu. Kızılca kıyamet o zaman koptu ve "Marslılar dünyalıları sinek gibi öldürüyor" cümlesiyle milyonlarca Amerikalı, sokağa döküldü. Defalarca "bu bir kurgu, radyo tiyatrosu" dense de panik, uzun süre giderilemedi."

H. G. Welles’in Dünyalar Savaşı (orjinal adıyla The War of the Worlds) adlı bilim kurgu romanı ilk kez 1898 yılında piyasaya fiziken çıkmıştı. Şeref Oğuz’un aktardığı gibi 1938 yılında piyasaya yeni çıkmış halde değildi.