Aylık arşivler: Mart 2016

Murat Muratoğlu ve Kredi/Mevduat Oranı

Murat Muratoğlu, Sözcü Gazetesi’nde 29 Mart 2016 günü yayınlanan “Borç-Harç” başlıklı yazısında Türk bankacılık sektörünün kredi/mevduat  oranı üzerinden çıkarımlar yapmaya çalışırken banka bilançosu açısından önemli bir hata yapmış:

"Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Türkiye’deki kredi mevduat oranlarının yüzde 140’lar düzeyinde olduğunu söylüyor. Yani 100 liralık mevduata karşı 140 liralık kredi kullanılıyor. 
Bu tablo bize, ne vatandaşta, ne şirketlerde, ne bankalarda ne de devlette yeterli para olmadığını söylüyor. 
Biz de bu açığı hep beraber yurtdışından borçlanarak kapatıyoruz. Başka bir deyişler yeni alınan her kuruş kredi aslında yurtdışından alınan yeni bir borç!"

Murat Muratoğlu, iddia ettiği beyanı teyit etmek adına gidip kaynağından veri kontrolü yapmadan ezberden yazmış ve yanılmış.

2015 yılı sonu itibarıyla kredi/mevduat oranı % 140 değil % 117.17’dir.

Yani, 100 liralık mevduat karşılığında 117,17 TL’lik kredi kullanılmış. Aradaki farkın tamamı ise Murat Bey’in iddia ettiği gibi yurt dışından borçla karşılanmıyor. Öncelikli temel karşılama alanı bankaların yurt içinden (piyasalardan ya da merkez bankasından) yapabileceği borçlanma ve kendi özsermayelerinden yapılacak kullanımlardır.

İlave Not: Murat Bey, ilgili yazısında (dönemin) ekonomi ve finansal işlerde genel koordinasyondan sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in “Türkiye’deki kredi mevduat oranlarının yüzde 140’lar düzeyinde olduğu” sözünü kaynak edindiği için aslında bir bakıma Sn. Şimşek hatalı addedilebilir.

Kaynak: BDDK Bankacılık Sektör Raporu: 22.03.2016 Tarihli Günlük Bankacılık Sektör Raporu

türk lirası simgesi

Yavuz Fettahoğlu ve Bir Okul Hikayesi

Yavuz Fettahoğlu, Yenişafak Gazetesi’nde 25 Mart 2016 günü yayınlanan “Avrofobya” başlıklı yazısında arkadaşıyla birlikte yaşadığını iddia ettiği bir hikayeyi aktarmış:

"Yine böyle bir gün, sıra arkadaşım için durum çok kritik, o bir puan, sınıf geçmesini sağlayacak; “Verir mi?” diye sordu bana önce. “Verir bence, nedir yani, en azından sor a'bi” dedim. Tüm cesaretini ve sempatik mimikleri toparlayıp söz istedi: - Hocam, bazı arkadaşlarımızın sadece “bir” puana ihtiyacı var. Mesela benim ortalamam 44, bir puan verseniz geçeceğim. Birkaç kişi “Teşekkür” alacak. Verirsiniz di'mi Hocam? Bir puan? Bu arada ders “Matematik”. Matematik ağırdır, kasvetlidir. Ortam da tam olarak öyle… Soruyla bu gerilim zirve yaptı ve ihtiyacı olan, olmayan herkes, tüm sınıf, gözlerini Hoca'ya çevirdi. Hoca da klasik, resmi ve o ciddi karakterinden ödün vermeyen tavrıyla yanıtladı: - Peki, sana bir soru soracağım. * Burada bir ümit doğdu. - Sorun tabi Hocam. - 0'la 1 arasında kaç sayı var? Bizim oğlan biraz düşündü. Çok kısa. Sonra yüzü güldü, kocaman güldü. Anında cevapladı: - Sonsuz Hocam! Sonsuz sayı var! O an bana, diğer arkadaşlarına da baktı. Teyit etmek istiyordu. Biz de ona “aferin” manasına gelen o hafif göz kırpışı ve tebessümü attıktan sonra iyice rahatladı… Kocaman gülüş artık dişlerle birleşti. Doğru cevaplamıştı. Hemen sordu: - Doğru di'mi Hocam? Bildim? - Doğru. Evet doğru cevapladın. - Aldım mı Hocam puanı? * Sırıtıyor, sırıtmasına ama ah be a'bi! O kadar rahatlamayacaktın… - Kusura bakma oğlum. Bak, sen de biliyorsun; benden sonsuzu isteme…"

Eğitim camiasıyla (bilhassa matematikle) yakından ilgili kesimin nazarından kaçmayacağı üzere gayet bilindik bir hikaye.

“Bizatihi deneyimlemiş” gibi aktardığı hikayenin sanal ortamda ve öğretmenler/öğrenciler arasında popüler şekilde dolanan versiyonunu aşağıda paylaşıp yorumu size bırakalım:

"SONSUZU İSTİYORSUN... Türk matematik dünyasının değerli hocalarından biri olan Sabuncuoğlu'nu, özellikle üniversiteyi Ankara'da okuyanlar iyi bilir. Sabuncuoğlu, ilkelerinden taviz vermeyen sert bir hocadır. Öğrencilerinden biri Hoca'nın sınavından 59 almış. O okulda geçme notu 60 olduğundan, sadece 1 puana ihtiyacı varmış. Hocadan, o 1 puanı istemeye karar vermiş. Sabuncuoğlu'nun kapısını büyük bir saygıyla tıklatmış. İçeriden boğuk bir "Gir" sesi gelmiş. Kafasını odaya uzatmış. Hoca odada, saçı başı dağılmış, konsantre bir biçimde çalışıyormuş. Bizimki epey çekinerek, "Hocam, durumum böyleyken böyle, okulu bitirmem size bağlı" falan diye kekelemiş.Hoca bizimkine şöyle bir bakmış. Matematikçi ya, odasında karatahta da eksik değil tabii. "Al şu tebeşiri. Bir sayı doğrusu çiz" demiş. Öğrenci şaşkın şaşkın çizmiş. "Şimdi bana 59 ve 60'ın yerini göster" demiş. Oğlan göstermiş. Hoca bu kez, "59 ile 60 arasında kaç sayı var oğlum?" diye sormuş. Bizimki, Sabuncuoğlu'nun, istediği o 1 puan için sözlü yaptığını sanıp heyecanlanmış. Düşünmüş taşınmış ve "Sonsuz, hocam" cevabını vermiş. Hoca gülümsemiş, "Afferin evladım, bildin" demiş. Bizimki de sevinmiş tabii. Ama Sabuncuoğlu, masasının başına dönerken "Gördüğün gibi; sen benden sonsuzu istiyorsun. Bunu sana kimse veremez" demiş."

Fatin Dağıstanlı ve Ebussuud Efendi’nin Mentorluğu

Fatin Dağıstanlı, Bugün Gazetesi’nde 29 Şubat 2016 günü yayınlanan “Erdoğan, De Gaulle’ün yaptığını yapmalı” başlıklı yazısında Ebussuud Efendi konusunda anakronizme uğramış:

"Osman Gazi’nin yanında yol gösterici olarak Şeyh Edebâli, Fatih Sultan Mehmet’in yanında Akşemsettin, Yavuz Sultan Selim ve cihan padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın yanında ise Ebu Suud Efendi ve Zembilli Ali Efendi gibi dönemin en âlimleri bulunmuştur."

Ezberden konuşurken Fatin Bey “Selim”leri karıştırmış. Ebussuud Efendi (ki isminin doğru yazılışı Ebu Suud değildir), 1520’de vefat eden Yavuz Sultan Selim, yani I. Selim döneminde değil II. Selim döneminde etkin rol oynamıştır.

QOSHE: Başarılı ve Faydalı Bir İnternet Sitesi & Uygulama

Bilişim çağında yaşarken, farklı köşe yazarlarını okumak için farklı internet sitelerinde gezinip zaman harcamak yerine tek bir internet sitesi ya da uygulama aracılığıyla tüm yazılara ulaşabileceğiniz bir site düşünün.

http://qoshe.com bu ihtiyaca fazlasıyla yanıt veren bir girişim.

Qoshe

İlgi çekici dinamik yazar gündemi ile sade ve kullanıcı dostu bir formata sahip internet sitesini ve akıllı cihazlara kurulumu yapılabilecek uygulamalarını inceledikten sonra “daha önce aklıma gelmişti” dediğinizi duyar gibi olmamak mümkün değil.

Altını çizmek gerekir ki, ana akım medya dışına da giderek genişleyen oldukça geniş bir yelpazeden nötr bir şekilde belirlenen köşe yazılarını tek bir kanaldan etkin ve verimli bir şekilde takip etmenizi sağlayan “qoshe”, köşe yazarları uygulamaları/girişimleri arasında açık ara farkla en iyisi.

Not: Malumatfuruşluk yapıp bir eksik/hatalarını belirtmemek olmaz: (Teknik engellerin farkındayız ancak) keşke girişimin ismi daha yaratıcı ve daha “Türkçe” bir isim olsaydı J

Songül Hatısaru ve Yükseliş Üniversitesi

Songül Hatısaru, Milliyet Gazetesi’nde 30 Ocak 2016 günü yayınlanan “Kendisi simit yer, eşine çorba içirirdi” başlıklı yazısında Nihat Özdemir’in hayat hikayesini aktarırken bir isimlendirme yanlışı yapmış:

"1970’li yıllar, Ankara... İki genç Yükseliş Üniversitesi’nde makine mühendisliği okuyor. Okul birincisi genç, okulun en popüler kızına aşık."

Yükseliş Üniversitesi diye bir öğretim kurumu yoktur ve olmamıştır.

Nihat Özdemir, Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi (zamanının adıyla Yükseliş Koleji Özel Mimarlık Okulları, şimdiki adıyla Gazi Üniversitesi Mühendislik-Mimarlık Fakültesi) mezunudur.

 

Uğur Gürses ve Türkiye’de Para Basımı

Eski bir merkez bankacı olan Uğur Gürses, Hürriyet Gazetesi’nde 26 Mart 2016 günü yayınlanan “Adaleti kaybettik, sıra parada mı?” başlıklı yazısında eksik bir yorumda bulunmuş:

"Ülkede başka bir para basılmıyor, tek bir para var; onu da TCMB basıyor."

Teknik olarak bir eksiği var. Ülkemizde geçerli tek para birimi var, adı da Türk lirası. Burası doğru. Ancak, Türk lirası basımı 2 kurum tarafından gerçekleştiriliyor. Kâğıt para TCMB tarafından, madeni (bozuk) para ise Hazine Müsteşarlığı’na bağlı Darphane Genel Müdürlüğünce basılıyor. Yani, TCMB tek para basıcı kurum değil.

türk lirası simgesi

Bekir Hazar ve Fed

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 25 Mart 2016 günü yayınlanan “Kasa-Mezar-Dolar Üçgeni” başlıklı yazısında yine birtakım yanlışlar yapmış:

"ABD merkez bankası Devlete ait değildi, Paranın firavunları tarafından yönetiliyordu. Abraham Lincoln bile paranın kontrolünü elinde tutmak istediği için öldürülmüştü. Karşılıksız para basan ABD Merkez Bankası FED, karşılığında asla kasasına altın koymuyordu."

Tabiki, yukarıdaki ifadede bariz hatalar var:

doların gücü1. Fed sistemini değiştirme zımni amacı nedeniyle öldürüldüğü ileri sürülen ABD Başkanı Abraham Lincoln değil John F. Kennedy’dir. Abraham Lincoln, ABD Merkez Bankası (Federal Reserve Bank, yani kısaca Fed) 1913 yılında kurulmadan 48 yıl önce 1865 yılında bir suikast sonucunda öldürülmüştür.

2. “Fed asla kasasına altın koymuyordu” ifadesi de yanlış. Bretton Woods Uluslararası Para Sistemi’nin 1971 yılında çöküşüne değin ABD, tedavüle soktuğu para karşılığında altın tutuyordu.

Zeynep Gürcanlı ve Çanakkale Savaşları’nın 100’üncü Yıldönümü Törenleri

Zeynep Gürcanlı, Sözcü Gazetesi’nde 21 Mart 2016 tarihinde yayınlanan “Vize Kalkacak da Bedeli Ne” başlıklı yazısında Çanakkale Savaşı’nın 100. Yıldönümü vesilesiyle 24 Nisan 2015 tarihinde gerçekleştirilen büyük çaplı törene katılan devlet başkanları listesini biraz çarpıtmış:

"Ülkesinin üçte biri Ermeni işgali altındaki Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev dışında, Çanakkale zirvesine sadece birkaç Afrika ülkesinin lideri ve İngiltere Veliaht Prensi Charles geldi."

100. Yıl Anma Etkinliklerine katılan devlet başkanları listesi şu şekilde:

Birleşik Krallık Galler Prensi Charles, Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, Irak Cumhurbaşkanı Fuad Masum, Katar Emiri Tamim bin Hamad El Sani, Suriye Ulusal Koalisyonu Başkanı Halid Hoca Arnavutluk Devlet Başkanı Bujar Nishani, Bosna Hersek Başkanlık Konseyi Başkanı Mladen İvaniç, Cibuti Devlet Başkanı İsmail Ömer Guelleh, Çad Devlet Başkanı İdris Debi, Güney Sudan Devlet Başkanı Salva Kiir Mayardit, Irak Devlet Başkanı Fuad Masum, İrlanda Devlet Başkanı Michael D. Higgins, Karadağ Cumhurbaşkanı Filip Vujanoviç, Katar Emiri Tamim bin Hamad El Sani, KKTC Devlet Başkanı Derviş Eroğlu, Kosova Devlet Başkanı Atifete Yahyaga, Makedonya Devlet Başkanı Gjorge İvanov, Mali Devlet Başkanı İbrahim Boubacar Keita, Nijer Devlet Başkanı Mahamadou Issoufou, Pakistan Devlet Başkanı Memnun Hüseyin, Senegal Devlet Başkanı Macky Sall, Slovenya Devlet Başkanı Borut Pahor, Somali Devlet Başkanı Hasan Şeyh Mahmud, Türkmenistan Devlet Başkanı Gurbangulu Berdimuhamedov, Macaristan eski Cumhurbaşkanı Pal Schmitt.

Yani, Zeynep Hanımın iddia ettiği gibi sadece İlham Aliyev, Prens Charles ve Afrika’dan birkaç devlet başkanı yoktu. Zeynep Hanım’ın aktardığından bir hayli farklı ve kapsamlı bir liste…

canakkale gecilmez

Çanakkale Savaşı ve 100. yıl anma törenine ilişkin ilave bilgi için bkz:

http://canakkale2015.gov.tr/

Hüseyin Gülerce ve Tunus Devrimi

Hüseyin Gülerce, 24 Mart 2016 tarihinde Star Gazetesi’nde yayınlanan “Canlı Bombalar Çağı” başlıklı yazısında Arap Baharı sürecinde yaşanan devrimlerden birine yanlış bir nitelik atfetmiş:

"Sonra bir “Arap Baharı” yalanı çıktı. Tunus, Libya, Mısır, Suriye iç savaşla kan gölüne çevrildi. Kiminde darbe oldu, kimi bölündü, parçalandı."

Tunus’ta “Yasemin Devrimi” sürecinde iç savaş çıkmadı ve kan gölü oluşmadı. Belki de en kansız geçiş süreci yaşanan ülke oldu böylelikle Tunus.

 

Bekir Hazarla Broken Hill Vakası

Bekir Hazar, Takvim Gazetesi’nde 6 Şubat 2016 günü yayınlanan “Üzülme Mustafa” başlıklı yazısında, Avustralya’nın New South Wales eyaletine bağlı Broken Hill kasabasında 1 Ocak 1915 yılında meydana gelen ve saldırgan olduğu iddia edilen iki Afgan dahil 6 kişinin ölümü ile sonuçlanan “Broken Hill Vakası” olarak bilinen “piknik treni saldırısı” hakkında yıllar önce başka bir yazısında yaptığı hatayı tekrarlamayı sürdürmüş:

"Yıllar önce beni çok etkileyen bir olayı gündeme getirmiştim. İki Maraşlı dondurmacı, Avustralya'ya gidiyor, Çanakkale savaşı patlak verince Sidney'de resmi makamlara başvuruyordu. "Trenlerle limana Anzak askerleri taşıyıp Gemilerle Çanakkale'ye gönderiyorsunuz. O gemilere biz de binsek. Çanakkale'ye gelince denize atlayıp Osmanlı ordusuna katılsak" diye ricada bulunuyorlar. Avustralya resmi makamları düşüncenin çok kutsal olduğunu söylüyor ancak "Düşmanımıza bir kum tanesi bile götürmeyiz" diyerek teklifi reddetti. Avustralya sokaklarında dondurma satan iki Türk de "O zaman biz de size burada savaş ilan ederiz" diyor ve harekete geçiyordu. Tren yollarına yerleştirdikleri dondurma arabaları, yüzlerce Anzak askerini daha Avustralya'dan ayrılmadan hallediyor ve şehit düşüyorlardı. Sidney Elçimizle de olayı konuşmuş ve bu iki yiğit anısına Avustralya hükümetinin anıt diktiğini öğrenmiştim. O dönem Doğan grubundan bir yazar çıkmış ve köşesinde beni eleştirmişti. "Bekir Hazar'ın kahraman olarak lanse ettiği o iki kişi Türk değil, Afgan... Yani bugünkü anlamı ile TALİBAN KAFALAR" demişti."

Molla Abdullah ve Gül Muhammet yanlarında taşıdıkları Türk bayrağı nedeniyle önceleri Türk sanılmışlar, ancak daha sonra gerçek kimlikleri ortaya çıkarılmıştır.

Bekir Hazar hangi kaynaklardan okuyor bu olayı bilemiyoruz; ancak, saldırganların Türk olmadığı hakkında uzlaşı mevcut.

Anadolu Ajansı (AA) saldırıyı yerinde inceleyerek, Avustralyalı tarihçiler ve yetkililer ile olayın iç yüzünü araştırmıştı. Hürriyet Gazetesi’nde bahse konu araştırmaya ilişkin yayınlanan haber metnini aşağıda aktarıp istifadesine sunalım:

***

Melbourne’a 840, Sydney’e 1145 km uzaklıkta, Avustralya’nın iç kesimlerinde yer alan Broken Hill kasabası, Birinci Dünya Savaşı öncesi madencilikle geçinen tipik bir bozkır kasabası konumunda idi.

Broken Hill olayıMadenlerdeki nakliyatı 1880’li yıllarda Afganistan, Pakistan ve Hindistan’dan develeri ile birlikte Avustralya’ya gelen ve “deveciler” olarak adlandırılan insanlar sağlıyordu. Ancak Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi ile birlikte kasabada işsiz sayısında büyük artış yaşandı, çünkü kasabanın en büyük geliri Almanya’ya ihraç edilen maden ürünlerinden oluşuyordu. Almanya ile İngiltere savaşmaya başlayınca kasabadaki madenler birbiri ardına kapanmış, iş olanakları durma noktasına gelmişti. Kasabada develeri ile taşımacılık yapan Afganlar da hem madenlerin kapanması hem de yeni taşımacılık yöntemlerinin gelişmesi üzerine işlerini kaybetmeye başladılar.

İşsizlik sıkıntısına Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler ile birlikte savaşa gitmek üzere gönüllü asker toplama çabaları da eklenince, kasabada gergin bir hava oluşmaya başladı.

Bu gergin ortamda 1 Ocak 1915 günü kadın, erkek ve çocukların içinde bulunduğu yaklaşık 1200 kişiyi taşıyan yeni yıl piknik treni, kasabanın çıkışında iki kişinin silahlı saldırısına uğradı. Saldırı sonrası trende bulunanlardan 4 kişi hayatını kaybetti, 7 kişi de yaralandı. Saldırının failleri olduğu iddia edilen Gül Muhammed ve Molla Abdullah adlı 2 Afgan, kasaba yakınlarındaki beyaz kayalıklarda çıkan çatışma sonucunda vurularak öldürüldü.

Olay sonrası yerel gazeteler, Afgan olmalarına rağmen haberi, “Türkler trene saldırdı” şeklinde verdi. Kasabada Türkler aleyhine hava oluşturuldu ve Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı’nın müttefiki olan Almanların kulübüne saldırı gerçekleştirildi. Avustralya tarihinde o zamana kadar ilk defa yaşanan saldırının ardından Birinci Dünya Savaşı’na katılmak üzere bölgeden çok sayıda genç gönüllü olarak askere yazıldı.

***

Broken Hill Tarih Kurumu üyesi Gordon Densie, aslında  saldırıyı gerçekleştirdiği iddia edilen kişilerin Afgan bile olmadığını, birinin  dondurma satarak geçimini sağladığını, diğerinin ise bölgenin tek camisinin imamı  olduğunu ve bu kişilerin Hindistanlı olduklarını ileri sürdü. Densie, cami imamı Molla Abdullah’ın, arka bahçesinde İslami usullere  göre kesim yaptığı için kanunlarla başının derde girdiğini belirtti ve “bana göre  onu tuzağa düşürdüler” iddiasında bulundu.

***

Binbaşı Roben Mallen, aktif görevde olmasından dolayı konu ile ilgili herhangi bir açıklama yapmak istemedi. Mallen, Birinci Dünya Savaşı’nda birçok ülkeden çok sayıda gencin hayatını kaybettiğini, bu sebeple bütün dünyada olduğu gibi kendilerinin de saygı duruşunda bulunduklarını ifade etti. Anma törenine katılan gazilerden Bill Graham da piknik trenine saldıranların Afgan bile olmadıklarını belirterek, “Pakistan-Afganistan sınırından bir yerlerden gelmişlerdi, hayvan kesimi ile ilgili belediye ile sorunlar yaşıyorlardı, bu yüzden kızıp olayı yapmış olabilirler” şeklinde konuştu.

***

Saldırıdan üç gün sonra bulunan mektuplar

Olayı aydınlatacak kilit unsurlardan sayılan Gül Muhammed ve Molla Abdullah’ın mektupları da günümüze kadar tartışılageldi. Saldırının üzerindeki sır perdesinin kalkması için baskı yapan bölge halkına karşı 3 gün sonra kayalıklarda, Afganlar tarafından yazıldığı iddia edilen mektuplar bulundu. Mektuplardan Molla Abdullah’a ait olanında şu ifadeler yer alıyor: “Ben Allah’ın önünde zavallı günahkar bir kulum ve onun merhametini istiyorum. Bu ülkede yaşayan fakir biriyim. Bir gün belediye denetçisi beni suçladı. Bir başka gün ben ona yalvardım yakardım, beni dinlemedi. Sinirli bir şekilde oturup derin derin düşünürken Gül Muhammed geldi. Kendi üzüntülerimizi birbirimize anlattık. Kendi isteğimle onun planlarına katıldım ve Allah’tan benim için kolay bir ölüm olmasını istedim, dinim açısından. İkimizin de kimseye bir düşmanlığı yok. Padişaha ve Kur’an’a karşı gelmek istemiyorum sadece denetçiye karşı bir kinim vardı, önce onu öldürmek istedim, başka kimseye kinim yoktu.”

Gül Muhammed’e ait olduğu iddia edilen mektupta ise şu ifadeler var: “Merhametli olan Allah ve Peygamberi Muhammed’in adı ile. Bu zavallı günahkar Sultan’ın bir kuludur. Benim adım Gül Muhammed, Sultan Hamid Han’ın mekanını 4 defa ziyaret ettim savaşmak için. Sultan tarafından imzalanmış emri ve mührü elimde, kemerimde şimdi, eğer silahla ya da tabanca mermileri ile yok olmazsa üzerimde bulursunuz. Sizin adamlarınızı öldürmem gerekiyor kendi inancıma ve Sultan’ın emrine göre. Kimseye karşı düşmanlığım yok bunu da kimseye danışmadım ve bilgilendirmedim. İnananlara elveda.” İki Afgan tarafından yazıldığı iddia edilen mektuplardan Gül Muhammed’e ait olanında bahsedilen Sultan imzasına ve mührüne rastlanamadı. Yine Gül Muhammed’e ait olduğu öne sürülen mektuptaki ifadenin aksine mektuplar, Afganların üzerinde veya kemerinde değil, bir taşın altından çıktı.

***