Aylık arşivler: Eylül 2016

Ahmet Ay ve Birleşmiş Milletler

Ahmet Ay, Milat Gazetesi’nde 24  Eylül 2016 günü yayınlanan “BM İstanbul’a taşınmalı” başlıklı yazısında bilgi sahibi olmadan fikir sahipliğini ortaya koymuş:

"Kuruluşundan bugüne bütün BM Genel sekreterleri ABD yanlısı olmuş ise bunda şaşılacak bir şey yok. ABD, başkenti Washington'a aldığı BM'yi adeta “himaye ediyor”. Güvenlik Konseyi'nin 5 daimi üyesinden biri olan ABD, BM Güvenlik Konseyi'nde bugüne kadar istemediği kararların alınmasına engel olabilmiştir. Dolayısıyla bu güç ABD'nin daha çok ilke tanımaz, ahlak bilmez, hukuk dinlemez bir güç olmasına yaradı. On yıllardır böyle sürdü, ta ki Recep Tayyip Erdoğan durumu ifşa edinceye kadar. BM için hiç kimsenin söylemeye cesaret edemediği tespiti Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan hem de BM Genel Kurulunda dünya liderlerinin gözlerinin içine baka baka haykırmıştır. Hafta başında Washington'daki BM Genel Kurulu'na hitabında “Dünya 5'ten büyüktür” diyerek Birleşmiş Millerler'in yapısal değişikliğine vurgu yapan Erdoğan, bu sözleriyle tarihin akışını değiştiren işaret fişeğini de dünya âleme ilan etmiş oldu."

Ahmet Ay, BM’nin nerede olduğunu bilmiyor bir de öneri geliştiriyor. BM merkezi New York’tadır. Washington’da değil.

"BMGK daimi üyelikleri 1 ya da en fazla 5 yıl ile sınırlandırılmalı, dönüşümlü olarak bütün üyelerin BMGK Daimi Üyesi olmalıdır. BMGK Daimi Üyeliği 15 ülke ile sınırlandırılmalıdır. Her dönemde Güvenlik Konseyi Daimi Üyelerinin coğrafi, dini, etnik yapısı dikkate alınmalıdır."

BMGK’nın yapısını bilmeden ezbere konuşmuş. BMGK 5 daimi 10 dönüşümlü toplam 15 üyeye sahiptir. Dönüşümlü üyeler, coğrafi dağılım göz önünde bulundurularak belirlenen gruplardan seçimle belirlenir. Daimi üyelik dönüşümle verilemez. Akla ve mantığa aykırıdır. Adı üzerinde “daimi”. Daimi üyeliği nasıl dönüşümlü hale getirip süreyle sınırlandıracak anlaması güç.

Mehmet Y. Yılmaz ve Mezar Taşlarındaki Yazılar

Mehmet Y. Yılmaz, Hürriyet Gazetesi’nde 9 Aralık 2014 günü yayınlanan “Derdi Osmanlıca Değil Hesaplaşmak” başlıklı köşe yazısında mezar taşlarında yazılanlar hakkında biraz saçmalamış:

Her otokratın böyle fantezileri vardır, bizimkinin fantezisi de bu olsa gerek.

"Mezar taşlarının okunmasını mı öğreneceğiz diyorlar. O mezar taşlarında bir tarih yatıyor. Bunu bilmemekten büyük acz olabilir mi" diyor.

Birincisi "Mezar taşlarını okuyamıyoruz" diyenler, Osmanlıcanın zorunlu ders olmasını savunanlar, buna karşı çıkanlar değil.

İkincisi mezar taşlarında ne yazıldığı belli: Ruhuna fatiha!

Duanı okur geçersin, mezar taşlarından tarih filan öğrenilmez, bilim ise hiç öğrenilmez.

Mezar taşlarından bilim öğrenilemeyeceği aşikâr. Ancak, eski mezar taşlarınında ölüm tarihi çoğunlukla, bazen ise doğum tarihi, 3-4 kuşak geriye kadar ölülerin büyüklerinin adları ve sıfatları, mefta eğer önemli bir görevde ise görevi ve (özellikle son) görev yaptığı yer yazar.

Bizim mezar taşlarımız neyse de, antik tarihe ilişkin tespitlerde mezar taşlarından önemli ölçüde faydalanıldığını bari göz önünde bulundursaymış Yakup Yılmaz.

* Katkısı için ahmetfirat‘a teşekkürler

İntihaller ve Köşe Yazarları

Köşe yazılarında intihal yapan yazarlar sadece Deniz Gökçe, Yılmaz Özdil ve İsmet Berkan‘la sınırlı değil elbette. Daha nice örnekler mevcut. Tespit edilenleri burada aktaralım.

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde 31 Aralık 2015 günü yayınlanan “Bir 20 milyar kilometreyi daha devirdik” başlıklı yazısında Scientific American dergisinde yer alan bir makaleyi kaynak göstermeden Türkçeye çevirip kısaltarak okuyucularına yutturmuştu (Bkz ilgili yazımız).

Yılmaz Özdil ise  Sözcü Gazetesi’nde 17 Mayıs 2016 günü yayınlanan “Hulusi Bey” başlıklı yazısının içeriğinin büyük bir kısmını, “Balyoz Davası’ndan baba-kız hikayeleri”ni aktaranVatan Gazetesi’nden Burak Bilge’nin 15 Haziran 2013 tarihinde kaleme aldığı “Cezaevine hüzünlü bir düğün” başlıklı haberden, hiçbir atıf yapmaksızın, kaynak göstermeksizin derlemişti (Bkz ilgili yazımız).

Deniz Gökçe de, Akşam Gazetesi’nde 13 Eylül 2016 tarihinde yayınlanan “Ülkelerin en zor işi istatistikçi olmak” başlıklı yazısında 3 Eylül 2016 tarihinde The Economist adlı dergide yayınlanan “Called to account” başlıklı yazıdan intihal yapmıştı (Bkz ilgili yazımız)

Ayşe Hür, Emre Aköz’ün 24 Mayıs 2015 Mayıs günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Mevlana ve Şems” başlıklı köşe yazısının, 17 Mayıs 2015 günü Radikal Gazetesi’nde yayınlanan “Şems’le Mevlana, Atatürk’le Mevlevilik ve Bektaşilik” başlıklı yazısından kısaltılarak kaynak verilmeden kullanıldığını iddia etmiş ve eklemişti:

"Emre Aköz benim geçen haftaki 'Şems'le Mevlana....' yazımı kısaltıp sayfasına koymuş. Ne ala. Emre Aköz taşıma suyla değirmen döndürenlerden. Bunlar, Allah diye ödüllendirici/cezalandırıcı yüce bir gücün olduğunu düşünseler bu kadar cesur olabilirler miydi?"

Melih Altınok’un Taraf Gazetesi’nde 29 Temmuz 2011 günü yayınlanan “İklim Değişti Şehre Kemal Burkay Geliyor” başlıklı yazısında Murat Toklucu’nun Chronicle Dergisinin 2009 yılında yayınlanan 14. sayısında yer alan “PKK’dan önce özgürlük yolu vardı” başlıklı yazısıyla büyük benzerlikler taşıdığı tespit edilmişti.

Melih Altınok bu iddiaya ilişkin aşağıda yer alan yanıtında “haber metinlerinde kaynak verilmez” diyerek kaynak sunmadan alıntı yaptığını itiraf etmişti (kendisi köşe yazısı yazdığının farkında değil galiba. Ya da kendini muhabir sanıyor). Yani, Melih Altınok köşe yazılarında kendini kaynak sunmakla mükellef görmeyip bir de zeytinyağı gibi üste çıkmıştı.

"İnternet sitesinizde “taraf yazarı intihal mi yaptı” manşetiyle duyurduğunuz haberi okuyunca kanım dondu. Manipülasyonun, iftiranın, düşmanlığın bu kadarına pes! Manşetinize konu olan ve beni intihal gibi ağır bir suçla itham ettiğiniz haber, Kemal Burkay’ın hayat hikayesidir. 

Haberde konu olan kişinin doğum tarihi, eğitim durumu v.s gibi somut bilgiler de internetten, köşe yazılarından, Deng yayınlarından çıkan dergi ve kitaplardan, kısacası çok çeşitli kaynaklardan alınmıştır. Evet, 7000 vuruşluk yazının 300 vuruşluk yerini gösterip intihal yaptığımı söylediğiniz söz konusu makaleyi de internette okuyup haberimde yer verdiğim bazı konuları oradan “öğrendiğim de” doğrudur. 

Tam sayfalık bir haberde daha önceki yazılarımda defalarca dile getirdiğim; -PSK’nın kurucuları, kuruluş tarihi, -PKK’nın şiddeti fetişleştirmesi, kendilerine eskiden “apocu” denmesi, -Burkay’ın özgürlük yolunun şiddeti reddetmesi, (PSK’nın parti tüzüğü ve programında da yer alan hedefleri içeren bu cümle tırnak içindedir) Burkay ile Öcalan arasındaki siyasi mücadele, -Türkiye KDP’sinin, Barzani’nin KDP’sinden etkilnediği gibi, her kaynakta defalarca tekrar edilen klişe niteliğindeki bilgiler sizin için çok orjinal olabilir. 

Ancak üzülerek bildirim ki, politkiya yakından takip eden lise çağındaki bir genç için bile bu bilgiler klişenin ötesine geçmez. Bu bilgileri çaldığımı iddia etmeniz nasıl bir kinin tezahürüdür gerçekten merak ediyorum? Kaldı ki, özgün fikri mi alıntıladım da kaynak göstermedim. Hayır herkes tarafından bilinen ve patenti herhangi bir kimsede olmayan bilgileri haberde kullandım. 

Her hangi bir haber metninde Mustafa Kemal hakkında biyografik bilgilere yer verdiğinizde ya da tek parti döneminin otoriter olduğunu söylediğinizde de, bu bilgilere yazılarında yer vermiş binlerce yazardan intihal yapmış mı oluyoruz? Kaldı ki, haber metinlerinde kaynakça kullanılır mı? Gazeteciliğin “duayenleri” bu basit bilgiden bihaber mi? 

Buyurun, size bir atacak bir çamur daha vereyim sevgili meslektaşlarım ”Taraf yazarı Burkay’ın doğum tarihini ve doğum yerini, Anılar- Belgeler Cilt 1’den intihal mi yaptı" diye provakatif şekilde bir manşet de atabilirsiniz. Çünkü o bilgileri de adını andığım kitaptan aldım. Hatta metni yazarken bana sözlü bilgi aktaran HAK-PAR yöneticilerinin adına da yer vermedim haber metninde. Bu intihali de atlamayın derim. Gerçekten inanılır gibi değil. Tavrınızın, manipülasyonunuzun bir mantığı olmadığını biliyorum. Ancak herkesin takdir ettiği habercilik başarılarımızı görmezden gelmekte müthiş bir performans sergileyen sitenizin, Taraf’la ve şahsım üzerinden liberal sol yazarlarla kişisel husumetlerine alet olmasını, görüşümün alınmasına dahi gerek görülmeden bu ağır ithamlarda bulunmasını esefle kınıyorum. Bu çamur atma operasyonu elbetteki ilk değil. Hangi birini sayalım. CNN’de katıldığım bir televizyon programında “Başıma taş düşse siyasal iktidar sorumludur, başbakan sorumludur” şeklindeki kayıtlarına rahatça ulaşılabilecek sözlerimin bile “Altınok başınıza taş düşse başbakandan bileceksiniz dedi” diye çarpıtıldığı bir ortamda ne desek boş. 

Genel olarak bu tür iftiraları ciddiye almıyorum. Yanıt bile vermeyi gereksiz sayıyorum. Ancak haberiniz pek çok site tarafından alıntılanıyor, konudan habersiz pek çok kişin kafasını bulandırıyor. Elbette bu yanıtımız da bir işe yaramayacak. Neyse siz amacınıza ulaştınız. Daha fazla söze hacet yok. Hoş, belki bu kadarı bile gereksizdi ya."

Selman Emre, Milat Gazetesi’nde 9 Kasım 2014 günü yayınlanan “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazısının 3 gün sonrasında 12 Kasım 2014 günü Hasan Karakaya tarafından Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez!” başlıklı yazısında kopyalandığını (18 Kasım 2014 günü yayınlanan “Hasan Karakaya’ya Yakışmadı” başlıklı yazısında) ortaya koymuştu:



Tam bir hafta önce, takvimler 9 Kasım 2014’ü gösterirken bu köşede “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı bir yazı yazdım.

Yazıda Amerika’nın artık Beşşar Esed’le Suriyeli muhaliflere karşı ortak hareket ettiğini detaylı bir şekilde anlattım.

Söz konusu yazımın gazetede çıkmasından 3 gün sonra ilginç bir mesaj geldi.

Mesajı atan kişi yakın bir arkadaşımdı ve Akit Gazetesi’nden Hasan Karakaya’nın benim yazdığım yazıyı ufak rötuşlarla kendi köşesinde aynen yayınladığını söylüyordu.

En başta arkadaşın şaka yaptığını düşündüm. Sonuçta Hasan Karakaya yılların gazetecisiydi. Akit’in Genel Yayın Koordinatörü olarak görev yapıyordu. Bunun yanında devlet ona akil adamlık payesi vermişti. Ayrıca Cumhurbaşkanı ve Başbakan’ın özel uçaklarında kendine yer bulabilen sayılı gazetecilerden biriydi.

Hemen internetten Karakaya’nın 12 Kasım 2014 tarihli köşesine baktım. Yazısının başlığı “IŞİD gider, Horasan gelir… Amerika’da oyun ve örgüt bitmez” şeklindeydi. Bu başlık, benim yazımın içeriğiyle uyuşuyordu.

Sonra her satırını dikkatlice okumaya başladım. Bir de ne göreyim? Arkadaşın söylediği doğruymuş.

Hasan Karakaya benim “Amerika ve Esed omuz omuza” başlıklı yazımı, tam sayfa olarak yazdığı köşesinin merkezine yerleştirmiş.

Birkaç cümle hariç paragraflarımın sırasını bile bozmadan, bazı yerlerde direk benim ifadelerimi kullanarak, bazı yerlerde ifadelerimdeki birkaç kelimeyi değiştirerek ya da eklemeler yaparak paylaşmış.

Paylaşmış dediğime bakmayın tabi.

Karakaya yazısının ana omurgasını oluşturan bana ait bölümleri kendi düşünceleriymiş gibi okurlara sunmuş.

Yazıdan birkaç örnek vermek istiyorum.

Mesela aşağıdaki bölümde birkaç kelime eklemiş ve sadece fiili değiştirmiş:

- Selman Emre: IŞİD’i bahane eden Amerika Halep ve İdlib’te Esed’e karşı savaşan muhalif grupları vuruyor.

- Hasan Karakaya: IŞİD’i bahane eden Amerika; Halep ve İdlib şehirlerinde “Esad’a karşı savaşan muhalif grupları” bombalamakla meşgul. 

Şurada ise benim cümlemi tamamen alırken, “bu hafta” dediğim yeri “geçtiğimiz günlerde”şeklinde rötuşlamış:

- Selman Emre: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece bu hafta Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli.

- Hasan Karakaya: Çok fazla geriye gitmeye gerek yok. Sadece geçtiğimiz günlerde Amerika’nın Suriye’de yaptığı hava saldırılarına bakmak bile yeterli. 

Yazının ana kurgusu komple bana aitken Hasan Karakaya ufak kelime oyunları oynamayı da ihmal etmemiş.

Örneğin eski bir terörle mücadele uzmanı olan Andrew C. McCarthy’den alıntı yaptığım bölümde şöyle yazmış:

- Selman Emre: Horasan’ın hayali bir örgüt olduğunu düşünen çok sayıda kişi var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı…

- Hasan Karakaya: Oysa; tıpkı benim gibi, Horasan’ın “hayali bir örgüt” olduğunu düşünen çok sayıda insan var. Bunlardan biri de eski terörle mücadele savcılarından Adrew C. McCarthy. McCarthy geçen ay şunları yazdı… 

Yukarıda verdiğim 3 parça sadece örnek. Her iki metni baştan sona okursanız durumun vahametini net bir şekilde görebilirsiniz.

Unutmadan şunu da söyleyeyim. Yazıyı sadece internette okumadım. O gün gidip bir tane de Akit gazetesi aldım. Hem internet hem de gazeteye basılan yazılarda fark yok.

Açık konuşmak gerekirse yaptığı bu hareketi Hasan Karakaya’ya yakıştıramadım.

Bir kişinin fikirlerinden etkilenmek kadar doğal bir şey olamaz. Ancak gidip de o kişinin yazısını komple alıp, yazarın ismini vermeden, ufak rötüşlarla sanki kendine aitmiş gibi sunmanın da tasvip edilecek bir yanı yok.

Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var.

İktisadiyat.com adlı internet sitesinde Can Madenci, Atilla Yayla’nın Zaman Gazetesi’nin Yorum sayfasında 16 Aralık 2011 günü yayınlanan “Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliği” başlıklı yazısında Yayla’nın Cato Journal isimli akademik dergide yayınlanan bir çalışmayı cümle cümle tercüme ederek kaynak göstermeden yazısında kendine aitmiş gibi kullandığını gözler önüne sermişti:

Madenci’nin “Atilla Yayla ve Kes Yapıştır” başlıklı yazısı şu şekildeydi:

Zaman gazetesi yazarı Atilla Yayla geçtiğimiz ay gazetedeki köşesinde Hakikatin Krallığı, İnsanın Köleliğibaşlıklı bir yazı yayınlamış ve yazısının ilk paragrafında Rus düşünür Nikolai Berdyaev’den bahsetmiş. Yayla’nın yazdığına göre Berdyaev 1990 yılında bir kitap çıkarmış ve kitabında Rus halkı ve Rus aydınlarının “hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık” arayışına yatkın olduğunu yazmış. Yayla daha sonra Tolstoy’un bir hikâyesinden bahsederek bunları bir şekilde Marksizm ile ilişkilendirmiş.

Yayla’nın yazısını okuyunca biraz şaşırdım. Zira Berdyaev’in ismini daha evvel duymamıştım ve Yayla gibi sosyalizmden, Marksizmden ve Sovyet Rusya’dan hiç hazzetmeyen birinin Berdyaev ve Tolstoy gibi Rus yazarlardan bahsetmesi, hatta Berdyaev’den haberdar olması garibime gitmişti. Yayla’nın Rus yazarlar hakkında bu kadar bilgi sahibi olduğunu bilmiyordum. Üstelik Yayla yazısında daha da ileri giderek Shakespeare, Thomas More ve Campanella’nın isimlerini de anıyor, bu yazarların bazı fikirlerinden bahsediyordu. Yayla’nın bu yazarları aralarında bağlantı kuracak derecede okuduğunu bilmiyordum.

Ancak asıl şaşkınlığı Berdyaev’in kim olduğunu öğrenmek için İngilizce Wikipedia’ya baktığımda yaşadım. Çünkü Berdyaev 1948 yılında ölmüştü! Oysa Atilla Yayla Berdyaev’in 1990’da kitap yazdığını söylüyordu. Ama garip bir şekilde, Yayla yazısında bu kitabın ismini vermiyordu. Böyle olunca işin aslını öğrenmek için internette biraz dolandım. Maalesef karşıma çıkanlar bir hayli canımı sıktı, çünkü Yayla’nın yazdıkları kendisine ait değildi ve başka bir yerden alınmıştı. Geçen sene bu zamanlardaburada yayınladığım bir yazıda, Yayla’nın The Economist dergisindeki bir yazıdan kaynak göstermeden parçalar alarak Zaman gazetesindeki bir yazısında kullandığını yazmıştım. Ama bu defa durum biraz daha ağırdı.

Yayla’nın yazısının neredeyse ilk altı paragrafı Cato Journal adlı akademik bir dergide yayınlanan bir yazıdan âdeta cümle cümle tercüme edilerek yazılmıştı. Orijinal yazıdan Tolstoy’la ilgili yerleri alırken Yayla tek bir paragraf dahi atlamamış, sadece bazı ufak tercüme değişiklikleri yapmıştı. Yazısının son paragrafının yarısı da aynı dergide yayınlanan bir başka makaleden “kısmen” tercüme edilerek yazılmıştı. Cato Journal merkezi Washington’da bulunan ve liberal bir düşünce kuruluşu olan Cato Enstitüsü’nün üç ayda bir yayınladığı ve hakemli dergi denilen türden bir dergi.

Yayla yazısında bu derginin 1991 yılında yayınlanan bir sayısını (volume 11, number 2, fall 1991) kullanmış. Bu sayının içeriği şurada bulunabilir. Yayla’nın yazısının ilk altı paragrafı Otto Latsis’in“Obstacles in the Pursuit of Happiness” (ss. 259-268) adlı yazısından alınmış. Daha az kullandığı diğer yazı da Charles Murray’nin “The Pursuit of Happiness Under Socialism and Capitalism” (ss. 239-258) başlıklı makalesi. Bu iki yazı tek dosya hâlinde şuradan indirilebilir. Ne yazık ki Atilla Yayla Zaman gazetesindeki yazısında bu iki yazıya hiçbir şekilde atıfta bulunmuyor ve bu nedenle yazılanların kendisine ait olduğu izlenimini yaratıyor.

Aşağıda Yayla’nın Türkçeye çevirerek kendi yazısında kullandığı yerleri (tespit edebildiğim kadarıyla) gösterdim. İngilizce alıntıların sonunda bunların alındığı yerlerin sayfa numaralarını köşeli parantezler içinde verdim. 1 ve 2 numaraları alıntılar Latsis’in yazısından, 3 ve 4 numaralı alıntılar da Murray’nin makalesinden yapılmış. Verdiğim linklere girerek yazılara bakabilir, alıntıları cümle cümle karşılaştırabilir ve kendi kararınızı verebilirsiniz.

(1)

Yukarıda Yayla’nın Berdyaev’in 1990 yılında kitap yazdığını söylediğinden bahsetmiştim. Yayla’nın böyle düşünmesinin nedeni, Otto Latsis’in yazısında Berdyaev’in Rusça aslı 1937’de yayınlanan ve tercüme ismi The Source and Meaning of Russian Communism olan kitabının 1990 baskısını kullanmış olması. (Berdyaev’in kitabının bir diğer tercümesi de The Origin of Russian Communism adıyla 1955’te yayınlanmış.) Tabii Yayla Berdyaev’in kim olduğunu kontrol etmediği için onun hâlâ hayatta olan bir Rus yazar olduğunu ve 1990 yılında kitap yazdığını zannetmiş.

Rus düşünür Nikolai Berdyaev, 1990’da yazdığı bir kitapta “Rus halkı ve Rus aydınları hakikat üzerine inşa edilmiş bir krallık arayışına yatkındır.” dedi. Milyonlarca Rus, on yıllar boyunca, sosyalizmin böyle bir krallık olduğuna inandı.

——–

As the Russian philosopher Nikolai Berdyaev (1990, p. 9) pointed out, the Russian people and the Russian intelligentsia are prone to the quest for a kingdom built upon truth. Entire generations, for the most part, believed that socialism was such a kingdom. [s. 259]

(2)

Yayla’nın en uzun alıntı yaptığı yer de aşağıdaki şekilde. Yayla alıntı yaparken bazı ufak değişiklikler yapmış, ama aldığı yerin içeriğini korumuş. Kendisinin kullanmadığı İngilizce cümleyi parantez içinde gösterdim:

19. yüzyıl edebiyatçısı Leo Tolstoy, “Bir Tavuk Yumurtası Kadar Büyük Bir Tohum (Grain)” adlı eserinde insanların tabiatla uyumlu, ahlaken ve fiziksel olarak sağlıklı, uzun ve mutlu bir şekilde yaşamasını garanti edeceğine inandığı âdil bir ortamı hikâye eder. Bu âdil ortamın oluşması için paranın, ticaretin ve mülkiyetin olmaması gerektiğini söyler. Hikâyede yaşlı bir köylü Çar’a şöyle seslenir:

“Benim zamanımda hiç kimse ekmek satma ve alma gibi bir günahı düşünemezdi bile. Paraya gelince, hiç kimse böyle bir şeyi bilmezdi: Herkesin kendi yeterli ekmeği vardı… Benim tarlam Tanrı’nın toprağıydı. Nereyi sabanla sürersen, tarla orasıydı. Toprak o zaman özgürdü (serbestti). Hiç kimse bir toprak parçasının kendisinin olduğunu söyleyemezdi; yalnızca senin emeğin senindi.”

Tolstoy bu “adil” ortamdan ve yüksek ahlâkî pozisyondan düşüşü de aşağıdaki gibi ifade eder:

“Bunların hepsi insanların artık emekleriyle yaşamaması yüzünden oldu; insanlar gözlerini başka insanların sahip oldukları şeylere diktiler. Bu eski zamanlardaki yaşayış biçimleri değildi; eski zamanlarda insanlar Tanrı’ya saygı duyarak (godly) yaşardılar. Kendilerinin olan şeylere sahiptiler ve başkalarının olan şeylere imrenmediler.”

Tolstoy tarihten haberdardı; tasvir ettiği bu “güzel” geçmişin asla yaşanmamış olduğunu biliyordu. Tolstoy’u bunları yazmaya tahrik ve teşvik eden, tomurcuklar hâlindeki kapitalist gelişmenin Rus köylüsünün hayatına tesirleriydi ve yazar geçmişe atıfla bir gelecek düşlemekteydi. Günün popüler kültüründe eşit adalet, eşit iş bölümü, eşyaların eşit paylaşımı, paranın ve mülkiyetin olmaması gibi özlemler-talepler-vaatler Marksizm’e atfedilir; ama Marksistler bu fikirlerin mucidi değildir. Keza, bu fikirler, kapitalizme reaksiyon olarak da doğmamıştır. Meselâ, “paranın kötülüğü” fikri Shakespeare’de de vardır. “Adil” ve rasyonel bir dünya tasavvuru Thomas More ve Campanella’nın eserlerinde de görülür.

 ——–

One key story by Tolstoy is a tale called “A Grain as Big as a Chicken Egg.” It expresses the dream of a just life that ensures human harmony with nature, moral and physical health, and longevity. What are the secrets of this happiness? Absence of money, trade, and property. The old peasant says to the Tsar:

“In my time, no one could even think of such a sin as selling or buying bread. As for money, no one even knew of such a thing: everyone had enough bread of his own… . My field was God’s land. Wherever you ploughed, that’s where the field was. The land was free then. No one could call a piece of land his own; only your labor was yours.”

This is how Tolstoy’s hero explains the fall of the high morality of old:

“All of this happened because people no longer lived by their labor; they began to set their eyes on what other people had. That’s not how they lived in the old times; in the old times people lived in a godly way: they had what was theirs, and did not covet what was someone else’s.”

(The other tales and stories preach reasonable self-restraint, limited consumption, and modest wants.) Tolstoy had studied history in depth; he knew very well that the beautiful past he was describing had never existed. The tales convey the dream of a just life that is typical of the patriarchal peasantry, which was bewildered and frightened at the turn of the century by the onslaught of capitalist ways on the communal traditions of the Russian village.

The dream of a world of equal justice, equal division of labor and goods—a world where no one has too much or too little—is surely a universal human dream. These ideas were certainly not originated by Marxists. The idea that “money is the root of all evil” can be found not only in Tolstoy but also in Shakespeare. And projects for a just, rational world order were developed centuries ago by Sir Thomas More and Campanella. [ss. 260-261]

(3)

Aşağıdaki kısım Yayla’nın sonuç paragrafının bir bölümünü oluşturuyor ve nispeten serbestçe tercüme edilmiş:

Sınırlı devlet sistemini benimsemenin gerekçesi, ona eşlik eden özel mülkiyet ve piyasa ekonomisinin ekonomik üretimi artırması değildir. Farklı hakikatlere ve farklı mutluluk anlayışına sahip vatandaşları barışçıl ve ahenkli şekilde bir arada tutabilmesi ve onlara kendi yollarında ilerleme imkânı-fırsatı vermesidir.

——–

The ultimate reason to adopt a system of limited government that protects a free market and privateproperty is not to increase economic production. The ultimate reason is that such a system better enables its citizens to live together harmoniously and to fulfill their potential as human beings – in short, to pursue happiness. [s. 240]

(4)

Aşağıdaki diğer kısım da Yayla’nın sonuç paragrafının son kısmını oluşturuyor. Bu bölüm orijinal yazıdan diğerlerine kıyasla daha esnek bir şekilde alınarak kullanılmış, ancak “sınırlı devlet” vurgusuna dikkat edin. Yayla İngilizce makaledeki Jefferson alıntısını doğrudan kullanmış, ama Jefferson’ın dediklerini hangi kitaptan aldığını yazmamış. Oysa makalede parantez içinde kaynak gösteriliyor.

Sınırlı devlet, Amerikan Bağımsızlık Beyannamesi’nin yazarı ve 3. ABD Başkanı Thomas Jefferson’ın 1801’deki göreve başlama nutkunda tanımladığı üzere, “İnsanları birbirine zarar vermekten alıkoyan, böyle yapmadıkları sürece onları kendi gayretlerini ve iyiliklerini düzenlemede (regüle etmede) serbest bırakacak olan akıllı ve sade devlet”tir.

——–

Specifically, I am presenting a case for “limited government,” the kind of state that is sometimes called “Jeffersonian,” after Thomas Jefferson, author of the Declaration of Independence and third president of the United States. This is how he described what he called “the sum of good government” in his inaugural speech as he assumed the office of president in 1801: “A wise and frugal government, which shall restrain men from injuring one another, which shall leave them otherwise free to regulate their own pursuits of industry and improvement” (Peterson 1975, p. 293). [s. 249]

* * *

Böyle baktığınız vakit, Atilla Yayla’nın Zaman gazetesindeki yazısının yarısının Cato Journal dergisinden alındığını görüyorsunuz. Ne yazık ki, Yayla yazısının hiçbir yerinde bu dergiden alıp kullandığı yerler için kaynak göstermiyor. Yayla’nın yazısında ne derginin, ne makalelerin, ne de bu makalelerin yazarlarının ismi geçiyor. Bu nedenle yazımın başlığında “kes-yapıştır” ifadesini kullandım. Bu size belki sert bir ifade gibi gelebilir, hatta yukarıda yazdıklarıma da katılmayabilirsiniz, ama ben gördüklerimi (istemeye istemeye) başka türlü değerlendiremiyorum.

Yayla’nın yazısını okuyan ve bu konuları yeteri kadar bilmeyen bir üniversite öğrencisi düşünün. Bu öğrenci yazıyı okuduğunda Yayla’nın Berdyaev, Tolstoy, Shakespeare, Thomas More ve Campanella’yı gerçekten okuduğunu ve bu yazıyı onların fikirlerini karşılaştırarak yazdığını düşünecektir. Böyle yapmakla da maalesef yanlış bir izlenime kapılacaktır. Oysa Yayla zaman zaman kendisinin bir fikir adamı ve akademisyen olduğunu ifade ediyor. Ama başkalarının yazdıklarını böyle almakla nasıl fikir adamı ve akademisyen olunabilir?

Yazının başına koyduğum resim 2007 yılında Atilla Yayla’yı Stockholm’de bulunan The Stockholm Network adlı liberal bir düşünce kuruluşundan yılın adamı ödülünü alırken gösteriyor. Bir resme bakıyorum, bir de Yayla’nın yazısına ve sıkılarak sormadan edemiyorum: Başkasının emeğinin ürünü olan yazılardan hiç kaynak göstermeden parçalar alarak ve üzerine kendi ismini koyarak bunları yayınlamak, zamanında üniversite hocalığı yapmış bir profesöre ve şu anda bir meslek yüksek okulunda hoca olan birine yakışıyor mu?

İlaveten, Atilla Yayla’nın bahse konu yazısında 1990 yılında kitap yazdığını söylediği Berdyaev ise 1948 yılında hayatını kaybetmişti.

Louis Fishman ise, internet günlüğünde 11 Aralık 2014 günü yayınladığı “Gezi and Ferguson: A Reply to Ceren Kenar” başlıklı yazısında Ceren Kenar’ın Türkiye Gazetesi’nde 2 Aralık 2014 günü yayınlanan “Ferguson ve Gezi” başlıklı yazısının büyük bir kısmını Wikipedia’daki ‘2014 Ferguson olayları‘ sayfasından ‘alıntıladığını‘, hatta anlatım sırası ve verilen ayrıntıların içeriği itibarıyla ‘intihal yaptığını’, intihal kararını okuyucuya bıraksa da, ‘Bunu bir öğrencim yazsaydı intihal soruşturması açtırırdım‘ diye yazıp, Kenar’ın bazı yerleri kasıtlı olarak alıntılamadığını belirtmişti.

Fishman’ın yazısından ilgili bölümler şu şekildeydi:

Following the non-indictment of the officer who killed Michael Brown, a new round of protests broke out, which once again was seized by the Turkey's pro-government press. One Turkish writer, Ceren Kenar, who writes for the staunchly pro-government paper, Türkiye, published an article entitled "Ferguson and Gezi..."(December 2, 2014). This caught my attention days later, especially since Kenar, despite her often apologetic stance to the Turkish government, does try to maintain a safe distance from the usual propaganda machine.

It is important to state that Kenar's article was published a day before New York state's non-indictment of Eric Garner, who was filmed suffocating in the hands of the NYPD, left to die on the street. However, it seems that this non-indicment would only strengthen her main argument: that Turkey, and Erdogan, are being held to a higher standard than the United States and Obama. She reaches this conclusion after a long detailed description of the Ferguson events from its first days until the non-indicment, which is strikingly similar (in order and detail) to the Wikipedia entry, entitled "2014 Ferguson Events." 

I will let the the reader decide whether or not Kenar essentially plagiarized most of her article from Wikipedia (if this had been a student paper, I would have pursued a plagiarism case); but if she did plagiarize, she did so selectively, omitting parts that would debunk her main argument. For example, while she highlights voices critical of the United States, such as the French Justice Minister and UN Secretary-General Ban Ki-Moon, she omits the numerous references to President Obama's rather conciliatory stance towards Ferguson. This is misleading since Erdogan was the sole source of the Gezi Park uprising and greatly shaped the reactions and perceptions. 

....

5. Should a journalist really be writing about a situation that s/he knows nothing more (or contributes nothing more) than what is available in a Wikipedia article?

Fishman’ın bu iddiaları karşısında ise Ceren Kenar, Türkiye Gazetesi’nde 15 Aralık 2014 günü yayınlanan “Petrol fiyatlarındaki düşüşün Türkiye’ye olası etkileri” başlıklı yazısında, intihal yaptığı iddia edilen yazısında Wikipedia’dan faydalandığını itiraf etmişti:

Louis Fishman, Gezi vs Ferguson başlıklı makalem (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/ceren-kenar/583587.aspx) konusunda bir yazı kaleme almış (http://louisfishman.blogspot.com.tr/2014/12/gezi-and-ferguson-reply-to-ceren-kenar.html). Maddi hataları barındıran ve yazımdan anlamı değiştirecek seçicilikte alıntılar yapan bu makalenin içeriğine cevap vermeyi anlamsız buluyorum. Zira Fishman'ın bir öğrencisini azarlar üslupta yazdığı bu makalede kullandığı yaftalayıcı ve aşağılayıcı üslup ile muhatap olarak alınmayı hak etmediğini düşünüyorum. Bununla beraber daha sonrasında twitter üzerinden tacize varan, bir akademisyenden çok, bir ergen aktiviste yakışan tavırlarını da bir cevapla ödüllendirmek niyetinde değilim. Fakat makalesindeki intihal iddiası konusunda bir açıklama yapmam lazım. İntihalin, TDK'ya göre tanımı: "Bir kişinin eserinde başka kişilerin ifade, buluş veya düşüncelerini kaynak göstermeksizin kendisine aitmiş gibi kullanması." İntihal konusunda bir referans kaynağı olan Harvard Guide to Using Source'a göre, common knowledge, yani "bilinen gerçekler" konusunda bir makalede kaynak göstermemek intihal kapsamına girmez (http://isites.harvard.edu/icb/icb.do?keyword=k70847&pageid=icb.page342055.) Makalemde hiçbir kişinin ifade, buluş veya düşüncesini kaynak göstermeden kullanmadığım açıktır.

Bahsi geçen yazının giriş kısmında Ferguson'da yaşanan "bilinen gerçekler" özetlenmiştir. Burada başka kaynaklarla beraber Wikipedia'dan da faydalandığım doğrudur. Fakat makalenin intihal olduğu ima edilen ve sadece olgusal gerçekleri içeren ilk bölümünde geçen, "9 Ağustos günü, Michael Brown, bir arkadaşıyla yolda yürürken, polis tarafından durduruldu... Bu sırada, Michael'ın katili olan polis Darren için destek gösterileri yapan Amerikalılar da oldu. Darren Wilson'a destek için bir web sitesi bağış kampanyası başlattı.

Her ne kadar köşe yazısı olmasa da, Mümtazer Türköne’nin “Politika” adlı kitabında Andrew Heywood’un “Politics” adlı kitabından “genişçe” yararlandığını sunuş kısmında belirtmişti. Ancak, kitabın içeriğinde sayısıf bölümde referans sunulmaksızın birebir çevirisi yaparak kendininmiş gibi aktardığı da tespit edilmişti.

Selman Emre’nin dediği gibi:

“Şark kurnazlığı yapayım derken sonunda böyle yakayı ele vermek var”

Ancak bu durum, sadece yüzü kızaranlar için bir anlam ifade eder.

Abdurrahman Dilipak ve Hatalarla Dolu Bir Diğer Köşe Yazısı

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 28 Eylül 2015 tarihinde yayınlanan “Anfi tiyatronun ortasında bir mescid” başlıklı yazısını hatalara gark etmiş:

"Bu adamlar kendilerini alleme, millet ahmak mı sanıyor. Bir ulusalcı ciyak ciyak bağırıyor: “Anfi tiyatronun ortasına cami yaptılar” diye.. Tepeden fotoğrafı çekmişler, gerçekten de Rumeli hisarının içindeki anfi tiyatronun tam ortasında bir cami. Foto montaj filan da değil. Gidin bakın. Fotoğraf burçlardan çekilmiş.."

Anfitiyatro değil. Amfitiyatro (bkz TDK). Fransızca  “amphithéâtre” kelimesinin Türkçeye çevrilmiş halidir.

"Hatırlar mısınız, Kıbrıs harekatı Ayten Alpman’ın “Bir başkadır benim memleketim” şarkısının TRT radyosunda çalınması ile başlamıştı.. Ecevit, “Ayşe tatile çıkabilir” diye bir mesaj göndermişti Londra’dan Ankara’ya.."

Mesajı Bülent Ecevit değil, dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş göndermişti.

Ecevit o an Ankara’daydı, Londra’da değil.

Turan Güneş bahse konu parolayı 2. Cenevre Konferansı’ndan, yani Cenevre’den göndermişti.

Parolanın doğrusu da “Ayşe Tatile Çıkabilir” değil “Ayşe Tatile Çıksın” şeklindeydi.

Kıbrıs Harekâtı, bu parola ile başlamamıştı. Harekâtın 2. kısmı parolanın verilmesiyle başlatılmıştı.

"Gerçek ne? Rumeli hisarının içinde Fetih mescidi vardı, bir zalim o mescidi yıkıp, onun üzerine bir sahne, çevresine oturacak yerler yapıp, mescid mahallinde konser verdiriyorlardı. Tarihi bir eser yok edilerek, adeta birileri dinle, tarihle dalga geçiyordu. Aslında bu caminin yerine bu konser salonunu kim yaptı diye sormak gerekmez mi?"

Fatih döneminde yapılan caminin adı bilinmemektedir.

Rumeli hisarının içindeki caminin adı “Fetih Camii” değil “Ebu’l-Feth Camii” ya da sonra yerleşmiş adıyla “Hisariçi Camii”dir. Cami hisarın içinde yer aldığından Hisar Camii, hisara Boğazkesen Kalesi dendiği için Kale Camii, Fatih yaptırdığı için de Fatih Sultan Mehmed Mescidi diye adlandırılmış ve hepsi de değişik vesilelerle kullanılarak yaşatılmıştı. Fakat o en çok, Sultan II. Mehmed’e ‘Fatihler babası’ mânâsına gelen ‘Ebu’l Feth’ sıfatı verildiği, camiyi de onun yaptırıp vakfettiği için fethi tedai ettirmesinin de tesiriyle Ebu’l Feth Camii adıyla anılmıştı.

“Bir zalim” bahse konu camiyi yıkmamıştır. Camiyle ilgili tarihi belgeler 15. ve 16. yy kayıtlarında vardır. Cami Küçük Kıyamet denilen 1884 depreminde yıkılmış, onarılmamıştır. Geriye tek minare kalmıştır.

1953’te Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın emriyle Fethin 500. Yılı sebebiyle kaleiçi mahallesinin tamamı kamulaştırılmış, yıktırılmış, hisar temizlenmiş ve ahşap evlerle cami kalıntısı yok edilmiştir.

"Sirkeci tren istasyonunun yanındaki cami de pavyondu.. Hürriyet’in Cağaloğlu’ndaki eski binasının karşısındaki boş alana cami yapıldığında da “her yere cami yapıyorlar” diye kıyameti kopartmışlardı.. Oysa orada da tarihi bir cami vardı ve CHP o camiyi de yok etmişti. Suriçi İstanbul’daki tarihi camilerin yarıdan fazlası aynı şekilde imha edilmişti."

Hürriyet’in karşısında cami yoktur ve yıkılmamıştır. Yenisi de yapılmamıştır. Dilipak galiba Cağaloğlu Meydanı’ndaki camiyi kastetmektedir.

"Hatırlar mısınız, Kıbrıs harekatı Ayten Alpman’ın “Bir başkadır benim memleketim” şarkısının TRT radyosunda çalınması ile başlamıştı.."

Harekâta “başlandığında” TV’lerde Ayten Alpman değil Hasan Mutlucan çalıyordu. Harekât sürerken sonradan devreye Ayten Alpman girmiştir.

* Bulgularından faydalandığımız ahmetfirat‘a teşekkürler.

Nurettin Veren ve İdam Yasası Değişikliği

Nurettin Veren, Yeni Akit Gazetesi’nde 21 Eylül 2016 günü yayınlanan “Zalim PKK ve FETÖ için, artık idam yasası getirilmelidir” başlıklı yazısında idam konusundaki mevzuat değişikliği hakkında yanlış yapmış:

Henüz 15 Temmuz  büyük fitne ve büyük darbe olayı geçeli iki ay olmasının ardından, bu kurban bayramımızın birinci, ikinci, üçüncü günlerinde yapılan ve bayramımızı kana boyayan, PKK katliamları da, Fetö ihanetine ilave edilince, artık sadece,  

KINAMA VE LANETLEME İLE BU İŞİ GEÇİŞTİRMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR.  

Lütfen, artık kınamayın, lanetlemeyin, bu işin gereği olanı yapın. 
Bu teselliler ile halkın vicdanındaki yaraları kapatmak mümkün değil,  
kanlı bombalı eylemlerin hemen ardından, bütün kamu vicdanında ve şehitlerin ailelerinin vicdanında,  

BU HAİNLER VE BU CANAVARLAR, BİR GÜN BİLE YAŞATILMAMALI MUTLAKA İDAM EDİLMELİ. 

Duygusu köpürerek ve kabararak gündeme gelmekte ve birkaç gün sonra bu öfke patlaması unutulmakta ve ölenlerin ocaklarına ateş düşmektedir. 

Darbenin hemen ardından bütün meydanlarda, halkın darbecileri ve PKK teröristlerini idamla cezalandırma istemesine karşılık, Sayın Cumhurbaşkanının idam eğer meclisten çıkarsa, tarafımdan onaylanır dediği, bir anda kamuoyu tarafından unutuldu veya bilinçli bir şekilde unutturuldu. 

Nurettin Veren, idam yasasının getirilmesi gerektiğini iddia etmiş. Ancak, idamın uygulanabilmesi için anayasa değişikliği gerekmektedir. Anayasanın 15. maddesi 2. fıkrasında yapılacak bir değişiklikle ancak idam uygulanabilir. Yasa değişikliği kâfi gelmez.

Ayrıca, evrensel kural gereği, hiç kimse suçu işlediği zaman yürürlükte olmayan bir ceza ile cezalandırılamaz. Yani, yapılacak bir anayasa değişikliği durumunda dahi FETÖ ve PKK üyelerine değişiklik öncesi suçlarından ötürü idam cezası uygulanamaz.

Değişikliğin baya geriye doğru uygulanması halinde ise Nurettin Veren’in de boynunu kurtaramayacağı da aşikâr gerçi…

Melih Altınok ve Bosna Hersek’in AB Üyeliği

BH, 15 Şubat 2016 tarihinde yaptığı AB tam üyelik başvurusunun ardından üyelik başvurusu için gereken kriterleri yerine getirdiği AB kurumlarınca değerlendirilmiş olup, tam üyelik başvurusu kabul edilmiştir. Yani, Türkiye’nin 1999 yılında AB tam üyelik başvurusunun kabul edildiği gibi. Tıpkısının aynısı.

Bundan sonraki adım olarak Avrupa Komisyonu, Bosna Hersek’in ekonomisini, demokratik kurumlarını, ülkede hukukun egemenliğini ve insan haklarını değerlendirecek bir çalışma yapacak. Bir yıl sürmesi beklenen inceleme sonucunda komisyonun hazırlayacağı raporun ardından, Bosna Hersek’in AB ile üyelik müzakerelerine başlaması bekleniyor.

Bu durumda BH, AB muktesebatına yönelik tarama sürecini tamamlamalı ve tam üyelik müzakerelerinin başlangıcı için açılış tarihi almalıdır. Yani, BH şu anda AB tam üyesi olarak kabul edilmemiştir.

Hal böyleyken AB üyelik süreci cahili medyamız, BH’nin tam üyelik başvurusunun AB tarafından kabul edildiğini kavrayamadan “BH AB üyesi oldu” manşetleriyle bilgi kirliliğine yol açtı.

Birkaç köşe yazarı da bu bilgi kirliliğine katkıda bulundu. Melih Altınok bunlardan birisi.

Melih Altınok, Sabah Gazetesi’nde 21 Eylül 2016 günü yayınlanan “Sana ne sana mı kaldı?” başlıklı yazısında Bosna Hersek’in (BH) Avrupa Birliği (AB) üyelik sürecini tam kavrayamadığını ortaya koymuş:

AB artık bir komedi
Ve Bosna Hersek artık Avrupa Birliği tam üye adayı!
Hayırlı olsun, Bosna canımız sevindik. Ama ben de haber ajansa düşünce "Ne ara" diye söylenmeden edemedim.
Zira AB, henüz geçen şubatta başvuran Bosna'yı 6-7 ayda "gereken kriterleri yerine getirdiği" için tam üye adayı kabul etmiş.
Evet, evet hani bizim ta 1963'ten beri yıllar yılı bir türlü "tam olarak yerine getiremediğimizi" söyledikleri kriterler var ya, işte ondan bahsediyor AB.
Birliğin, geçmişte de Rum kesiminin AB'ye alınması gibi çifte standartlarına şahit olmuştuk. Ne var ki bu son örneğin ardından AB kuruluş felsefesinin artık bir komedya olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Bosna Hersek’in yerine getirdiği değerlendirilen kriterler ile Türkiye’nin AB üyelik müzakereleri kapsamında yerine getirmesi gereken kriterler farklı şeyler. Melih Altınok bunu kavrayamamış.

1963-1999 yılları arasında Türkiye, tam üyelik başvurusunun kabulü için bekledi. Aralık 1999’da düzenlenen Helsinki Zirvesi’nde, Türkiye’nin AB üyeliğine aday ilân edildi. Bosna Hersek işte şu an bizim 1999 yılında olduğumuz noktada. BH’nin bizim şu an AB müzakerelerinde geldiğimiz noktayı geçtiği falan yok.

Türkiye, AB üyesi olmak için AB muktesebatının 35 faslının tamamını iç hukukuna yansıtmakla mükellef. Halihazırda bazı fasıllar siyasi nedenlerle açılamamış durumda olduğu için ilerleme kat edilemiyor. Melih Altınok’un “tam olarak yerine getiremediğimiz kriterler” dediği kriterler aslında bu fasılların (bazılarının) açılış ve kapanış kriterleri. Bosna Hersek henüz bu kriterler kapsamında değerlendirmeye dahi alınmadı. Bu ilerleyen sürecin işi.

AB, BH’nin ekonomisine, demokratik kurumlarına, hukukun egemenliğini ve insan haklarına dair yapacağı değerlendirmenin ardından üyelik müzakerelerine başlama kararını ele alacak. Açıklanacak katılım öncesi stratejisi” strateji kapsamında “Katılım ortaklığı belgesi” oluşturulacak ve AB tam üyeliği için BH’den beklentiler açıkça ortaya konulacak.

Biz ise, 17 Aralık 2004 tarihli Brüksel Zirvesi’nde siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığımız değerlendirmesinin ardından 3 Ekim 2005 tarihinde tam üyelik müzakerelerine başladık.

AB kapısında beklediğimiz kriterler aslında 3’e ayrılabilir süreç açısından: 1. 1963-1999 arası tam üyelik başvurusu kabulü, 2. 1999-2005 arası tam üyelik sürecine başlama, 3. 2005-günümüz: tam üyelik müzakereleri.

Ezcümle, BH’nin şu anda geldiği aşama bizim 1999’daki AB üyelik sürecimize eş. Biz BH’nin şu anda olduğu noktayı çoktan geçtik. 2005 yılında tam üyelik müzakerelerini başlattık. Bulunduğumuz nokta BH’nin ötesinde olsa da (ki bu aradaki farkın kısa sürede kapanmayacağı anlamına gelmese de), Melih Altınok’un anladığı gibi değil.

Ab bayrak yıldız

Abdulkadir Selvi ve İskenderun Kılıcı

Abdulkadir Selvi, Yenişafak Gazetesi’nde 30 Ağustos 2014 tarihinde yayınlanan “Davutoğlu Hükümeti” başlıklı yazısında Gordion düğümü hikayesini pek yanlış aktarmış:

“Erdoğan güçlü liderliği ile bu badireleri tek tek atlattı ve ‘İskenderun kılıcı’ gibi bir hamlede düğümü çözdü, AK Parti gemisini sakin limana demirledi.”

Efsanenin adı “Gordion Düğümü”. İskenderun’da geçmiyor. Gordion düğümü sadece İskender’in kılıcıyla kesiliyor. Biraz kafa karışıklığı var. Aşağıdaki açıklamayla biraz netleşir diye umuyoruz:

“Efsaneye göre Frigler kralsız kalmıştı. Devletin başkenti olan Telmessos’ta -ki bugünki Fethiyenin kadimdeki adıdır- bir kahin, şehre öküz arabasıyla girecek ilk kişinin kralları olacağını müjdeledi. Gordias isminde bir köylü öküz arabasıyla girdi ve kral ilan edildi. Gordias’ın oğlu Midas bu arabayı Frig tanrısı Sabazios’a adadı ve kızılcık dalıyla bir direğe düğümledi. İsadan önce 333’te İskender Gordium’da kışlarken bu düğümü çözmeye çalıştı fakat başaramadı. Kılıcıyla düğümü kesti. Efsanenin özeti bu. “

Kaynak: galatat.tumblr.com

Hamurun Su Kaldırması ve Köşe Yazarları

“Bu hamur daha çok su kaldırır” deyimi sıklıkla köşe yazarlarınca yazılarında kullanılır oldu. Ancak, tabiki bu yanlış bir kullanım. Bu deyimin doğrusu “Bu pilav daha çok su kaldırır”dır. Siyasilerin yanlış kullanımı nedeniyle iyice yerleşti bu yanlış deyim dilimize.

Bakalım hangi köşe yazarları bu hataya düşmüş:

Fehim Taştekin’in Radikal Gazetesi’nde 11 Aralık 2015 tarihinde yayınlanan “Suudilerin Elinin Değdiği Hamur” başlıklı yazısından:

"Bu, Batı-Körfez bloku için teselli kaynağı olabilir. Ancak bu hamur daha çok su kaldırır. Bir kere 15 örgütün dışında yüzlerce örgüt var. Kimileri rejimle asla müzakereyi kabul etmiyor. İkincisi Kürtleri dışlayan bir çözüm ‘çözüm’ olamaz."

Mustafa Yalçıner’in Evrensel Gazetesi’nde 1 Ağustos 2011 tarihinde yayınlanan “Bu hamur daha çok su kaldırır” başlıklı yazısı zaten başlığından yan basmış.

Ahmet Kekeç’in Yenişafak Gazetesi’nde 21 Temmuz 2003 tarihinde yayınlanan “Bu hamur daha çok su kaldırır” başlıklı yazısı da.

Reha Muhtar’ın Vatan Gazetesi’nde 12 Eylül 2008 tarihinde yayınlanan “Bizim omurgasız Tardigrad’lar” başlıklı yazısından:

"Moda deyimle bu hamur daha çok su kaldırır..."

İsmail Kapan’ın Türkiye Gazetesi’nde 21 Temmuz 2013 tarihinde yayınlanan “O flama oradan ineer!” başlıklı yazısından:

"Son söz: Flama bayrak değildir. Ve bu hamur daha çok su kaldırır!.."

Hacı Yakışıklı’nın Yeni Akit’te 1 Kasım 2014 tarihinde yayınlanan “Adımız Yorgo değil ama kavramlar Yorgo!” başlıklı yazısından:

"Bu hamur daha çok su kaldırır, bizde bu kadar “kavram kargaşası” varken düzeltmek için biraz daha yol almak elzem!"

Zeki Ceyhan’ın Milli Gazete’de 8 Eylül 2008 tarihinde yayınlanan “Bu hamur!” başlıklı yazısından:

"Zira biz Başbakan Erdoğan ın iddia ettiği gibi "Bu hamur daha çok su kaldırır" kanaatinde değiliz! Bu hamur biraz daha sulandırılacak olursa başta Başbakan Erdoğan olmak üzere pek çok kişinin eline yüzüne bulaşacağını düşünüyoruz."

İbrahim Kiras’ın Vatan Gazetesi’nde 12 Ocak 2015 günü yayınlanan “Tatsız tuzsuz ama elektrikli bir konu” başlıklı yazısından:

"Her neyse, bu hamur daha çok su kaldırır. Sadede gelelim... Kamu düzeni diyorduk."

Ahmet Sağırlı’nın Türkiye Gazetesi’nde 2 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Malezya gibi olmak iyi ihtimalmiş” başlıklı yazısından:

"Bu hamur daha çok su götürür. Balyoz sanıkları başlığının bugün beni ilgilendiren tarafı şu"

Ali Kırca’nın Sabah Gazetesi’nde “Kalvinizm ‘Meydan’daydı!” başlıklı 28 Ocak 2006 tarihli yazısından:

"Ancak "modernist" İslami kanaat önderlerinden bile; "Kalvinizm"in bu sınırlı modeline ve "karma namaz" önermelerine kesin "ret" yanıtı gelmesi, bu "hamur daha çok su götürür" dedirtiyor."

Ahmet Yenilmez ve Ayşe Tatile Çıksın Parolası

Ahmet Yenilmez, Güneş Gazetesi’nde 18 Eylül 2016 günü yayınlanan “Kıbrıs’ta Barbarlık Müzesi” başlıklı yazısında Kıbrıs Barış Harekatı’na dair bilindik bir hataya düşmüş:

"Rahmetli Turan Güneş’in “Ayşe tatile çıksın” parolası ile başlayan Kıbrıs Barış Harekatı! Nihayetinde 498 Mehmetçik, 70 Kıbrıs mücahidi şehit!"

Kıbrıs Barış Harekâtı bahse konu parola ile başlamadı. Parola, 20 Temmuz 1974’te başlayan harekâtın ardından düzenlenen 2. Cenevre Konferansı’ndan beklenen sonucun çıkmayacağının anlaşılması ile birlikte konferansa katılan Turan Güneş tarafından kızının adı vesilesiyle harekâtın devam ettirilmesi işaretinin verilmesi için kullanılmıştır.

Erdal Tanas Karagöl ve 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri

Erdal Tanas Karagöl, Yenişafak Gazetesi’nde 19 Eylül 2016 günü yayınlanan “Birleşmiş Milletler neyi ve kimi temsil ediyor?” başlıklı yazısında BM’ye ve 2030 hedeflerine değinirken ufak bir hataya düşmüş:

"2030 hedefleri, geçen yıl 193 ülkenin imzasıyla kabul edildi. Hedeflerin kapsamında, kalıcı bir şekilde yoksulluğu sona erdirmek için önümüzdeki 15 yıl boyunca uygulanacak politikalar var. Tabii ki, bunları gerçekleştirmek için gereken finansman kaynaklarını belirleyen 17 yeni sürdürülebilir kalkınma hedefleri de mevcut."

BM’nin 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemi, 17 sürdürülebilir kalkınma hedefi ile 169 ilişkili eylemi içerir. Bu sürdürülebilir kalınma hedefleri finansman kaynaklarını belirlemez. 2030 gündeminin finansmanı, Kalkınmanın Finansmanı konulu Addis Ababa Eylem Planı‘nda ele alınmıştır.