Aylık arşivler: Ağustos 2016

Gülse Birsel ve Stanford Hapishane Deneyi

Gülse Birsel, Hürriyet Gazetesi’nde 31 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Harvard deneyinin çok tuhaf sonuçları” başlıklı köşe yazısının başlığında ve içeriğinde bir dizi hata yapmış:

"1971 yılında Harvard Üniversitesi'nin Psikoloji Bölümü'nde öğrencilerle ilginç bir deney yapıldı."

Mahkûm veya gardiyan olmanın psikolojik etkileriyle ilgili deney Harvard Üniversitesi’nde görevli akademisyenlerce değil, Stanford Üniversitesi’nde görev alan psikologlarca gerçekleştirilmiştir.

"İki gruba ayrılan 24 Harvard öğrencisi, okulun bodrum katında sahte bir hapishaneye yerleştirildiler."

Haliyle, Harvard değil, Stanford öğrencileri deneyin objesi olmuşlardır.

""Harvard Hapishane Deneyi" 2015 yapımı bir filmin de konusu oldu."

Deneyin adı Harvard deneyi değildir. Genel olarak bilinen adı: “Stanford Hapishane Deneyi”dir.

Bahse konu deney 2001 Almanya yapımı Das Experiment ve 2010 Hollywood yapımı The Experiment adlı filmlerin konusunu oluşturmuştur. Bu filmlerin ardından ise 2015 yapımı The Stanford Prison Experiment adlı belgesel tadında film çekilmişti.

Keşke, böyle bir yazı döşenmeden önce biraz araştırma ve doğru bilgi edinme zahmetine girseymiş…

Gerçi yazısında daha başka hatalar da vardı; ancak galiba bir güncelleme ile yazı metnindeki o hatalardan kurtulmuş Gülse Hanım.

Kaynak: Stanford Hapishane Deneyi’nin internet sitesi

* Katkısı için Seyit Yalçın’a teşekkür ederiz

Mine Kırıkkanat ve Falkland Savaşı

Mine Kırıkkanat, Cumhuriyet Gazetesi’nde 28 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Poke İmam Fetoş” başlıklı yazısında Arjantin-Birleşik Krallık arasında yaşanan gerilimi yanlış hatırlamış olacak:

"Kadın başbakan Thatcher’in kuş uçmaz, kervan geçmez bir karışlık çorak İngiliz toprağı için girdiği Maldivler savaşını düşünün, ne demek istediğimi anlarsınız..."

Margaret Thatcher döneminde Birleşik Krallık’ın giriştiği savaş Maldivler üzerine değildi, Güney Atlantik’teki Falkland adaları için Arjantin’le Falkland Adaları Savaşı olarak bilinen askeri gerilim yaşanmıştı.

Halime Gürbüz ve “F16’ya Atlamaya Çalışanlar” Efsanesi

15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleşen hain darbe girişimi, görsel manipülasyonlara yol açmasa olmazdı tabiki…

Bu durumun bir örneği, saldırı düzenleyen F-16 savaş uçaklarının üzerine atlamak için çatıya çıktığı iddia edilen vatandaşlara ilişkin bir görselde görüldü.

Mehmet Atakan Foça’nın bir tweetinde paylaştığı tespitinden faydalanalım:

F-16’nın üzerine atlamaya çalıştığı iddia edilen kişilere ilişkin sosyal medya ve haber sitelerinde paylaşılan görsel aslında Ankara Kızılay Meydanının (yeni ismiyle “15 Temmuz Kızılay Milli İrade Meydanı”nın) 2004 yılında çekilen bir fotoğrafının montajlanmasından başka bir şey değil.

F-16’ya atlama teşebbüsü palavrasına ilişkin foto:

F16'ya Atlamaya Çalışan Adam Montaj

Kızılay Meydanı’nın 2004 yılında çekilen bahse konu fotosu:

F16'ya Atlamaya Çalışan Adam

Takvim Gazetesi hatta daha ileri giderek uydurduğu Resul K. karakteri üzerinden manipülasyona girişmiş:

"Ankara'da yaşayan Resul K., 15 Temmuz gecesi F-16'ların alçak uçuş yaptığını fark edince binanın çatısına çıktı. Hainlerin kullandığı uçağın geçişi sırasında eline aldığı taş ve cıvatayı fırlatarak darbecileri etkisiz hale getirmeye çalıştı. Bununla da yetinmeyen Resul K, çatıda bulunan trabzanlara tırmanıp F-16'nın üzerine atlamaya kalktı. Yakınları tarafından güçlükle ikna edilen kahraman vatandaş o an yaşadıklarını şöyle anlattı: "Sonradan bunu hazmedemedim. Ne olacağını düşünmeden aklımda uçağa atlayıp elimdeki demirle cami kırıp içeri girmek vardı. Başka bir şey düşünemiyordum. 2 saat sonra yapmaya çalıştığımın imkansız olduğunu düşündüm. Ama imkansız diye bir şey yoktur! Başarma ihtimalim de vardı bunu biliyorum." 

Bahse konu girişimde bulunan ya da demeci veren bir Resul elbette gerçekte yok. Uydurulmuş bir karakter.

Bu şehir efsanesini hangi köşe yazarımsı yutmuş diye baktığımızda ise bir tek Türkiye Gazetesi’nden Halime Gürbüz’ü görüyoruz.

Gürbüz, Türkiye Gazetesi’nde 26 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Tesadüfler ve Çılgın Türkler” başlıklı köşe yazısında bu zokayı yutmuş:

"Tankı darbecilerden ele geçirip polise teslim eden kepçe operatöründen tutun da, alçaktan uçan F16’nın üzerine atlamak için en yüksek binanın çatısına dizilen delikanlılara kadar bizler birer "Çılgın Türk’üz""

"Evde pijamayla otururken çayını yarım bırakıp koşan kurşuna, F16’lara, tanklara tüfeklere direnip vatanı kurtaran ertesi sabah da hiçbir şey olmamış gibi işe giden, iş dönüşü sabahlara kadar sokaklarda nöbet tutan halkı gördü!"

Ne diyelim… Allah basiretini artırsın…

Yılmaz Özdil ve Fatih Sultan Mehmet

Yılmaz Özdil, Sözcü Gazetesi’nde 29 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “1453” başlıklı yazısında Fatih Sultan Mehmet’in yaşamı hakkında bir takım hatalara düşmüş:

"Homeros'un İlyada'sından o kadar etkilendi ki, kalkıp Truva'ya gitti. Yanından ayırmadığı vakanivüs Kritovulos'un notlarından biliyoruz, kalıntıları gezdi. Akhileus'un, Hektor'un mezarları hakkında bilgi aldı, kahramanlıklarını saygıyla andı. Truva'nın konumunu, denizle-karayla ilişkisinin stratejik yararını irdeledi. Papa II. Pius'a yazdığı mektuptan anlıyoruz ki, İstanbul'un fethini Truva'nın rövanşı gibi görürdü."

Truva’nın Çanakkale’nin Tevfikiye Köyü civarındaki yerleşimi,  1870’li yıllarda Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedilmiştir. Bu tarih öncesinde Truva’nın başka bir tarafta olduğuna inanılıyordu.

Fatih’in henüz keşfedilmemiş ve yeryüzüne çıkarılmamış olan yeraltındaki mezarlar hakkında bilgi alması da abesle iştigal bir husus.

Fatih Sultan Mehmed’in vakanüvisi Kritovulos’un, Fatih’in Midilli seferi sırasında Çanakkale’de Truva kalıntılarının bulunduğu bölgeye gelerek burada Truva savaşı kahramanları hakkında hayranlık hislerini belirterek onları methettiğini belirttiği bazı kaynaklarda aktarılır. Ancak, Truva kalıntılarının keşif tarihi göz önünde bulundurulduğunda Yılmaz Özdil’in iddiaları boşa düşer.

"Matematiksel coğrafya kavramının miladı kabul edilen Geographia'da bölük porçük yeralan haritaları, bütün haline getirtip yayınlattı."

Matbaanın Osmanlı topraklarına geliş tarihinin 15. yüzyıl sonları olduğu göz önünde bulundurulduğunda, Fatih’in harita “yayınlatması”nın mümkün olmayacağı görülmekte.

Kaynak: Ekşisözlük’ten “yılmaz özdil’in 29 mayıs 2016 tarihli yazısı” başlıklı sayfa

Abdurrahman Dilipak ve Sebilürreşad Dergisi

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 12 Ağustos 2016 tarihli “Sebilürreşad, bugün, yeniden…” başlıklı yazısında Sebilürreşad adlı neşriyatı konu edinirken vikipedi gibi sanal kaynaklardan gözü kapalı faydalanarak önemli hatalar yapmış.

Hatalarını, Ekşisözlük’ten ahmetfirat‘ın ifadelerinin de yardımıyla sıralayalım:

"Sebilürreşad, 1908 Ağustos’unda Eşref Edip Fergan ve Mehmet Âkif Ersoy tarafından “Sırat-ı Müstakim” adıyla çıkarılmaya başlamıştı."

hayır!. eşref edip ve ebulula mardin’dir kurucuları sırat-ı müstakim’in. mehmet akif destekçisi ve başyazarıdır.

bu yanlış bilgi viki’den apartmadır.

"Safahat’ın tamamına yakını bu dergide yayınlandı.. "

bu bilgi de viki’den aynen alınmıştır.

"Dergi 1908’de başladığı büyük yürüyüşüne 1908’de, yani bundan tam 108 yıl önce başlamıştı.1966 yılında kapanmıştı. Kapanışından 46 yıl sonra bugün “Yeniden” hayat buldu.."

bu bilgi de vikipedia’dan yürütülmüştür… ammavelakin eksik bir bilgidir.

sebilürreşad 1925’teki 641. sayısında kapatılmıştır. mehmet akif’li yılların sebilürreşad’ı artık yoktur. (1948-1966 yılları arasındaki sebilürreşad başka bir dergi sayılır)

İlave bir hata bu noktada: 2016-1966=50. Yani, Sebilürreşad bugün yeniden hayat buluyorsa, bu 46 değil, 50 yıl sonrasına tekabül eder. Artık bu bilgiyi de Dilipak nereden arakladı bilemiyoruz.

"Sebilürreşad 1908-1925 yılları arasında, 641 sayı yayınlanmış ve 183. sayıdan sonra Sebilürreşad adıyla yoluna devam etmiş.."

sebilürreşad … nasıl oluyor da 183. sayıdan sonra sebilürreşad adını alıyor?

alamaz, çünkü, ilk 183 sayı boyunca adı “sırat-ı müstakim” de ondan.

hayret kapanış tarihini burada doğru yazmış.)

"Yayınlandığı dönemde, Rusya, Hindistan ve Ceziretül Arab Müslümanlarının gündemini belirleyen, onlar arasında iletişimi sağlayan, onlara yön gösteren bir dergi oldu."

bak sen, neler de biliyor: “rusya, hindistan ve ortadoğu müslümanlarının da gündemini belirleyebilmiştir” laflarını viki’den alıp kullanmış.

anlaşılmasın diye “ortadoğu” lafını ceziretü’l-arap yapmış. ama bilmediği bir şey var, ceziretü’l-arap, ortadoğu demek değildir, arap yarımadası demektir.

"Sebilürreşad, 14 Ağustos 1908’de doğdu. 25 Kasım 1920’de Kurtuluş Savaşı’na destek için yayın merkezi önce Kastamonu’ya, sonra Ankara’ya taşındı."

(kaçıncı kez başlangıç tarihini yazmış sayamadım)

dergi kurtuluş savaşı’ne destek için kastamonu’ya taşınmadı tabii… başyazarı mehmet akif kastamonu’ya gittiği için dergi (topu topu üç sayı için) kastamonu’da basıldı.

Yazıdaki imlâ hatalarını da sıralayacak olursak:

1. “zümrüd-ü anka” yazılmaz, “zümrüd-i anka” yazılır. (bilmiyorsan doğru imlayı herkes gibi “zümrüdüanka” yazabilirsin.
2.”mekke-i mükerreme, medine-i münevvere, kudüs-ü şerif “. öbürlerini -i’yle yazmayı biliyor da niye “kudüs-i şerif” yazmıyor?

Abdurrahim Dilipak Rabia

İsmet Berkan ve Askeri Liselere Giriş Sınavı – Seviye Belirleme Sınavı İlişkisi

İsmet Berkan, Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan 17 Ağustos 2016 tarihli “Türk ordusu böyle ele geçti” başlıklı yazısında Kabataş’tan kalan alışkanlıklarını sürdürmüş:

"SBS'ye Girseler Kazanamazlardı 

ALS dediğimiz sınav, geçmişteki SBS ve bugün uygulanan TEOG benzeri bir liseye giriş sınavı. Yetkililer, 2000-2013 arasında ALS'yi kazanıp okula kabul edilmiş adaylardan 8 bin 99'ini özellikle incelemişler. Bu incelemede bunlardan sadece 3 bin 668'inin SBS puanı saptanabilmiş; geri kalanlardan 1.596'sı hiçbir SBS'ye girmemiş, büyük olasılıkla ALS'yi kazanacaklarını zaten biliyorlarmış.
SBS puanı saptanabilen 3 bin 668 kişiden kabaca 1.000 tanesinin SBS başarısı ile ALS başarısı birbirine uyumlu bulunmuş, yani ALS'yi de kazanabilecek seviyede SBS puanı almışlar. Buna karşılık 7 bin 700'ü SBS'de 400 puan seviyesini bile tutturamamış, yani hayli başarısız olmuşlar ama ALS'de "üstün başarı" elde edebilmişler ve TSK'ya katılmışlar."

Konu her ne kadar Ekşisözlük’teki “İsmet Berkan’ın Askeri Liselilere Attığı İftira” başlığında dile getirilmiş olsa da burda da aktarmakta fayda var: 8099 aday içerisinden 4431 adayın SBS puanının saptanamaması ya da 1596 adayın SBS’ye girmemesinin sebebi ALS’yi kazanacaklarını bilmeleri değil açıkçası. SBS olarak kısaltılan Seviye Belirleme Sınavı, 2008 yılında başladı. Öncesinde yoktu. OKS, LGS gibi farklı bir sınav sistemi vardı. Örneklem olarak belirlenen 2000-2013 dönemi içerisinde 2000-2007 yıllar arasında öğrenim gören adayların SBS’ye girmemesi gayet normal bir durum.

Kendi gazetesinden bir haber metniyle SBS’nin geçmişini paylaşalım:

Türkiye'de ortaöğretime geçişte merkezi sınavlar hep var oldu, ancak bu sınavların yöntemleri farklılıklar gösterdi. Liselere Giriş Sınavı (LGS), Ortaöğretim Kurumları Seçme ve Yerleştirme Sınavı (OKS), Seviye Belirleme Sınavları, Seviye Belirleme Sınavı (SBS) uygulanan farklı sınav sistemleriydi. 2000'li yıllarda sınavla öğrenci alan ortaöğretim kurumlarına LGS ile yerleştirme yapılırken, 2004 yılından itibaren OKS'ye geçilmiş, 2008 yılında son kez yapılan OKS ile bu sistem de terkedildi. OKS sistemine geçilerek özel okullar ile polis kolejine öğrenci alımları da bu sınavla yapılmaya başlandı. İlköğretim 6, 7 ve 8’inci sınıflar için düzenlenen SBS'lere ise 2008 yılında geçildi, bu yılda sadece 6 ve 7’nci sınıflar için SBS düzenlendi. 2009 yılından itibaren ise bu sınav ilköğretim 8’inci sınıflara uygulandı.

İsmet Berkan’ın hataları bununla da kalmıyor. Bir de üstelik, kaynak edindiği verileri sorgulamadan beylik beylik ifadelerle askeri liseleri kazanan tüm öğrencilerin 6. sınıfı yurt dışında okuduğunu iddia etme gafletine düşüyor:

"Ortaokulda 1 Yıl Yurtdışında Okuyanlar 
Bu 8 bin 88 kişiyle ilgili bir başka ilginç durum, içlerinden 1597'si nedense 6. sınıfı yurtdışında okumuş. Ortaokul sırasında (veya 8 yıllık temel eğitimin 6. yılında) bir yıllığına yurtdışına giden sıradan Anadolu çocuklarından söz ediyoruz. YÖK uzmanlarının değerlendirmesine göre 2000-2007 arasında askeri liselere yerleşen tüm öğrenciler, evet tüm öğrenciler 6. sınıfı yurtdışında okumuş! Varın bu sonucu siz değerlendirin."

Elbette saçma sapan bir iddia.

Aldığı tepkiler üzerine İsmet Berkan, ünlü geri vitesine uzanmış ve 19 Ağustos 2016 tarihli “Bütün tersenelerine girilmiş, bütün orduları…” başlıklı yazısında hatasını kabul etmiş:

Askeri Liseler için bir düzeltme

 FETÖ'nün ALS soru ve cevaplarını çaldığını gösteren YÖK çalışması uzun bir sunum haline getirilmiş. Bu sunumun 30. sayfasında aynen şöyle bir cümle var: 

"2000-2007 yılları arasında askeri liselere yerleşen tüm öğrenciler orta 1'i yurtdışında okumuştur."

Bu cümleye çok sayıda itiraz maili aldım; yazanların bazıları ortaokul diploma örneklerini de göndererek yurtdışında okumadıklarını söylediler. Aynı sunumun aynı sayfasında bir önceki cümle de şöyleydi: "Yaklaşık 1597 aday ilkokuldan sonra 6. sınıfı yurt dışında okumuştur." Bu iki cümle arasndaki çelişki yazıyı yazarken dikkatimi çekmeliydi. Çünkü açık bir çelişki var.  

Dün konuştuğum kaynaklar, askeri liselere girmeyi başaran bütün öğrenciler için yurt dışında okuma iddiasının doğru olmadığını söylediler. Nitekim bana yazanların bir bölümü, daha sonra askeri lisedeki eğitimleri sırasında ağır baskıya uğrayıp okulu bırakmak zorunda kaldıklarını da aktarıyorlar. 

Düzeltir, özür dilerim.

 

Markar Esayan ve Odalar/Barolar Birliği Başkanı

Markar Esayan, 22 Ağustos 2016 günü Akşam Gazetesi’nde yayınlanan “Bombalar bölünmüş Türkiye/Suriye için patlıyor…” başlıklı yazısında Metin Feyzioğlu’nun ünvanını sehven yanlış aktarmış ve sonradan yazısında düzeltmiş:

"Cumhurbaşkanımıza ziyareti ve işgale karşı güçlü/milli açıklamaları bazı çevrelerce eleştirilen Türkiye Odalar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu “Gerçekler şezlongdan bakarak anlaşılmaz” diyordu."

Metin Feyzioğlu Türkiye Barolar Birliği Başkanıdır. Odalar Birliğinin değil.

Hakkı Yalçın ve ABD ve Rusya’nın Nobel Edebiyat Ödülleri

Hakkı Yalçın, Takvim Gazetesi’nde 18 Ağustos 2016 tarihinde yayınlanan “Rusya ve ABD” başlıklı köşesinde iki ülke arasında kıyaslama yaparken Nobel edebiyat ödülleri hakkında biraz saçmalamış:

"Amerika kanlı filmlerin senaryolarını yazan ustalar ülkesi. Rusya Nobel ödüllü gerçek yazarlar ülkesi..."

Yanlış bir kıyaslama. Rus edebiyatına denilebilecek bir şey yok ama edebiyat alanındaki 112 nobel ödülünün sadece 4’ünü Rusya / SSCB vatandaşları alabilmiştir. Klasik Rus edebiyatının ünlü yazarlarından hiçbiri, edebiyat alanında Nobel ödülülünü, bu ödüllerin 20. yüzyılın başında verilmeye başlaması nedeniyle alamamıştır. Öte yandan, ABD’den 10 yazar bu ödülü almıştır.

Kaynak: Nobel Edebiyat Ödülleri Sayfası ve Vikipedi

Hasan Bülent Kahraman ve XVI. Louis’in Günlüğü

Hasan Bülent Kahraman, 17 Ağustos 2016 günü Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Aristokrasinin Melankolisi” başlıklı yazısında Fransız Devriminin patlak verdiği gün dönemin Fransa Kralı XVI. Louis’in günlüğüne aldığı nota değinmiş ama olayı çok yanlış anlamış:

"14 Temmuz 1789 günü Fransa kralı Versay'da oturuyordu. O gün defterine 'bugün kayda değer bir şey yok' diye yazdı. O sırada Paris'te devrim oluyordu. Kralın o günkü şartlarda Paris'e 20 km ötede olanlardan anında haber alması olanaksızdı. Ama bu küçük nottan gelişmeleri uzun vadeli olarak sezemediği de anlaşılıyor. Bu aristokrasinin dünyadan kopukluğu, bihaber olmasıydı. Aristokrasinin kendi içine kapalılığıydı."

XVI. Louis’in günlüğüne , Bastille Baskınının gerçekleştiği 14 Temmuz 1789 günü yazdığı “Rien” yani “hiçbir şey” yazdığı iddia edilir. Ancak, aldığı bu notlar kişisel günlüğüne o gün yaşadığı olaylardan ziyade katıldığı avlarda yakaladığı/avladığı hayvanları aktarmaktadır. Yani, 14 Temmuz günü XVI. Louis avda hiçbir şey yakalayamadığını günlüğüne not düşmüştür.

Konuya atıf yapan kaynaklar:

Johnson, Alison (2013). Louis XVI and the French Revolution. McFarland. ISBN 978-0786473557

Louis's attempts to control it resulted in the Tennis Court Oath (serment du jeu de paume), on 20 June, the declaration of the National Constituent Assembly on 9 July, and eventually led to the storming of the Bastille on 14 July, which started the French Revolution.(Louis' "diary" entry for 14 July, the single word "rien (nothing)" has been used to show how out of touch with reality he was, but the document was more of a hunting log than a personal journal. When he did not go hunting, he wrote "rien". He did not mean nothing important had happened that day).

Louis XVI The Royal Hunt and Bastille Day

When Louis XVI wrote in his diary Rien (“Nothing”) on July 14, 1789, it did not mean that the King was oblivious to the events in Paris. On the contrary he had taken measures to prevent the unrest, in particular by posting foreign regiments in and around the capital. Those measures proved unsuccessful, and even counterproductive, but it is undeniable that Louis XVI and Marie-Antoinette were extremely concerned.

The so-called diary was in fact a log, in which Louis XVI would record the number and species of the animals killed by the Royal Hunt on any given day (he was an excellent horseman and avid sportsman) and sometimes other brief notes on various topics. Louis XV never meant to express intimate political or personal thoughts. The Nothing entry on the 14th of July simply means that there was no hunt on that day, or that no animal was killed.

Furthermore, we should not forget that the storming of the Bastille occurred in the afternoon. Paris was in an uproar. Leaving the city was difficult and dangerous. The news did not reach Louis XVI and Versailles, ten miles away, until nighttime. By then, it must have been the least of the King’s worries to amend the entry in his diary.

Türkiye Türklere Bırakılmayacak Kadar Değerlidir Sözünün Sahibi ve Köşe Yazarları

“Türkiye Türklere Bırakılmayacak Kadar Önemlidir/Değerlidir”…

Oldukça rahatsız edici ve özellikle son dönemde memleketin başına gelenlerden sonra daha da anlam kazanan bir vecize…

Bu söz karşısında irkilen nice vatandaş, bu sözün Türk vatanı üzerinde emelleri bulunan küresel güçlerin temsilcileri ya da bu küresel güç odaklarının Türkiye’deki ağızları tarafından dile getirildiğini düşünmekte ve iddia etmekte.

Diğer birçok vecizede olduğu gibi ilk söyleyen kişinin kim olduğu konusunda köşe yazarlarının ve halkın kafası karışık ve doğrular yine saptırılmış vaziyette.

 Bu sözün müellifi hakkında teoriler 4 kişi ve 1 kavrama odaklanmakta:

  1. Madeline Albright
  2. William Ewart Gladstone
  3. Mehmet Ali Birand
  4. Cüneyt Ülsever
  5. Dış güçler

Üzülerek belirtmek gerekir ki bu sözün sahibi bu 4 kişi de değil. Anonim hale gelmiş vaziyette.

Sebepleri ile sıralayalım:

İnternet kaynakları tarandığında sözün sahibine ilişkin en yaygın iddianın, okları Mehmet Ali Birand’a çevirdiğini görüyoruz. Mehmet Ali Birand’ın Posta Gazetesi’nin 13 Ocak 2000 tarihinde yayınlanan bir köşe yazısında, Viyana’da katıldığı bir konferanstan gözlemlerini aktarırken bu sözü paylaştığı iddia edilmekte. Ancak, her ne kadar Posta gazetesinin çevrimiçi arşivi olmadığı için ilgili yazıyı inceleme fırsatımız olmasa da, bu yazıya ilişkin herhangi bir somut kanıtın olmaması, atıf yapılan metnin sadece birkaç kişi tarafından dile getiriliyor olması ve birazdan aktarılacağı üzere Cüneyt Ülsever’in konuya ilişkin açıklaması nedeniyle Mehmet Ali Birand’ın bu sözün ilk sahibi olamayacağını değerlendiriyoruz.

Yenişafak Gazetesi’nden Hasan Öztürk’ün 15 Mayıs 2016 tarihli “‘Türkiye sadece Türklere bırakılamayacak kadar önemli bir ülkedir’” başlıklı yazısında bu iddia şu şekilde aktarılmış:

"Mehmet Ali Birand 13 Ocak 2000 tarihinde Posta gazetesinde bir yazı kaleme almıştı. Yazısında Viyana'da katıldığı Türkiye konulu uluslararası bir konferanstan söz etmişti. Ve şunları söylemişti: “Türkiye'siz Balkanlar rahat nefes alamaz. Ankara ile belirli bir uzlaşıya varmadan, Irak-İran-Suriye üçgeninde barış kurulamaz. Ege ve Akdeniz, Türkiye'nin net katkısı sağlanmadan sükûnete kavuşamaz. İşte bunlardan dolayı da, bize her kafamıza eseni artık yaptırmayacaklar. Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu kuralları ortaya koyacak. Bizler de bu kurallar çerçevesinde oynayacağız. Bir konuşmacının dediği gibi, 'Türkiye, sadece Türklere bırakılmayacak kadar önemli ve değerli bir ülke' durumuna girdi.”"

Bu iddiayı OdaTV de ortaya atanlardan olmuştu:

"((„Türkiye, yönetimi Türklere bırakılamayacak kadar değerli bir ülkedir“)) diye seneler öncesi dahiyane(!) bir tespitte bulunan M. Ali Birand`ın, bölücülüğe ve işbirlikçilere hizmet ettiği ve açıkça vatana ihanet ettiği, 23.06.2011 tarihli, ODATV`de yayınlanan yazısında da tüm çıplaklığı ile görülüyor!.."

Bu sözün sahibinin ABD Dışişleri eski Sekreteri Madeline Albright olduğu iddiası, Bayan Albright’ın profili nedeniyle ilgi çeken iddialardan. Ancak, yine şehir efsanelerinde genel olarak gözlemlendiği üzere bu hususu teyit edecek herhangi bir haber ya da belge bulunmamaktadır.

Vahdet Gazetesi’nden Seyfi Şahin, 14 Ağustos 2016 tarihli “Alparslan Türkeş ve Fethullah Gülen” başlıklı yazısında sözü çarpıtarak Bakan Albright’a atfetme hatasına düşmüş:

"ABD eski Dışişleri Bakanı Albrigth dedi ki; “Türkiye, Türklere verilemeyecek kadar büyük bir ülkedir.”"

Seyfi Şahin aynı iddiaya Ortadoğu Gazetesi’nde 2 Kasım 2010 tarihinde yayınlanan “Kürt Kardeşlerimize” başlıklı yazısında da yer vermiş:

"ABD eski dış işleri bakanı ALBRİGHT öyle diyor "Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar büyük bir ülkedir." O halde bizi bölüp parçalamak istiyor. Onlar için Müslüman kanı dökülmüş o kadar önemli değil… Onlar sömürmeye devam ediyorlar."

Yine Seyfi Şahin’in Ortadoğu Gazetesi’nde yayınlanan “Albright ne dedi” başlıklı 26 Ekim 2010 tarihli yazısından:

"Madeleine Albright, 1937 yılında Çekoslovakya'nın başkenti Prag'da doğmuş bir Yahudi politikacıdır. İkinci dünya savaşından sonra diplomat olan babası ile beraber Amerika'ya göçmüştür. ABD'nin BM temsilciliğini yapmış ve Başkan Bill Clinton zamanında da dışişleri bakanı olmuş birisidir. Şimdi birçok ABD üniversitesinde ders vermektedir. Bazı düşünce kuruluşlarının yöneticisidir. Dünya Yahudi lobisinin ileri gelenlerindendir. Dünyada Yahudi çıkarlarını koruyan önemli merkezlere öncülük eder. Dünya siyasetini iyi bilen çok ferasetli bir kadındır. Türkler hakkında çok olumsuz sözleri vardır. Mesela "Türkiye, Türklere verilemeyecek kadar büyük bir ülkedir" sözü ona aittir."

Aynı şekilde, bu söz İngiltere eski Başbakanı William Ewart Gladstone’a atfedilmiş vaziyette. İnternet kaynaklarında bu atfı yapan tek kişinin Türkiye Gazetesi yazarı Necati Özfatura olduğunu görüyoruz. Necati Bey’in tek başına bayraktarlığını yaptığı bu iddia da mesnetsizliği ve desteksizliği nedeniyle zayıf görünüyor.

Necati Özfatura’nın Türkiye Gazetesi’nde 2 Nisan 2015 tarihinde yayınlanan “Çanakkale Zaferinin Detayları” başlıklı yazısından:

"O günlerde The Times gazetesi "Hazırlanın, 1453'ün intikamını almaya gidiyoruz" şeklinde manşet atmıştır. Hatta o dönemin İngiltere başbakanı (Yahudi asıllı) Goldstone "Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir" demiştir."

Gelelim en kuvvetli iddiaya. Daha doğrusu işin aslına.

Cüneyt Ülsever, kendisine yöneltilen iddialar karşısında daha fazla dayanamayarak, Hürriyet Gazetesi’nde 20 Mart 2002 tarihinde yayınlanan “Türkiye’de ne sağ var, ne de sol” başlıklı köşesinde “Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir” sözünü Batı dünyasının ülkemize yönelik bakış açısını aktarmak için kullandığını söylemiştir.

AÇIKLAMA: En son taşeronluğunu yüklendiği görev sinekten yağ çıkararak vatan hainlerini tespit etmek olan tetikçi, benim bir TV programında sarf ettiğim, ‘‘Türkiye, Türklere bırakılmayacak kadar önemli bir ülkedir’’ sözümü cımbızla bütününden ayıklamış ve beni de vatan hainleri safhına katmış. Onun bu tavrı eşyanın tabiatına uygun olduğu için önemli değil. Ancak, yanından kovulana kadar Apo'nun peşinde giden, şimdi de Müslüman kasabı Miloseviç ile karşılıklı hayranlık mektupları değiş tokuş eden bu yeni milliyetçinin peşine ülkücü arkadaşlar düşünce bu açıklama gerekli hale geldi.

Bütünü içinde o cümle Batı'nın bize bakış açısını anlatan bir konuşmanın sadece bir parçasıdır. Cümle onların ağzını yansıtmaktadır.

Konuşmanın bütününü görmek isteyenler Habertürk'ten kaset kayıtlarını (Avrupa Kulübü Programı-12.03.2002) isteyebilirler.

İlgililere duyurulur!

Yani Cüneyt Ülsever, sözü yansıtıldığı şekilde kötü maksatlı kullanmadığını, bilakis Batının bakış açısını tanımlamak için kullandığını 2002 yılında belirterek (ayağı sağlam basmayan) diğer iddiaların hepsini boşa çıkarmaktadır.

Bu açıklamaya rağmen Salih Tuna, Yenişafak Gazetesi’nde 16 Mart 2013 tarihinde yayınlanan “Ben böyle ‘nafile’ köşe yazarı görmedim” başlıklı yazısında bu sözü Hürriyet Gazetesi yazarı M. Yakup Yılmaz’a atfetmiş:

"Yok, hükümet "derleştirisi" ihtiyacınızı karşılıyorsa Cüneyt Ülsever"in yanında M. Yakup Yılmaz"ın lafı mı olur. Coştu mu, "Türkiye Türklere bırakılmayacak kadar önemlidir" derdi. (Galiba şimdilerde bir gazetede "ulusalcılık" falan yapıyor, Allah selamet versin.)"

Bir de, bu sözü başkasına atfetmeden kendininmiş gibi (utanmadan) kullananlar var.

(Mehmet Ali Birand’ı, Cüneyt Ülsever’i ve Madeline Albright’ı bu sözü söylediği iddiasıyla linç etme girişiminde bulunanlara adres göstermek gibi olmasın ama) Ergün Diler bu kişilerden biri.

Takvim Gazetesi’nden 18 Aralık 2013 tarihli “Kumpas” başlıklı yazısından gelsin:

""Türkiye kendi haline bırakılmayacak kadar önemli ve değerli bir ülkedir" diye çok yazdım! "Türkiye Türkler'indir" dense de ne yazık ki hiç olmamıştı! Ne kadar gözyaşı ve kan akıtsak da ülke sadece kağıt üzerinde bizimdi! Bunu bilmedik!.."