Aylık arşivler: Temmuz 2016

Ekrem Kızıltaş ve Varşova Paktı

Ekrem Kızıltaş, 11 Temmuz 2016 günü Takvim Gazetesi’nde yayınlanan “Ne idi ne oldu” başlıklı yazısında Varşova’da gerçekleşen NATO Devlet Başkanları Zirvesi’ne değinirken Varşova Paktı hakkında bir yanlış yapmış:

"Soğuk Savaş dönemin boyunca NATO'ya karşı faaliyetlerin yürütülüp kararların alındığı Varşova'nın şimdilerde NATO karşıtı faaliyetlere yönelik bir zirvenin düzenlendiği şehir olması ironik..."

Varşova Paktı, toplantılarını rotasyon bazlı gerçekleştiriyordu. Yani, pakta ilişkin kararların alındığı toplantılar, pakta ismini veren Varşova şehrinde yapılmıyordu.

Ayrıca, bu yıl gerçekleştirilen NATO devlet başkanları toplantısı “NATO karşıtı faaliyetler” değil, haliyle “NATO’yu güçlendirecek faaliyetler”e bir zirveydi.

Abdurrahman Dilipak ve Yunus Emre’den Şiir İntihali

Abdurrahman Dilipak, 5 Temmuz 2016 tarihinde Yeni Akit Gazetesi’nde yayınlanan “Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim” başlıklı yazısının başlığında ve içeriğinde Yunus Emre’nin “Bana Seni Gerek Seni” şiirinin dizelerini hiçbir atıf yapmadan kullanmış:

Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim

"Çok çabuk seviniyor, çok çabuk üzülüyoruz. Ne varlığa sevinin ne de yokluğa yerinin.. Bunlar gelip gider. O, bizi mallarımız, canlarımız, sevdiklerimizle kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecek."

 

BANA SENİ GEREK SENİ

Aşkın aldı benden beni, bana seni gerek seni
Ben yanarım dün ü günü, bana seni gerek seni

Ne varlığa sevinirim, ne yokluğa yerinirim
Aşkın ile avunurum, bana seni gerek seni

Aşkın aşıkları öldürür, aşk denizine daldırır
Tecelli ile doldurur, bana seni gerek seni

Aşkın şarabından içem, Mecnun olup dağa düşem
Sensin dün ü gün endişem, bana seni gerek seni

Sofilere sohbet gerek, Ahilere Ahret gerek
Mecnunlara Leyli gerek, bana seni gerek seni

Eğer beni öldüreler, külüm göke savuralar
Toprağım anda çağıra, bana seni gerek seni

Cennet Cennet dedikleri birkaç köşkle birkaç huri
İsteyene ver sen anı, bana seni gerek seni

Yunus’dürür benim adım, gün geçtikçe artar odum
İki cihanda maksudum, bana seni gerek seni

 

*Ekşisözlük’ten ahmetfirat‘a katkısı için teşekkür ederiz.

Abdurrahman Dilipak ile Yunan Milleti ve Medeniyeti

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit Gazetesi’nde 12 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Yunan diye bir millet de yok, bir medeniyet de” başlıklı yazısında tarihçiliğe soyunarak yazısının başlığından da anlaşılabileceği üzere iddialarını sıralamış:

"Medeniyetin “Mim”in kaldırın, geriye kalan neyse “Yunan Medeniyeti dedikleri de öyle bir şeydir işte. 

Hristiyanlık diye bir ilahi dinin olmadığını söyledim, birileri aklınca dalga geçti.. Hristiyanlık denilen “religio”nun doğuşu Hz. İsa’dan 50 yıl sonra.

İslam inanışına göre, her Peygambere gelen ayrı bir din yok. Bir tek din var, o da “Allah’ın dini”dir. Onun peygamberleri ve kitapları vardır.. Hz. İsa’ya gelen kitabın adı “İncil”di. O da bugünkü halini, Hz. İsa’dan 3 asır sonra İznik’te aldı.

Yunan da öyle. Yunan diye bir millet, bir medeniyet yok. “İon halkları var”. O halkların yaşadığı coğrafyaya “İonia” deniyor. “İonia” ise Girit ve Mora’dan ibaret. “İonia halkları” arasında göreceli olarak baskın olan halk Grekler. Grek dedikleri Likyalı denizciler. Grekçe dedikleri de Likya dili olan Likca’nın avamicesi.

Batı kendine bir kök uydurması gerekiyordu, ona “Judeo-Grek” dediler.. Judeo’ya Mısır’ı da dahil ettiler..

Yunan milleti diye Helen, Rum, Trek, Grek, Mekadon ne buldularsa hepsini dahil ettiler..

Aslında “İonia” Roma, Kartaca, Mısır, Mezopotamya üzerinden İran, Hindiçin, Ege üzerinden, Karadeniz bağlantılı olarak Balkanlar, Kafkaslar, Trekler, Mekadonlar, Moğollar, Ruslar bütün bu halkların, mal, para, bilgi insan aktarma, değişim, bağlantı noktası Kuzey Doğu Akdeniz’in Adriyatik’le Ege denizi arasındaki Girit ve Mora havzası idi.

Europe ya da Paris hepsi kendini Yunan mitolojisi dedikleri bir mitoloji üzerinden tanımlamaya çalışıyor.. Aslında Yunan mitolojisi dedikleri Babil ve Kaf dağı masallarından ibaret. Mısır tanrıları ve esoterizmi Yunan mitolojisi olarak etiketlenip pazara sunuluyor..

Rum diye bir millet yok aslında. Kur’an-ı Kerim’deki Rum suresi Anadolu halklarından, uygarlıklarından söz eder. Selçuklu da Müslüman halka “Rum” denirdi. Ahiyanı Rum, Baciyanı Rum, Gaziyanı Rum, Rumeli, Arzı Rum, Urumiye, Rumi sanat, Rumi takvim, bunları kimi ifade eder? Anadolu coğrafyasında yaşayan Müslümanı da, gayrimüslimi de Kürd’ü, Arab’ı hepsi Rum’dur.

Mesela ilk olimpiyatlar Atina’da değil Hatay da yapıldı.. Aristo’nun felsefe okulu da Antalya Serik de idi. Eflatun Çanakkaleli idi ve Devlet isimli kitabı da, Urfa Harran da, tıp ve astronomi mektebinin kütüphanesinde kayıtlı idi. Yunanca dedikleri dile Arapça’dan tercüme edildi..

“İonia”, “Anatolia” derken sondaki “ia”ya dikkat!. Biz “İyonya, Anatolya” filan diyoruz da, işin içinde iş var. Asia, Rusia, İtalia, Romania, Bulgaria, Almania, Avustralia, Algeria, Syria, İndia, Libia, Makedonia, Georgia, Armania.. Say sayabildiğin kadar."

Neresinden tutulursa tutulsun elde kalan bir yazı ve denilebilecek çok şey var.

Ekşisözlük’teki “yunan diye bir millet olmaması” başlığında yeterince linç edildi Dilipak’ın bu yazısı.

Ekşisözlük’ten gui de souza’nın aşağıdaki entry‘si ile ihtisabı sonlandırmak yerinde olur:

"yazının hıristiyanlıkla ilgili kısımlarında büyük ölçüde haklılık var. orası zaten kimi batılı tarihçilerin de kabul ettiği bir nokta (bkz: adamın gol diyor). 

yunan konusuna gelirsek etimolojik olarak ion ve yunan arasında bir bağlantı var. iyonyalı anlamına gelen ionian sözcüğünün zaman içinde yoniyan ve yonan'a evrildiği iddia edilir. ama yunan'a yunan diyen de zaten bir tek biz varız (bkz: exonym). adamlar kendilerine "ellen"*, ülkelerine de "ellas"* diyorlar zaten. helen olayı ayrı bir tartışma konusu yapılabilir. helenler antik yunanistan'daki kavimlerden sadece bir tanesinin adıdır. ancak zaman içerisinde diğer kavimleri hakimiyet altına alıp onları da aynı ad altında birleştirmiştir. burada ayırıcı unsur dildir. bu diğer kavimlerin de önemli bir kısmı antik yunanca konuşmaktaydılar. bu nedenle bu durumu aynı millete ait farklı boyların birleşmesi olarak algılayabiliriz.

ama kalkıp da "yunanlılar likyalı denizcilerdi" dersen adama götüyle gülerler. likya farklı bir kültür, farklı bir medeniyettir. yunanlılardan çok hititlere benzerlik gösterir, ki birçok tarihçi ve arkeolog da likyalıların denizin karşı kıyısından ziyade anadolulu oldukları üzerine vurgu yaparlar. burada da yine ayırıcı unsur dildir. bakıyoruz, farklı alfabe, farklı bir dil yapısı, bambaşka bir dil var ortada. o zaman yunanlılar ve likyalıların en iyimser ihtimalle tarihöncesinden daha yakın bir dönemde bir akrabalıklarının söz konusu olamayacğaını söyleyebiliriz. anlamayanlar için bunun "bu iki milletin hiç alakaları yok", demenin daha süslü bir yolu olduğunu da söylemeliyim.

dilipak'ın söz ettiği kriterleri esas alırsak dünyada millet yok demektir(ki ben bu fikre daha sıcağım). almanya halkları(gotlar, cermenler vs), slavlar, fransızlar, ingilizler, ispanyollar vs ulus bilincine görece yakın tarihte kavuşmuş ve ulusal birliklerini de tarihin bütününe kıyasla daha yakın dönemde sağlamışlardır. yunanlıların kavimden ulusa geçiş süreci tüm bu saydığım halklardan çok daha önce gerçekleşmiştir. o nedenle "yunan diye bir millet yoktur" önermesi biraz haddini aşan düzeyde iddialıdır."

 

Yiğit Bulut ve Türkiye’nin Borç Stoku Gelişimi

Yiğit Bulut, 13 Temmuz 2016 günü Star Gazetesi’nde yayınlanan “Gerçek tehdit yerleşik düzen ve sahipleri” başlıklı yazısında klasik tarzında makroekonomik verileri yorumlarken ülkemizin dış borç stokuna ilişkin hatalı istatistikler paylaşmış:

"1980-2003: 1980’de yok denecek kadar az olan borç stokumuz, her yıl bütçenin yüzde 40-50’sini vermemize rağmen 300 milyar doların üzerine çıktı."

1. 1980 yılında borç stokunun yok denecek kadar az olduğu iddiası asılsızdır. Sadece dış borç rakamlarına bile odaklandığımızda bu yanlışı görebiliriz: Türkiye’nin 1980 yılındaki dış borcu 16,3 milyar dolar düzeyindedir. Bu oran 1980 yılındaki GSYH’nin % 29’una denk gelmektedir.

2. 2003 yılında kamu borç stoku 300 milyar doların üzerine çıkmadı. 2003 yılında toplam kamu borç stoku 297,3 milyar TL civarındaydı. 1,3958’lik dönem sonu ABD doları satış kuru üzerinden hesaplandığında yaklaşık olarak toplam kamu borç stokunun 212 milyar dolar civarında olduğu görülmektedir.

Kaynaklar:

Sus Küçüğün Söz Büyüğün Atasözü ve Köşe Yazarlarımız

Kamuoyunca genellikle “su küçüğün söz büyüğün” olarak bilinen atasözümüzün doğru versiyonu aslında “sus küçüğün söz büyüğün” şeklindedir.

Atasözünü yanlış bilmekle kalmayıp okurlarına da yanlış şekilde aktaran köşe yazarlarından inciler:

Osman Tanburacı’nın, Yenişafak Gazetesi’nde 21 Mart 2009 tarihinde yayınlanan “Sulu cümlelerle sulu götürüp susuz getirmek…” başlıklı yazısından:

Su testisi su yolunda kırılır

Pet şişe çıktı mertlik bozuldu...

Su küçüğün söz büyüğün

Boyundan büyük sözler eden nice küçük sucular biliyorum...

L. Doğan Tılıç’ın Birgün Gazetesi’nde 17 Temmuz 2014 tarihinde yayınlanan “İkinci turda tıpış tıpış!” başlıklı yazısından:

"Madem güzel Türkçemizin “adam gibi”li “tıpış tıpış”lı deyimlerinden girdik, oradan devam edip “Su küçüğün, söz büyüğün” diyelim o zaman."

Güneri Civaoğlu’nun Milliyet Gazzetesi’nde 8 Eylül 2013 tarihinde yayınlanan “Show Tv rüzgârı” başlıklı yazısından:

"Günümüzde devam eden ritüeller ve deyimler de var: “Gidenin arkasından su dökmek; su küçüğün söz büyüğün” söylemi gibi..."

Etyen Mahçupyan’ın Taraf Gazetesi’nde 13 Ağustos 2008 tarihinde yayınlanan “Savaş çıkmış diyorlar” başlıklı köşe yazısından:

"Ataerkil toplumları en iyi anlatan sözlerden biri ‘su küçüğün söz büyüğün’ der... Suyun küçüğe ait olması, onun sabretmesini henüz bilmeyen yapısından gelir ama aynı zamanda büyüğün şefkatine, kollayıcı ve koruyucu özelliğine de gönderme yapar. Küçük suyu içerken, büyüğün ona sevecenlikle baktığını hayal ederiz. Öte yandan söz konusu sevecenlik, büyüğü kendi gözünde yüceltir, onun ‘iyi’ olduğunu kanıtlar... Bu özgüven sayesinde tümcenin ikinci kısmına daha rahat geçeriz. ‘Söz büyüğün’ derken, küçüğe ait bunu dengeleyecek artık hiçbir nitelik kalmamıştır. Sözün sınırını biçmek, etkisini tartmak, içeriğini değerlendirmek küçüğe düşmez... Küçük sözün altında ezilir, bir sonraki suyu içmek uğruna kendi sözünü yutar. Ama bu da yetmez, o su için müteşekkir kalması da istenir, çünkü suyun asıl sahibi sözü elinde tutandır..."

Dr. Sivilay Abla’nın Nokta Dergisi’nde 4 Temmuz 2016 tarihinde yayınlanan “Oksijen Maskesi” başlıklı yazısından:

"“Su küçüğün, söz büyüğün” atasözü bile işlevsiz kalır hava hukukunda."

Yeni Meram Gazetesi’nden Rıdvan Bülbül’ün 30 Nisan 2014 tarihli “Su üstüne” başlıklı yazısından:

Su sözcüğü geçen o kadar çok atasözü ve deyim vardır ki, kimi örnekler;

*Su içene yılan bile dokunmaz.
*Su küçüğün, söz büyüğün."

Yavuz Donat’ın Milliyet Gazetesi’nde 4 Mayıs 1997 tarihinde yayınlanan “Gençlik ve Politika” başlıklı yazısından:

SALiH Uzun 27 yasinda.
ANAP genclik kollari baskani.
Konusmaya bir ozdeyisle basladi:
Su kucugun, soz buyugun.
Sonra itirazini soyledi:
- Artik suya razi degiliz, soz de istiyoruz.

Aytun Çıray’ın İnternethaber’de yayınlanan 11 Şubat 2003 tarihli “İtiraf ediyorum kendime oy vermedim” başlıklı yazısından:

"“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın, İdare et abi, su küçüğün, söz büyüğün” deyişlerinin hakim olduğu topluma bir de “buna da şükür, daha kötüsü de var” zihniyeti eklenince sonuç ortada idi: Bozuk düzen."

Necmi Tanyolaç’ın Hürriyet Gazetesi’nde 2 Şubat 2008 günü yayınlanan “Kartopu, buzgölü” başlıklı yazısından:

"Sivasspor, sadece 3 puan kaybetti. Su küçüğün, söz büyüğün derler. Az konuşup, çok çalışırlarsa, aldıkları bu dersin yararı olur."

 

Barış Atay ve Fatih Terim Yergisi

Barış Atay, Nokta Dergisinde yayınlanan 27 Haziran 2016 tarihli ve “Mr. Kaos” başlıklı yazısında Fatih Terim’i eleştirirken birtakım hatalar yapmış:

"Galatasaray için işlerin kötü gittiği bir sezonda Mersin İdmanyurdu maçı... Fatih Terim, öfke nöbeti halinde hakemin üzerine yürüyor. Öyle hiddetli ki hakeme fiziki müdahalesi kaçınılmaz. Hakem geri adım atmıyor ve olduğu yerde Terim’in gelmesini bekliyor. Aradaki mesafe sıfırlanıyor. Seyirciler hakeme vuracağına emin. Ama Terim, önce sağ tarafındaki kulüp personelini, ardından sol tarafındaki Drogba’yı şiddetle itiyor. Bunu yaparken, bu ikili tutmasa hakemi dövecek gibi davranıyor. Oysa böyle bir durum yok. İkisi de Terim’i tutmuyor. Terim, hakemle arasına başkalarının girmesi için zaman kazanma çabasında. Araya kulübedekiler girdikten sonra, yeniden öfke nöbetine girip hakemin üzerine tekrar yürümeye çalışıyor. Tabi ki engelleniyor… Sahada kaos çıkıyor…"

Fatih Terim’in çıldırdığı Galatasaray-Mersin İdman Yurdu Spor maçının oynandığı, Barış Atay’ın “işlerin kötü gittiği” dediği 2012-2013 sezonunda Galatasaray şampiyon olmuştu.

"Milan sonrası iki sene yatan Terim, tekrar Galatasaray’ın başına döndüğünde medya daha büyük başarılar bekledi. Terim’e sınırsız transfer yetkisi verildi. İstediği oyuncuları aldı. Kendisinin olmadığı 2 senede Şampiyonlar Ligi’nde gruplardan çıkmayı başarmış Galatasaray’ı grup sonuncusu yaptı. İkinci sezonunda ise daha korkunç transfer stratejisi nedeniyle Fenerbahçe’den 6 gol yediği hezimetlere imza attı. Motivasyonu, bağırması, kaos çıkarması işe yaramıyordu. Sezon bitmeden görevine son verildi. Takım ligde 6. olabildi."

Fenerbahçe Galatasaray’ı 2002-2003 sezonunda 6-0 yenmişti. Bu sezonda ligi Fenerbahçe 6., Galatasaray ise 2. bitirmişti.

"Terim ilk Galatasaray döneminde Şampiyonlar Ligi’nde sadece bir defa hariç grup sonuncusu oldu. Hakan, Okan, Emre, Hagi gibi as oyuncular gitmiş olmasına rağmen kendisinden sonra gelen hocalar, yarısını kaybetmiş takımı 2 sene içinde 3 defa şampiyonlar liginde gruplardan çıkardı ve çeyrek final oynattı."

Fatih Terim’in Galatasaray’daki ilk dönemini kapsayan yıllarda Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi gruplarındaki başarıları şu şekildedir:

  • 1997-1998 sezonunda grup sonuncusu
  • 1998-1999 sezonunda grup 2.si
  • 1999-2000 sezonunda grup 3.sü

Yani, Galatasaray’ın bahse konu yıllarda sadece bir defa hariç grup sonuncusu olduğu iddiası yanlış.

"Terim güçlü lobisi sayesinde Galatasaray ile Milli Takım’ı kendisi için yazlık-kışlık köşk gibi kullandı. Gidip gelmeleri 6 kez tekrar etti. Dünyanın en çok kazanan hocaları arasında ilk üçe girdi. Bu sürede dikkat ettiği bir şey vardı. Mustafa Denizli ve Şenol Güneş’le köşe kapmaca oynamak. İkiliyle ligde karşı karşıya gelmemek içindi bu köşe kapmaca. Galatasaray’a üçüncü gelişinde başka bir yerli hoca Aykut Kocaman’la karşı karşıya geldi. Ama orada da zamanlamayı çok iyi seçmişti. Fenerbahçe şike soruşturmasıyla boğuşuyordu ve Aykut Hoca’nın elindeki kadronun yarısından fazlası dağılmıştı. Yine de Galatasaray son maçta zar zor şampiyon olabildi."

Barış Atay’ın bahsettiği sezonda play-off uygulamasına geçilmişti. Süper Final ya da Play-Off Şampiyonluk Grubu adı verilen yeni lig statüsünde Galatasaray son maçını Aykut Kocaman yönetimindeki Fenerbahçe ile oynamış ve 0-0 berabere kalmıştı. Galatasaray bahse konu 2011-12 sezonun Süper Final öncesinde 9 puan farklı bitirmişti. Yeni statü gereği oynanan maçlarda 1 puan farkla önde bitirerek şampiyon olmuştur. Aykut Kocamanla karşı karşıya geldiği maçta şampiyon olmasının sebebi lig usulü oynanan maç değil, play-off statüsüdür.

"İstatistiği bilim olarak kabul etmeyen Fatih Terim, istatistiklere vurulduğunda başarılı bir hoca değildir. Futbolun A klasmanı Şampiyonlar Ligi’nde adı okunmaz. Milli Takım’daki istatistikleri Ersun Yanal’dan geridedir, Şenol Güneş’e ise yaklaşamaz bile. Ancak yine de Türk Halkı onu sever. Sebebi onlara istediklerini vermesidir."

Fatih Terim yönetiminde Galatasaray 2012-13 sezonunda Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek final oynamıştır.

Engin Ardıç ve İsviçre Futbol Milli Takımı

Engin Ardıç, 8 Temmuz 2016 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Ok-ay Okay” başlıklı yazısında “İsviçre Futbol Milli Takımı”nın kompozisyonu hakkında yanlışa düşmüş:

"Eh, İsveç futbol takımında bile zenci oyuncu varsa, İsviçre ekibi İranlı ve Türk göçmenlerle ayakta duruyorsa, Fransız milli takımının neredeyse tamamı "sömürge askeri"yse, biz de bununla övünelim."

İsviçre Milli takımında İran kökenli oyuncu bulunmamakta.

Ki zaten Engin Ardıç ertesi günkü yazısında düzeltme metni girmiş:

"Düzeltme ve özür 

İsviçre milli takımında oynayan "Behrami, Cemaili, Şakiri, Mehmedi" gibi isimlere bakıp çocukları İranlı sanmıştım. Meğerse kimisi Arnavut, kimisi Kosovalı, kimisi Boşnak... O yazının "anafikrini" zedelemez, ayrıntıdır. Gene de özür dileyerek düzeltiyorum."

 

Cüneyt Başaran ve Türkiye’nin Dünyanın En Hızlı Büyüyen 6. Ekonomisi Olması

Cüneyt Başaran, Habertürk Gazetesi’nde 11 Haziran 2016 günü yayınlanan “Ne kadar ve nasıl büyümüşüz” başlıklı yazısında 2016 1. çeyrek büyüme rakamlarını yorumlarken kolaya kaçıp ezberden konuşmasının kurbanı olmuş:

"Önce size iyi bir haber vereyim. Türkiye ekonomisi (GSYH) geçen sene mart sonundan bugüne tam 228 milyar TL büyümüş ve 2 trilyon TL’lik bir büyüklüğe ulaşmış. Türkiye, 2016’ın ilk çeyreğinde yüzde 4.8 büyümeyle dünyada en hızlı büyüyen 6. ekonomi oldu. Geçen çeyrekteki büyüme hızımız, Avrupa Birliği’ne üye bütün ülkeleri de geride bırakmış durumda."

Coğrafi bir sınırlama yapmaksızın, Türkiye’nin tüm dünyada en fazla büyüyen 6. ülkesi olduğu iddiası malesef yanlış.

OECD ülkeleri gibi göreceli olarak daha dar bir ülke örneklem seti kullansa belki haklı çıkabilecek Cüneyt Bey; ancak, dünyadaki tüm ülkeleri işin içine katması iddiasını zorlaştırmış.

Doğruluk Payı, Başbakan Yıldırım’ın benzer yöndeki bir iddiasını incelemişti:

Trading Economics web sitesinde tüm ülkeler için mümkün olan en güncel büyüme verileri bulunuyor. Sitede 2016’nın ilk çeyreğindeki büyüme oranları hakkında bilgi olan ülkeler sıralamasında, Türkiye 14’üncü sırada yer alıyor. Tüm ülkelerin 2016’nın ilk çeyreğine dair büyüme oranları erişilebilir olsaydı, şüphesiz Türkiye listenin daha aşağısında yer alacaktı.

Netice itibarıyla, 2016 1. çeyrekteki % 4,8’lik büyüme performansıyla ülkemiz, dünyanın en hızlı büyüyen 6. ekonomisi değildir.

Gözde Altıntaş ve Dolaylı/Dolaysız Vergiler

Gözde Altıntaş, Milat Gazetesi’nde 8 Temmuz 2016 günü yayınlanan “Vergi denetimi kaç Başlı?” başlıklı köşe yazısında vergi denetimine değinirken dolaylı ve dolaysız vergilerin vergi adaleti üzerindeki etkisi hakkında temel bir yanlış yapmış:

"Vergide adaletsizliğin en önemli göstergelerinden biri kazanç üzerinden alınan dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payıdır. Türkiye'de bu oran yüzde 30'dur. Diğer bir ifade ile toplanan 100 TL verginin sadece 30 lirası kazanca göre tahsil edilmektedir."

Dolaysız vergiler değil, dolaylı vergilerin toplam vergiler içindeki payı vergi adaletsizliğinin en önemli işaretlerinden biridir.

Dolaylı-Dolaysız vergiler, vergi adaleti açısından şu şekilde karşılaştırılabilir:

Dolaysız vergiler, vergi mükellefi ile ödeyicisinin aynı olduğu, kişi ve kurumlardan elde ettikleri gelir düzeyine göre alınan vergilerdir. Bu vergilerde vergi mükellefinin, kendisine düşen vergi yükünü başkalarına yansıtma olanağı bulunmamaktadır. Gelir vergisi, emlak vergisi, motorlu taşıtlar vergisi dolaysız (doğrudan) vergilere örnektir. 

Dolaylı vergiler, mal ve hizmet kullanımından kaynaklanan vergilerdir. Vergiye tabi mal ve hizmetlerden yararlanan herkes, gelir düzeyi ne olursa olsun aynı oranda vergi öder. Bu vergilerde vergi mükellefi ile ödeyicisi farklıdır. KDV ile özel tüketim vergisi, dolaylı vergiler arasında yer alır.

Dolaysız vergiler dolaylı vergilere göre daha adaletlidir. Çünkü, dolaysız vergiler genellikle kişiselleştirilebilen (subjektif) niteliktedir. Kişiselleştirilebilen vergiler kişilerin ödeme güçlerine göre ayarlanabilmekte ve uyumlaştırılabilmektedir. Özellikle en az geçim indirimi, artan oranlılık (matrah arttıkça vergi oranının artması) ve ayırma ilkesinin (gelirin elde edildiği kaynağa göre farklı vergilendirme rejimine tabi tutma) bu kişiselleştirmede payı büyüktür.

Dolaylı vergilerde nihai yükümlünün yani vergiyi fiilen yüklenenin kim olduğu bilinmemektedir. Sonuçta bu vergilerin yükümlüleri anonim olmak durumundadır. Bu nedenle verginin yükümlüsünün ekonomik ve sosyal duruma uyumlaştırılması düşünülemez. O halde, dolaylı vergiler kişiler arasında ayırım yapmayan objektif karakterli vergiler olmaktadır.

Dolaysız vergilerde çok geliri olan yükümlüden çok vergi almak ya da gelirin kaynağı farklı olan yükümlülerden farklı vergi almak olanaklı olduğu halde, dolaylı vergilerde aynı malı tüketen yükümlülerden gelir seviyesi ne olursa olsun (farklı bile olsa) aynı vergiyi almak gerekmektedir.

İlaveten Gözde Hanım’ı kendisini Birgün Gazetesi’nde yayınlanan “dolaylı vergiler neden adaletsiz?” başlıklı metne yönlendirelim:

Dolaylı vergiler, çoğunlukla farkında olmadan verdiğimiz, bazen pazarlıkla kaçınmaya çalıştığımız vergi türleridir. Türkiye özelinde bunların iki ana kalemi vardır: KDV ve Özel Tüketim Vergileri. Tabii bunlara çeşitli benzer nitelikli vergileri, harçları vs. de ekleyebilirsiniz. Dolaylı vergileri nihai tüketiciler beyanname vererek ödemezler; alış veriş eylemi sırasında öderler.

Dolaylı vergiler bu nedenle, vergi ödeyenin ödeme gücüne karşı kayıtsızdır. Hangi gelir düzeyinde, hangi sosyal konumda olursanız olun, aynı mal veya hizmet üzerindeki vergileri aynı miktar veya oranda ödersiniz. Bu nedenle de dolaylı vergiler gayri adil vergi grubunda sayılır. Bu vergileri daha adil kılmak için yapacağınız oran farklılaştırmaları fazla çözüm getirmez. Örneğin, KDV'de düşük gelirli kesimlerin tükettiği mal ve hizmet gruplarını daha düşük vergileyebilirsiniz, ama bunun bir sınırı vardır; yüksek gelir gruplarının tükettiklerini daha yüksek vergilemenin de sınırları vardır. Dolaylı vergileri, ödeme gücüne göre artan oranlı bir yapıya sokamazsınız.

Ayrıca iktidarın sınıfsal niteliği ve dolaysız vergileri tahsil etmedeki isteksizliği de ayrı bir sınır getirir. Örneğin Türkiye'de manzara böyledir. Dolaysız denilen gelir vergisi ve kurumlar vergisi gibi gelir ve kar üzerinden alınan vergiler ile motorlu taşıtlar vergisi ve emlak vergisi gibi mülkiyet üzerinden alınan servet vergilerinin toplam içindeki payı giderek azalmaktadır. Emlak vergisi bir belediye vergisi olduğu için dışarda bırakılırsa, sayılan üç dolaysız verginin toplam vergi gelirleri içindeki payı, bu yılın ilk 10 aylık verilerine göre, yüzde 28.8' e gerilemiş bulunmaktadır. Ters açıdan bakılırsa, dolaylı vergiler toplam vergi gelirlerimizin yüzde 71.2'sine 2004 yılı itibariyle erişmiş bulunmaktadır. 2005 yılı bütçesinde bunun yüzde 75'e doğru çıkışına devam etmesi beklenmektedir.

 

Ümit Aktan ve Kuzey İrlandalı George Best

Ümit Aktan, 7 Temmuz 2016 tarihinde Türkiye Gazetesi’nde yayınlanan “Tok açın halinden anlamadı” başlıklı yazısında 6 Temmuz 2016 günü oynanan Portekiz-Galler maçını yorumlarken George Best hakkında bir hata yapmış:

"1958 Dünya Kupasından bu yana hiçbir uluslararası turnuvada olamamış ve daha şimdiden iki efsanesi George Best ve Ryan Giggs’in hayalini Gareth Bale üzerinden gerçekleştirmiş gerçek bir ‘aç’ takım; Galler...."

George Best Kuzey İrlandalıdır ve Kuzey İrlanda Milli Futbol Takımında oynamıştır, Gallerinkinde değil…