Aylık arşivler: Haziran 2016

Kurtul Altuğ ve Yanlış Kişiye Atıf Yapan Yazısı

Kurtul Altuğ, Aydınlık Gazetesi’nde 19 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanan “Batı’daki yeni senaryolar” başlıklı yazısında tongaya düşmüş:

"Avrupa Basının gözde yayın organı Le Monde’un Türkiye muhabiri, uzman yazarı Guıllaume Perrier “Darbe olursa” başlıklı yazısında bu varsayımı da dikkate alarak bakın neler söylemiş? ( 15 Ağustos 2012- Le Monde). Kısa bir bölümü okuyalım ve sonra düşünelim. “Türkiye’de darbe olursa! Dünya, tarihte bugüne kadar hiç gerçekleşmemiş, yeni bir oluşumla karşılaşacak. Türkiye, olası bir darbeden sonra, Rusya ve Iranla ortaklık kurmak isteyecek. Silahı, enerjiyi ve parayı bu iki ülkeden alacak. Rusya’yla İran’ın elindeki doğal gaz, petrol ve nükleer güç, Türkiye’yi ayakta tutmaya yeter."

Kurtul Altuğ, 15 Ağustos 2012 tarihli Le Monde gazetesinin Türkiye muhabirinin satırlarına referans vermiş; ancak, “forward mail” ünlüsü bahse konu metin sandığı gibi Guillaume Perrier’e değil, Ahmet Altan’a aitti.

Kurtul Altuğ, farkında olmadan Ahmet Altan’ın 2017 yılı Mayıs ayında önce Le Monde gazetesinde, ardından Alman Stern dergisinde yayınlanan “Üçüncü Dünya Savaşı, Türkiye’den çıkabilir…” başlıklı yazısına atıf yapmış olmuş.

Kurtul Altuğ_Batıdaki yeni senaryolarAhmet altan_Türkiye'de darbe olursa

Kaynak: Ensonhaber.com’un “Aydınlık yazarı Kurtul Altuğ’un büyük hatası” başlıklı haber metni

Ömür Gedik ve Kurban Kesimi

Ömür Gedik, 14 Ekim 2013 tarihinde Hürriyet Gazetesi’nde yayınlanan “Kurban keserken” başlıklı yazısında kurban ritüeli hakkında bilgi eksikliğini ispatlamış:

Küçüklüğümden beri böyledir, ben her kurban bayramı süresince boğazımda düğümle uyanırım.
Özellikle de kurbanların kesilmeye başladığı o sabah ezanı sırasında göğsüme bir yumru oturur. 
İçime kapanırım.

Kurbanın sabah ezanında değil bayram namazından sonra kesildiğini atlamış Ömür Gedik…

Güneri Civaoğlu ve İkinci Jöntürk Kongresi

Güneri Civaoğlu, Milliyet Gazetesi’nde 30 Eylül 2014 günü yayınlanan “Prens Sabahaddin patinajı” başlıklı yazısında okuduğu tarih romanının akışına kanarak önemli hatalar yapmış:

27 Aralık 1917...    Paris...
Avrupa’ya kaçarak Sultan Abdülhamid’e baş kaldıran “Jön Türkler” hareketiyle yakınlaşan “Prens” Sabahaddin’in Berlin Sokak’taki evinde “2. Jön Türkler Konferansı” toplantı halinde...
Neredeyse yüz yıl öncesinin bu toplantı gündemi neydi dersiniz?
“Prens” Sabahaddin -Osmanlı Devleti’ni kurtarmak ve büsbütün parçalanmasını önlemek- için “imparatorluk coğrafyasındaki çeşitli bölge halklarına genişletilmiş hak ve özgürlükler verilmesi gerektiğini savunuyor, yerel yönetim formülünü” dile getiriyordu.
Bir çeşit “özerklik” de denebilir.
“Prens” Sabahaddin Paris’te uzun ve derin çalışmalar, araştırmalar, Sorbonne Üniversitesi’nde takip ettiği derslerle bu sonuca varmıştı.
Devleti “İstanbul’dan yönetenler Bağdat’takiler, Şam’dakiler, Kuzey Afrika’dakiler gibi düşünemezler” diyordu.
........................
“Prens” Sabahaddin “Osmanlı’nın Batı’dan geri kalmış olduğunu, imparatorluk içindeki halkların daha iyi bir hayat umuduyla kopmak istediklerini” düşünüyordu.
Onların Osmanlı İmparatorluğu içinde kalmaları ve parçaların kopmasını önlemek, hiç değilse kalan coğrafyaları elde tutmanın çabasındaydı.
Ama...
O konuşma toplantıya katılan Jön Türklerden çoğunluğu oluşturan “İttihat Terakkicilerin” sert muhalefet duvarına çarptı.
“Prens” Sabahaddin yalnız bırakıldı.
Son günlerde okuduğum romanın etrafında örüldüğü tarihten alıntılarla devam...

‘ŞEHZADE’ DEĞİL ‘PRENS’

Bu arada “Prens” Sabahaddin için birkaç not...
Sabahaddin, Abdülhamid’in sadrazamlarından birinin oğluydu.
Saltanata anne tarafından kan bağı olduğu için hiçbir zaman tahta çıkamazdı.
“Şehzade” değildi.
Avrupa’da “Prens” diye anılıyordu.
“Prens” Sabahaddin Paris’e kaçtığı ilk yıllarda farklı çizgilerde dolaştı.
Önce Abdülhamid’i “askeri darbeyle” devirmeye odaklanmıştı.
Devletin başına kendisi geçecekti.
Bu amaçla “Prens” Sabahaddin oluk oluk altın dökerek saltanata karşı güçlü adamlarla bir “darbe silahlı kuvveti” oluşturmaya çalıştı.
Ancak...
O ünlü ve güçlü isimler genç Prens’i aldattılar.
Altınların üzerine oturdular.
Parmaklarını bile oynatmadılar.
“Prens” Sabahaddin sonraları kendini okumaya, araştırmalara verdi.
Üniversite derslerine katıldı.
Zamanla “tepeden inmecilikten” uzaklaşarak Osmanlı’daki hastalığın derindeki nedenlerine ulaştı.
..........................
Aradan yüz yıla yakın bir zaman geçti.
Bakın...
2014 Türkiye’sinde “çözüm” için hâlâ “Prens” Sabahaddin’in 1917’deki “formülü” tartışılıyor.
Yüzyıl boyunca Paris’in Berlin Sokağı’ndaki evde konuşulan formül hâlâ patinaj yapmakta.
“Ademimerkeziyetçi” yani “yerinden yönetim...”
Devletin bütünlüğü içinde kalarak eğitimden sağlığa, yerel vergilere, altyapılara... Pek çok alanda “yerel yönetimlerin” genişletilmiş yetkilerle donatılması.
“Prens” Sabahaddin 27 Aralık 1917’deki konuşmasında “yerel yönetimlerin kendi polis örgütlerinin olması gerektiğini” de söylemişti.

Romandan tarih öğrenen ve kendince öğrendiği (!) bu tarihi okurlarına aktaran (!) Güneri Civaoğlu’nun yanlışları hakkında fazla kelâm etmeden, Murat Bardakçı’nın Habertürk Gazetesi’nde yayınlanan “Bu köşeler böyle değildi” başlıklı yazısında aktarılan hususlarla başbaşa bırakalım sizleri:

Güneri Bey, imparatorluğun son döneminde ismi sık geçen Prens Sabahaddin’den bahsetmiş. Abdülhamid’in sadrazamlarından birinin oğlu olan Sabahaddin Bey’in Paris’teki evinde 27 Aralık 1917’de “2. Jöntürk Konferansı” düzenlediğini, konferansta “özerklik” konusunu gündeme getirdiğini ama İttihad Terakkiciler’in sert duvarına çarptığını, aldatıldığını, altınlarının üzerine oturulduğunu yazıyor, daha başka şeyler de söylüyor ve bütün bunları yeni okuduğu bir “romandan” öğrendiğini kaydediyor!

Romandan öğrenilen tarih, işte bu kadar olur!

Güneri Bey’in yazdıklarının neresini düzelteceksiniz?

Sadece birkaç hatasını tamire çalışayım: Güneri Cıvaoğlu’nun “Konferans” dediği toplantı, tarihlere “İkinci Jöntürk Kongresi” diye geçmiştir, hazretin yazdığı gibi 27 Aralık 1917’de değil, o tarihten tam on sene önce, 27, 28 ve 29 Aralık 1907’de yapılmıştır, Prens Sabahaddin bir sadrazamın değil, Abdülhamid’in eniştesi, yani kızkardeşi Seniha Sultan’ın kocası Mahmud Paşa’nın oğludur, Mahmud Paşa sadrazamlık yapmamıştır, İkinci Kongre’ye sadece Jöntürkler değil başta Taşnaksutyun olmak üzere Ermeni örgütlerinin temsilcileri de katılmıştır, toplantılarda Sabahaddin Bey’in “özerklik” yahut “adem-i merkeziyet” talepleri değil, Sultan Abdülhamid’e karşı “kıyâm” yani “başkaldırma” yolları tartışılmıştır. Bütün bunlar Kongre kararlarının yeraldığı beyannamede yazılıdır ama beyannamenin metni romanlarda değil, ciddî kitaplarda bulunduğu için büyük yazarlarımızın böyle büyük hatalar etmeleri normaldir!

Yılmaz Özdil ve THY Amsterdam Kazası

Yılmaz Özdil, 29 Haziran 2016 günü Sözcü Gazetesi’nde yayınlanan “davos fatihi” başlıklı yazısında, 2009 yılında Amsterdam Schiphol Havaalanında Türk Hava Yolları’nın 1951 sefer sayılı uçuşunun yaptığı kazayı aktarmayı denemiş; ancak, tabiki gerçekleri biraz çarpıtarak:

25 Şubat 2009.

*

128 yolcu yedi mürettebatla İstanbul'dan havalanan THY uçağı, Amsterdam'a inişi sırasında pist başındaki tarlaya çakıldı. Üçü pilot dokuz kişi hayatını kaybetti, öbür yolcular enkazdan yürüyerek çıktı.

*

İrtifa cihazı arızalanmıştı. Uçak 594 metre yüksekteyken, arızalı cihaz iki metreye inmiş gibi göstermişti. Otomatik pilot da, iki metredeyiz diye gazı kesmişti. Kaptan pilot müdahale etmeye çalışmıştı ama, aniden gazı kesilen uçak toparlayamamış, gövde üstü yere yapışmıştı.

*

Sonra?
Ekstra tuhaf olaylar yaşandı.

*

Uçağın enkazı balina gibi yatıyor, yaralı yolcular yürüye yürüye çıkmaya çalışıyor, kimse yardıma gitmiyordu. Sağlık ekipleri bile aprona girmiyordu. Çünkü… Uçağın çevresi FBI ajanları tarafından sarılmıştı! Silahlı Amerikalı ajanlar, kuş uçurtmuyor, kimseyi aprona sokmuyordu. Hatta… Schiphol havalimanında görevli bir THY personeli, yaralılara yardım etmek için piste koşmuş, yakasında aprona giriş kartı olmasına rağmen, Amerikalı ajanlar tarafından durdurulmuş, yere yatırılmış, kelepçelenmiş, bir saat boyunca depoda gözaltında tutulmuş, sorgulanmıştı.

*

Yaklaşık bir saat boyunca aprona kimse alınmadı. Neler oluyordu?

*

Bir saat sonra anlaşıldı… Yolcuların sekizi Amerikan vatandaşıydı, Boeing şirketinde çalışıyor görünüyorlardı ama, CIA ajanıydılar!

*

Sekiz ajandan dördü ölmüştü.

*

Türkiye'deki işleri bitmiş, Amsterdam üzerinden Seattle'a gidiyorlardı, dizüstü bilgisayarlarında “askeri sırlar” vardı, “yeni bir radar sistemine ait planları” taşıyorlardı.

*

Hollanda basınına göre… Uçak düşer düşmez, ABD'nin Lahey Büyükelçiliği devreye girmiş, FBI ekipleriyle apronu kapatmıştı. Almanya Frankfurt'tan acilen özel uçak kalkmış, özel bir ekip Amsterdam'a inmiş, Amerikalı yolcuların dizüstü bilgisayarlarına el konulmuştu. Aprona anca bu teslimat bittikten sonra giriş izni verildi, bilgisayarlar teslim edilinceye kadar yaralılara bile müdahale edilemedi. Hollanda savcılığı, kısaca, “bilgisayarlarda gizli askeri bilgiler vardı, ABD'nin iade istemi yerine getirildi” açıklaması yaptı.

*

Kaza mıydı? Yoksa, asıl hedef askeri sırları taşıyan Amerikalılar mıydı? Pilotlar haricinde sadece altı kişi hayatını kaybederken, dördünün bu Amerikalılar olması talihsizlik miydi?

*

Malesef o gün olaylar Yılmaz Özdil’in anlattığı gibi gelişmedi.

  1. Yılmaz Özdil uçağın havaalanının apronuna düştüğünü iddia etse de, havalimanına iniş yapmak için alçalırken piste ulaşamadan piste 500 metre kala toprak zemine düşmüştü. Düştüğü bölgenin koordinatları 52°22′34″N, 4°42′50″E şeklindedir. Yani, apronun kapatılarak uçağa erişimin kapatıldığı iddiası yersizdir, çünkü uçak enkazı aprondan 500 mt uzaktadır.
  2. ABDlilerin girişimiyle müdahale edilmediğini iddia etse de Y.Özdil, ilgili yetkililerin beyanına göre kazadan sonra ilgili birimlerin hemen müdahale etmiş, ambulans ve kurtarma ekiplerinin vakit kaybetmeden olay yerine ulaşmıştır.
  3. ABDlilerce Frankfurt’tan bir uçağın kaldırılarak Amsterdam’a ulaştırıldığını, bu süre içerisinde ise apronun kapalı tutulduğunu ve yaralılara müdahale edilmediğini iddia etmiş. Ancak, beyanlar, görüntüler ve kayıtlar tam aksini işaret ediyor. Ayrıca, Frankfurt-Amsterdam arası yolculuk süresi düşünüldüğünde de bu iddia boşa çıkıyor.
  4. Yolcuların 8’i ABD vatandaşıydı demiş; ancak resmi kayıtlar uçakta 7 ABDli bulunduğunu gösteriyor. 8 ABDli ajandan 4’ünün öldüğünü iddia etmiş; ancak, kaza yapan THY uçağında ölen 9 kişiden 5’inin Türk, 4’ünün ABD vatandaşı olduğu, 4 ABDlinin 2’sinin ise Boeing’te teknisyen olarak çalıştığı açıklanmıştı.

 

Yalçın Bayer ve THY – Diyanet Yolsuzluk Avı

Hürriyet Gazetesi yazarlarından Yalçın Bayer, okurlarından gelen bilgileri ya da şikayetleri, gerekli incelemeyi yapmaksızın köşesinde aktarmakla ünlü malumunuz. Bu durumun belki de en komik örneği, 7 Ağustos 2015 tarihli “Milli irade ve ince ayar” başlıklı yazısında görülmekte:

"Türkiye'den dönerken THY 4 kişilik (çift pasaportlu) ailemi uçağa check-in yapamadı ve 'overbook' olduğunu söylediler. Yani THY koltukları iki kez satmış. Bu normal bir uygulama imiş. İçimizden sadece iki kişiye boarding kartı verdiler: Bana ve oğluma... Ne yapacağız diye kara kara düşünmeye başladık. Kapıya gidin, birilerini uçaktan indirme şansı olabilir, dediler. Nasıl oluyor bu diye sorduğumda bazı kişilerin kendi istekleri ile uçaktan indiklerini söylediler. Uçağın kalkmasına 15 dakika varken, 'Bu sorgulama nasıl yapılır bu kadar kişi içinde' diye sorduğumda; 'Onlar bilir' dendi. 'Peki bu insanlar uçaktan neden iniyorlar' sorusunun yanıtı ise şöyle oldu: 'İnmeyi kabul edenler 400 dolar veya 400 Euro para alıyor ve bir gece İstanbul'da lüks bir otelde bedava kalıyorlar. Onların koltuğu size veriliyor.' 'Peki bu insanları uçaktan indirenler, ineceklerini nasıl biliyorlar; bu kadar kısa zaman içinde?' sorusuna yine yanıt yoktu. Valizleri verdiğimiz beye uçağa binmesi gerekenlerin ben ve oğlum değil, yaz okuluna yetişmesi gereken kızım ve işine dönmesi gereken eşim olması gerektiğini söylediğimde, 'Sorun değil, kapıya gidin, isteyen biner' dediler. Başkasının kartı ile nasıl uçulur güvenlik açısından? Sorun bu değil tabii ki... Sanki hepimizin bineceğini ta baştan biliyorlardı. Tüm valizleri de yüklemişlerdi bile; 100 kiloyu aşan... Bekleme odasına gittik. Uçak boarding yaptı. Son ana kadar iki kişiye uçma garantisi olmadığı söylendi. Ben kapıdaki THY görevlisine 'kimin gelip sorup soruşturup birilerinin koltuğunu alacağını' sorduğumda 'Diyanet'ten gelecekler' dedi. 'Diyanet ile bu işin ne alakası olduğunu' sorduğumda yanıt alamadım. Bizi uçağa götürdüler. Şu ana kadar bilmiyormuş gibi yapıldı ancak sonra bindik ve uçtuk. Olayı şüpheli bulduk. Acaba bazı sanal kişilere (veya bu işin ticaretini yapanlara) THY tarafından bu şekilde para mı aktarılıyor? Bilerek overbook yapılan sanal olarak uçan ama gerçekte kanı ve canı ile var olan, sadece uçağa bile gelmeyen kişiler değil aynı zamanda bazı otel sahipleri de mi zengin ediliyor? Uçaktan kimse inmedi. Diyanet ile bağlantı gizemli. Bütün hikâye oldukça şüpheli görüldü.' 

(Not: Okurumuzun adını isteği üzerine yazmıyoruz. Uluslararası kurallara göre, havayolları örneğin, 100 koltuklu bir uçakta 105 bilet satabiliyor. Uçuş hatta tarifenin gün ve saatine göre havayolu şirketi, fazla koltuk satıp son dakikada oluşacak gelir kaybının önüne geçmeyi planlıyor. Buna havacılıkta overbook deniliyor. Ne yazık ki, konuyu istismar edenler var.)"

Allah kimseyi böyle rezil bir duruma düşürmesin (Amin!).

Adını açıklamadığı bir okurundan gelen mektubu paylaşan Bayer, Türk Hava Yolları’nın overbook uygulaması üzerinden Diyanet İşleri Başkanlığı’na para aktardığını iddia etmiş; ancak, gerçeklerden bihaber şekilde.

Havayolları şirketlerinin koltukların boş kalmasını önlemek amacıyla seferin koltuk kapasitesi üzerinde rezervasyon yapması anlamına gelen ‘overbook’ uygulamasıyla karşı karşıya gelen isimsiz yolcu, ‘denied’ uygulamasını Diyanet olarak anlayıp, ortada büyük para bir çarkının döndüğünü iddia etme gafletine düşmüş.

Daha sonra yayınladığı düzeltme yazısında Yalçın Bayer aşağıdaki ifadeyi kullanmıştı:

"'THY'de overbook ticareti' (7.8.2015) başlıklı yazımıza THY Basın Müşaviri Dr. Ali Genç cevap vererek, 'Yazınızda 'diyanet' olarak ifade edilen husus 'denied' yani uçuşa alınamayan yolcu olarak tabir ettiğimiz fazla satış nedeniyle dayanışma sistemidir' dedi."

Nazlı Ilıcak ve Mevlana’dan Sallama Vecizeler

Nazlı Ilıcak’ın 1 Mart 2010 tarihinde Sabah Gazetesi’nde yayınlanan “Mevlana’dan” başlıklı köşe yazısında yaptığı Mevlana aforizmaları derlemesinde düştüğü hata ibretlik.

 SONSUZ bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum. Ağladım. 
 Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum. 
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi... Ağladım. 
 Yaşamayı öğrendim. Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim. 
 Zamanı öğrendim. Yarıştım onunla... Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim... 
 İnsanı öğrendim. Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu... Sonra da her insanın içinde, iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim. 
 Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi... Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim. 
 İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu... Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim. 
 Evreni öğrendim. Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim. Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim. 
 Ekmeği öğrendim. Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim. 
 Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra... Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana... 
 Gitmeyi öğrendim. Sonra dayanamayıp dönmeyi... Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi... 
 Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta... Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asil yürüyüşün, kalabalıklara karşı olması gerektiğini kavradım. 
 Düşünmeyi öğrendim. Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim. Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim. 
 Namusun önemini öğrendim evde... Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim. 
 Gerçeği öğrendim bir gün... Ve gerçeğin acı olduğunu... Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim. 
 Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim. 
(Mevlana'dan bu satırları gönderen Feride Çavuşoğlu'na teşekkürler)

Feride Çavuşoğlu Nazlı Ilıcak’ı fena oyuna getirmiş.

Ilıcak’ık Mevlana’nın sözü diyerek alıntı yaptığı yazı halbu ki dönemin Milliyet Gazetesi yazarı Can Dündar’a ait.

nazli-ilcak-in-kose-yazisinda-inanilmaz-hata

Nazlı Ilıcak’ın alıntıladığı metin, Can Dündar’ın Milliyet Gazetesi’nde 16 Haziran 2008 tarihinde yayınlanan “Hayattan ne öğrendim” başlıklı yazısının birebir aynısından başka bir şey değil.

Kaynak: Milliyet Gazetesi’nin “Nazlı Ilcak’ın köşe yazısında inanılmaz hata!” başlıklı haberi

Fuat Uğur ve Mavi Marmara Saldırısında Hayatını Kaybeden Kişi Sayısı

Fuat Uğur, Türkiye Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “İHH’nın sıkıntısı ve yalanın daniskası” başlıklı yazısında İsrail’le yapılan anlaşmayı aklamaya çalışırken hata yapmaktan geri kalmamış:

"Açıklamalarında “Madem Gazze ablukasını tanıyacaktınız, 9 vatandaşımız neden öldü?” diye sormuşlar."

9 değil 10 kişi hayatını kaybetti. O kadar dillerine pelesenk olan böylesi bir hadisede kaç kişinin hayatını kaybettiğini bile bilmiyor Fuat Uğur.

"Üç kez tüm Arap dünyasını yenilgiden yenilgiye uğratan, bırakın onu, arkasındaki güçlü Yahudi lobisi ve ABD desteği sayesinde Dünya’ya kafa tutan İsrail, kurulduğu günden beri ilk kez bir devletten özür diledi."

İsrail daha önce başka devletlerden resmen özür dilemişti (İlgili ihtisabımız için bkz).

İsrail’in Dilediği İlk Özür ve Köşe Yazarları

Daha önce Malumatfuruş’ta dile getirmiştik, İsrail tarihinde ilk kez Mavi Marmara hadisesi nedeniyle Türkiye’den özür dilemedi, daha önce de dilemişti.

Köşe yazarlarının yapmaktan imtina ettiği basit bir internet taraması aşağıdaki özürleri gösteriyor:

***

20 Ağustos 2011 – İsrail’in Mısır’dan Özür Dilemesi

Israel Apologizes To Egypt For Killing Three Of Its Soldiers

Israel submitted on Saturday an apology to Egypt over the death of three Egyptian soldiers who were killed by the Israeli army on Thursday following the Eilat attack carried out by gunmen who infiltrated into Israel and killing eight Israeli soldiers and wounding 30 others. The apology was submitted by Israel’s former ambassador to Cairo, Shalom Cohen, who also informed Egypt that Israel accepts conducting a joint Israeli-Egyptian investigation into the issue. Cohen went to Egypt not as an envoy dispatched by the Israeli government, but as the acting ambassador, as the Israeli ambassador, Yitzhak Levanon, is currently not in Cairo. Israeli Defense Minister, Ehud Barak, expressed Saturday “sorrow over the death of three Egyptian soldiers” who were killed by Israeli army fire following the Eilat attack. Barak added that he instructed “specialized departments” to hold an investigation into the issue, and to conduct a separate joint investigation in cooperation with Egypt.

***

15 Ocak 2009 – İsrail’in BM’den Özür Dilemesi

Israel apologizes for UN refugee agency strike, as army advances

Israeli defense minister apologized to U.N. Secretary-General Ban Ki-moon on Thursday after Israeli forces shelled the main U.N. aid compound in the city of Gaza, as te troops moved further into Gaza City amid ongoing truce talks.

***

28 Ocak 2008 – İsrail’in Beatles Müzik Grubundan Özür Dilemesi

Israel apologizes to The Beatles

Foreign Ministry decides to rectify historic injustice, extend apology to British band over cancellation of its performance in Jewish state 43 years ago

***

2004 – İsrail’in Yeni Zelanda’dan Özür Dilemesi

Two Israelis are sentenced to six months in jail by an Auckland court after they admit trying to obtain a New Zealand passport fraudulently. Wellington suspects they are from the Mossad and suspends relations with Israel in protest. A year later, Israel apologizes to New Zealand, which restores ties.

***

1998 – İsrail’in İsviçre’den Özür Dilemesi

Israel apologizes to the Swiss government for the incident involving its agents. Mossad head Danny Yatom resigns.

***

1985 – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

U.S. Navy analyst Jonathan Pollard is arrested for passing intelligence to Lakam, an Israeli agency specializing in scientific cooperation. Israel apologizes to the United States and dismantles Lakam. Pollard is sentenced to life in prison.

***

1967 Liberty Vakası – İsrail’in ABD’den Özür Dilemesi

In one of the most controversial events in U.S. military history, the lightly armed Liberty was attacked by Israeli planes, three torpedo boats and helicopters and was bombed with napalm, torpedoed and shelled on June 8, 1967, while sailing in international waters in the eastern Mediterranean Sea. Israel apologized to the United States and paid more than $12 million in compensation.

***

23 Haziran 1960 – İsrail’in Arjantin’den Özür Dilemesi

The Security Council condemned the abduction, and Israel apologized to Argentina. The Council adopted a resolution condemning the kidnapping by a vote of 8 to 0, with two abstentions, and one member— Argentina—not participating in the vote.

***

İsrail Türkiye özür

İsrail’le ilişkilerin normalleşmesi ile birlikte bu hata tekrar zuhur etti gazete köşelerinde. Bakalım kimler bu hataya düşmüş:

Hilal Kaplan, daha önce Yeni Şafak Gazetesi’nde 21 Aralık 2015 günü yayınlanan “İsrail-Türkiye Anlaşmasında Son Durum” başlıklı köşe yazısında yaptığı hatayı Sabah Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Gazze’den çok Gazze’ciler” başlıklı yazısında tekrarlamış:

"Malumunuz, Mart 2013'te, İsrail Başbakanı Netenyahu, Başbakan Erdoğan'ı arayıp Mavi Narmara saldırısından ötürü özür dilemişti. Bu, yani yabancı bir devletten özür dilemek, İsrail tarihindeki bir ilkti."

Kenan Alpay, Yeni Akit Gazetesi’nde 23 Haziran 2016 günü yayınlanan “İsrail ve Rusya’yla Nasıl Anlaşılır?” başlıklı yazısında bu hataya atlamadan edememiş:

"Askeri işbirliği, ticari ayrıcalıklar, ortak tatbikatlar, stratejik işbirliği, istihbarat paylaşımı dâhil İsrail’e tanınan bütün ayrıcalıklar kısa bir süre içerisinde AK Parti Hükümeti tarafından iptal edildi. Nihayet Amerika ve Avrupa’nın ısrarıyla İsrail ilk defa işlediği cinayetlerden ötürü özür diledi ve tazminat ödemeyi kabul etti."

İnternethaber’de köşe yazısı yazmadık konu bırakmayan Süleyman Özışık’ın 27 Haziran 2016 tarihli “İsrail’le neden ve nasıl anlaştık?” başlıklı yazısından:

"1 - İsrail'in özür dilemesi... Bu maddeyi kuru bir özürden ibaret görmeyin. Yani bu basit bir "Pardon" meselesi değildir. İsrail, kurulduğu tarihten bu yana ilk kez bir ülkeden resmi olarak özür diliyor."

Ersoy Dede’nin Aktüel’de 27 Haziran 2016 günü yayınlanan “İsrail’den İstediğimizi Aldık” başlıklı yazısından:

"- İsrail tarihinde ilk defa bir başka devletten özür diledi.."

Ömer Turan’ın Avaz Türk’te 27 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “İsrail ilk kez diz çöktü” başlıklı yazısından:

"Türkiye zerre kadar geri adım atmadı; Apolgy yani özür tabiri olacak ve resmi yazı şeklinde olacak dedi ve bunda diretti. Türkiye’nin ve Erdoğan’ın bu çelik iradesi karşısında İsrail geri adım attı ve tarihinde ilk kez özür diledi, hem de resmen."

Hasan Öztürk’ün Yenişafak Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “Lice’de uyuşturucu tarlaları, Akdeniz’de ormanlar yanıyor” başlıklı yazısından:

"Mavi Marmara şehitlerinin kanı yerde kalmamıştır. Zira şımarık İsrail tarihinde ilk kez özür dilemiş, tazminat ödemeyi kabul etmiştir. Abluka kısmen kırılmıştır."

Fuat Uğur’un Türkiye Gazetesi’nde 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “İHH’nın sıkıntısı ve yalanın daniskası” başlıklı yazısından:

"1-Üç kez tüm Arap dünyasını yenilgiden yenilgiye uğratan, bırakın onu, arkasındaki güçlü Yahudi lobisi ve ABD desteği sayesinde Dünya’ya kafa tutan İsrail, kurulduğu günden beri ilk kez bir devletten özür diledi."

Milat Gazetesi’nden Seyfi Uzunkök’ün 28 Haziran 2016 tarihli “Coca Cola için” başlıklı yazısından:

"İsrail ile yapılan anlaşmada Müslümanlara yönelik önemli kazanımlar var: * İsrail, tarihinde ilk kez yabancı bir devletten özür diledi… * Tazminat ödemeyi kabul etti…"

Markar Esayan’ın Akşam Gazetesi’nde ve Serbestiyet’te 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “Gazze filosunun amacı bu değil miydi?” başlıklı yazısından:

"İsrail ile Gazze konusundaki mutabakat, 26 Haziran pazar günü Roma’da sonuçlandırıldı.


- İsrail, Mart 2013’te Türkiye’nin ilk talebini karşılayarak tarihte ilk kez yabancı bir devletten özür dilemişti. Mutabakat kapsamında Türkiye’nin diğer iki şartı da kabul edildi. İsrail, Mavi Marmara saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemeyi ve Türkiye’nin Gazze’deki insani duruma müdahalesini kabul etti."

Burak Kıllıoğlu’nun Milli Gazete’de 28 Haziran 2016 günü yayınlanan “Katille anlaşmak!” başlıklı yazısından:

"Türkiye ile İsrail’in anlaştığı haberlerinin ardından, bunu müthiş bir şeymiş gibi sunmaya çalışanlar ısrarla “İsrail’in Mart 2013’te, tarihte ilk kez yabancı bir devletten özür dilediği” gibi bir saçmalığı pompalamaya başladılar. Ezikliğe bakın! İsrail’i artık nasıl gözlerinde büyütüyorlarsa, “tarihte ilk kez” özür diledi diye övünç duyuluyor! Bu arada, bu bahsi geçen özrü “resmi” olarak da gören olmadı tabii."

Star Gazetesi eski yazarlarından Sedat Laçiner, uluslararası ilişkiler alanında ettiği kelâmlar ve yazdığı satırlara rağmen, 24 Mart 2013 tarihinde yayınlanan “İsrail’in özrü ve barış süreci” başlıklı yazısında bu hatadan geri kalmamış:

"İsrail’in özür dilemesi, tazminat talebini kabul etmesi ve Gazze üzerindeki ablukanın kaldırılması ikili ilişkilerin ötesinde bölgesel sonuçlar doğuracaktır. İsrail’in tarihinde ilk defa özür dilediği, böyle bir tavrı Batılı ülkelere karşı dahi göstermediği düşünülecek olursa özrün ilk sonucu prestij kazanmaktır."

Murat Yetkin, Radikal Gazetesi’nde 23 Mart 2013 tarihinde yayınlanan “İsrail özrünün perde arkası” başlıklı yazısında kendisinden beklenmeyecek bu hatayı yapmıştı:

"Kıssadan çıkacak hisse şu: Haklılığınıza inanıyorsanız ve kararlı durursanız kazanırsınız. Erdoğan’ın İsrail politikasında kararlı durması başarıyla sonuçlanmıştır. Dahası, İsrail 1948’deki kuruluşundan bu yana ilk defa askeri bir eyleminden dolayı özür dilemiştir."

 

 

 

Ahmet Ay ve AB’nin Ortak Dili İngilizce

Birleşik Krallık AB ile yollarını ayırmaya karar verir ve tüm köşe yazarlarımız bir anda AB uzmanı kesiliverirler.

Ahmet Ay’ın Milat Gazetesi’nde 25 Haziran 2016 tarihinde yayınlanan “AB’ye İngiliz darbesi” başlıklı yazısında da bu durumun bir örneği görülmekte:

"Bugün hala Pakistan, Hindistan gibi ülkelerde en çok bilinen hatta resmi olan dil AB'nin de ortak dili olan İngilizce."

24 resmî dilin konuşulduğu AB’nin ortak bir dili yoktur. İngilizce AB’nin ortak dili değildir.

Ab bayrak yıldız